İdeal Bir Eğitimci Nasıl Olmalıdır?

ÇOCUĞUMUZ

İdeal bir eğitimci nasıl olmalıdır? İdeal bir eğitimcinin dikkat etmesi gereken hususlar nedir? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi anlatıyor.

(Aşağıdaki metin videonun kısa bir özetidir. Vaazın tamamı ve tüm detayları için videoyu izleyebilirsiniz.)

Nasıl ki arkamızdan kusursuz bir nesil gelmesini istiyorsak, kusursuz bir eğitimci olmaya gayret etmemiz şarttır. Talebelerimizle kusursuz olmak istiyorsak, kusursuz bir eğitimci olmaya çalışmalıyız. Çünkü eğitim, bir hâl transferidir. Eğitimci, kendi noksanlıklarının ve yanlışlarının muhatabı tarafından kopyalanabileceğini düşünmeli, bunu derinlemesine hissetmelidir.

Bu sebeple bir eğitimin iyi hazırlanması, iyi planlanması ve muhatabının ruhuna giden bir damar bulması gerekir. Yanlış damardan girilirse apse yapar; fayda yerine zarar verir. Eğitimci, muhtemel sorulara karşı hazırlıklı olmalı ve sürekli bir tekâmül içinde bulunmalıdır. Aksi hâlde pek çok kabiliyette istidat, eğitimcinin liyakatsizliği yüzünden heba olup gider. İsrafın en kötüsü insan israfıdır.

Eğitimci, kendisine emanet edilen her bir talebesinin, istikbalde zirve bir şahsiyet olabilme ihtimalini dikkate almalıdır. Belki de dünyayı değiştirebilecek bir dâhinin elinden çıkacağını unutmamalıdır. Koca bir çınar istidadındaki talebesini bir çalıya dönüştüren eğitimci, Allah katında hesap vermek durumunda kalır. Nasıl ki tamir edilen bir eşya, bir tamircinin kartviziti mesabesindeyse; eğitimin kalesi de yetiştirdiği talebelerle ölçülür. İstikbalin en doğru hesabı, kaliteli insan olmak ve kaliteli insan yetiştirmektir.

Güçlü bir eğitimci, muhtaç olduğu insanı kendisi inşa edebilir. Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî’de anlattığı bir hikâye bu ideal insan arayışını ne güzel ifade eder. Bir gece evinden çıkıp kırlarda dolaşırken, elinde fenerle gezen bir adam görür. “Bu gece karanlıkta ne arıyorsun?” diye sorar. Adam, “İnsan arıyorum” der. Mevlânâ, “Boşuna yorulma; ben diyar diyar gezdim, yine de o insanı bulamadım” deyince, adam acı acı bakarak şöyle der: “Bulamayacağımı ben de biliyorum ama aramaktan zevk alıyorum.” Bu, bir ideal insan hasretidir; bir kemal hasretidir.

Şâzelî meşayihinden Derkâvî de bir hatırasında şöyle anlatır: Üstadı onu bir kabileye gönderir. Gittiği yerde manevî sohbet yapacak, o idrakte tek bir Allah kulunun bile olmadığını söyler. Üstadı ona şu cevabı verir: “Muhtaç olduğun insanı kendin doğuracaksın.” Yani kendin arayacak, kendin bulacak, kendin yetiştireceksin.

Asıl eğitim, oturma işi değildir. Resûlullah Efendimiz, insanları İslâm’a davet etmek için çırpınmış; “Gelsinler, anlatayım” dememiştir. Taşlanmayı göze alarak Taif’e gitmiş, önüne çıkan bir köleye bile hemen tebliğde bulunmuştur. Hiçbir fırsatı değerlendirmeden geçmemiştir. Eğitimci de her an bir eğitim fırsatı aramalıdır. Ararsa önüne çıkar; bu arayışı şuur hâline getirmeyen kimse ise, önüne sayısız fırsat çıksa bile onlara gafil kalır.

Resûlullah Efendimiz buyuruyor ki, dünyanın dört bir yanında dini öğrenmek ve yaşamak isteyen insanlar olacaktır. Bugün ise maalesef bırakın dünyayı, kendi memleketimizde bile insanlar yabancılaşmıştır. Bu sebeple onlara itibar göstermek ve daima hayırla muamele etmek gerekir. Eğitimde muvaffakiyetin anahtarı; sabır, sebat ve fedakârlıktır. Mekke devrinde altı yılda kırk Müslüman olmuş, yirmi üç yılda yüz elli bin Müslümana ulaşılmıştır. Zorluklardan ve sabırdan sonra mükâfatlar gelir.

Her sanatkârın mahareti, ortaya koyduğu eserle anlaşılır. Bu sebeple cahiliye toplumundan sahabe yetiştiren Peygamber Efendimiz, insanlığın gördüğü en mükemmel eğitimcidir. Mevlânâ’nın dediği gibi: “Gel, gel, ne olursan ol yine gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.” Bu, bir müminin kalbinin bir rehabilitasyon merkezi olması gerektiğini gösterir. Eskiden dergâhlar böyleydi; dertli olan oraya gelir, teselli bulur, rahatlar giderdi. Bugün her müminin kalbi bir dergâh hâlinde olmalıdır.