İman Amellere ve Ahlâka Nasıl Yansır?

Akaid

İmanın ahlâka yansıması, mümin ve münafığın özellikleri, emanet bilinci, kul hakkı ve aile içi davranışlar Kur’an ve hadisler ışığında değerlendiriliyor.

Bir imtihan âleminde bulunduğunun idrâki içinde olan her kulun tek gâyesi, Hak rızâsını kazanmaktır. Allâh’ın koyduğu hudutları hassasiyetle muhafaza etmeye çabalamak, kul olduğunun farkında olmaktır. Bu hudutları korumak için de kul olarak yapmamız ve yapmamamız gerekeni incelikle idrâk etmeliyiz.

MÜMİNİN AHLÂKÎ ÖZELLİKLERİ

Hadîs-i şerîfte:

“Allah Teâlâ cömerttir, ihsan sahibidir; cömertliği ve yüksek ahlâkı sever…”  buyrulmuştur. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/60)

Hadîs-i şerîfe göre, bir mü’min, cömert, ikram sahibi ve ahlâk konusunda sürekli kendini geliştirecek bir anlayışta olmalıdır. Zira başka bir hadîste cimriliğin cehennem ehlinin özelliği olduğu bildirilmiştir:

“Cömertlik, dalları dünyaya uzanan Cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Kim onun dallarından birine tutunursa, bu onu Cennet’e götürür. Cimrilikse, dalları dünyaya uzanmış Cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Kim de onun dallarından birine tutunursa, bu (da) onu ateşe (Cehennem’e) götürür!..” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, 7/435)

Âl-i İmrân Sûresi’nde Rabbimiz, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ve dolayısıyla O’nun şahsında bizlere “kaba ve katı yürekli” olamayacağımızı bildirmiştir. (Bkz. Âl-i İmrân, 159)

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bir defasında Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya şöyle buyurmuştur:

“Ey Âişe! Allah Rafîk’tır (rıfk sahibidir), rıfkla (yumuşaklıkla) muâmeleyi sever. Sertliğe ve diğer şeylere vermediği sevâbı, rıfkla muâmeleye verir.” (Müslim, Birr, 77)

Câhiliye karanlığını, ahlâkının güzelliği ve ilâhî vahyin nûruyla “Asr-ı Saâdet”e dönüştüren Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mü’minlere nezâketin önemini bizzat yaşayışıyla göstermiştir.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanları artan ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir.” (el-Enfâl, 2-3)

Bu ve benzeri âyet-i kerîmeler ile hadîs-i şerîflerde dört başı mamur îman sahiplerinin hasletleri ortaya konmuştur. Ama meseleler zıtlarıyla daha çok anlaşılır. Bu yüzden âyet ve hadisler sadece mü’minlerin değil, derece derece îmandan mahrum başka karakter ve şahsiyet tiplerini de resmetmiştir. Fâsık, zâlim, münâfık, müşrik ve kâfirlerin ortak ve temel bazı vasıfları o kadar net vurgulanmıştır ki, bu farklı şahsiyet profilleri âdeta ete-kemiğe bürünmüştür.

MÜMİNİ MÜNÂFIKTAN AYIRAN AHLÂKÎ ÖLÇÜLER

Îmandan mahrum olan, ama kendisini gizleyen, içi-dışı farklı münâfıkların vasıfları hususunda Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmaktadır:

“Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münâfık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar o kişide münâfıklıktan bir sıfat bulunmuş olur: Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ona ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar.”[1]

Bu hadiste temas edilen beşerî münâsebetlerdeki hassasiyet dikkat çekicidir. Burada zikredilenlerin hiçbiri Allâh’a olan borcumuz ya da ibadet inceliği değil; öncelikle insanlar arası münâsebetler (muâmelât) konusudur. Bu durum, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın şu sözünü hatırlatmaktadır:

“Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine bir şey emânet edildiğinde ona riâyet ediyor mu, dünyaya meylettiği zaman helâl-haram gözetiyor mu, ona bakınız.” (Beyhakî, Kübrâ, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326)

Kendisiyle bir alışveriş, komşuluk ve yolculuk yapılmadan gerçek mânâda insanın tanınmasının mümkün olmadığını da söylemiştir.

KUL HAKKI VE EMANET SORUMLULUĞU

Allah Teâlâ, kullarına yüklediği vazifelerden dilediğini, dilediği kulu için affedebilir. Ama kul hakkı böyle değildir. Karşılıklı ve gönülden helâlleşme olmadan, Cenâb-ı Hakk’ın o kullar adına bu hakları affetmesi mümkün değildir. Bu dünyada helâlleşme olmazsa, para ve akçelerin geçmediği kıyamet gününde, kazanılan sevaplarla ödemeler yapılacaktır. Sevapların tükendiği zamanlarda ise, günahlar hakka giren kişiye yüklenecektir. Peygamber Efendimiz, ümmetini böylesi “âhiret müflisi” olmaktan sakındırmıştır.

Bu âhiret endişesi yüzünden mü’min “emanet” konusunda ne kadar hassas ise, münâfık ve kâfirde de böyle bir hassasiyete rastlanmaz. Çünkü onlar, hayatın sadece bu dünyadan ibaret olduğunu, yaptıklarının yanlarına kâr kaldığını düşünürler. Bu sebeple başkalarının hakkına girmek, onlara göre “uyanıklık” ve “akıllılık” alâmetidir. Herkese hakkını vermeye çalışmak ise, saflık ve aptallıktır.

GERÇEK AHLÂK EVDE BELLİ OLUR

Kadın ve aile konulu seminerlerde, iki hadîs-i şerîfi ele alarak şöyle diyorum:

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Vedâ Hutbesi’nde, “Kadınlar size Allâh’ın emanetidir.”[2] buyurmuştur. Biraz önce zikredilen hadîste ise, “emanete ihaneti” münafıklık alâmeti olarak bildirmiştir. O hâlde “Kadınına merhametsizlik edip emanet hassasiyeti ile davranmayan erkekte münâfıklık hasleti vardır.” demek hatalı olmaz!

Danışanım olan bir hanımefendi, eşinin kendisini rencide eden, hakaret dolu cümlelerini gözyaşları ile anlatıyordu. İç sesim, “Allah’tan uzak olsa gerek!” diye söyleniyordu. Hanımefendi duraksadı ve dedi ki:

“−Hocam, en çarpıcı kısmı şimdi söyleyeceğim; benim eşim gassal!”

İşte o an kalbim çaresiz bir kuş gibi çırpındı. İnsana ölüm de ibret olmazsa, ne denirdi ki!

Yine başka bir danışanım olan hanımefendi, lohusayken üzerinde oklava kırılmak suretiyle darp edildiğini anlatıyordu. Ve yine ne yazık ki bu adam, bulundukları şehirde insanlara tebliğde bulunan bir hizmet (!) gönüllüsüydü. Gönlü evdeki emanetini kuşatamayan bir hizmet gönüllüsü!

Genç bir danışanımın annesinin toplum içinde çok nâzik olduğu ve kibar ifadeler kullandığı hâlde; evde bağıra çağıra konuşması da ibretlik durumlardan biriydi.

İnsanın gerçek yüzü, evinde, kendisini güvende hissettiğinde ortaya çıkıyor. Toplum içinde taktığı maskeler düşüyor. Aile içi ve dışındaki farklı yüz ve karakterler; aile fertleri arasında da kırılmalara yol açıyor. Dışarıda çok farklı bir imaj çizen, dindar ve ahlâklı bir profil sergilemek için çırpınan kimselerin aile içindeki farklılıkları; çocuk ve gençleri, hatta eşleri kendilerinden ve temsil ettiği değerlerden soğutabiliyor!

Yine bir hanımefendi, kocasının bir kadınla telefonda iş hakkında konuşurken ses tonunun şekilden şekle girmesinden rahatsız olduğunu beyan etmesi de dikkat çekici!

Benzer şekilde Ramazan ayı boyunca affedilme umuduyla ibadet edip, bayram günü mahremiyet sınırını “Biz kardeşiz/akrabayız!” diyerek ihlâl ediyor olmayı daha önce işlemiştik.

Hayatın her alanında kâmil îmânın amele tam olarak yansıması “mü’min olma”nın nişânesidir. Eğer kalpteki îmanda bir zaaf oluşmuşsa, ameller de bozulmaya başlıyor. Kalp kararmış ve tamamen katılaşmışsa, amellerde de merhamet ve muhabbet bulmak zorlaşıyor.

Dünyada herkes dostunu-düşmanını, tarafını kendisi seçer, îmânı veya küfrü tercih eder, neticede amelini de tercihleri belirler. Özetle îman, küfür veya nifak; irâdeye dayalı bir karardır, başka bir ifadeyle mü’min, münâfık ya da kâfir olmak bir tercihtir. Hem de her an yenilenen bir tercih!..

İMAN VE AMELLERİMİZİ MUHASEBE EDELİM

Velhâsıl her an îmânımızı ve amellerimizi gözden geçirmek; münâfıklık alâmetlerini aramak için çok uzaklara gitmemek gerekir. Biz, öncelikle kendi îman, amel ve tercihlerimizden sorumluyuz. Allâh’a bunun hesabını vereceğiz. Başkalarını küfür ile ithâm etmek ya da münâfıklık lekesi sürmek kolay! Ama başkasına uyguladığımız katılıktaki ölçülerle kendi hayatımızı ve yaptıklarımızı da gözden geçiriyor muyuz?

Allâh’ım, hayatımıza koyduğun helâl ve haram hudutlarını aşarak; küfür, şirk, fısk ve nifak gibi Senin râzı olmayacağın hâllere düşmekten yine Sana sığınırız. Bizi rızâna uygun ömür süren, şeytan ve nefsin hilelerine yenik düşmeyen, ihlâs sahibi kullarının arasına kat. Âmîn.

Dipnotlar:

[1] Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, Îmân, 106.

[2] Bkz. Buhârî, Hac, 132; Müslim, Hac, 147.

Kaynak: Ayşenur Sever, Altınoluk Dergisi, Sayı: 484