İbadette İsraf Olur mu?

İbadet Hayatımız

Cenâb-ı Hak, ibâdetlerimizin otomat, yâni feyz ve rûhâniyetten uzak bir şekilde şuursuzca yapılarak ziyân edilmesini istememektedir. Bilâkis kalplerimizin, “ihsan” duygusunun rûhâniyet ve feyzi içinde kendisine yaklaşmasını, yâni ilâhî vuslata nâil olmasını arzu buyurmaktadır.

Her hususta îtidal ölçüsünün esas alınarak ibâdet ve muâmelâtın feyizli bir îtiyad hâline getirilmesi, dînimizin temel emirlerindendir. Zîrâ nasıl alışılırsa ekseriyetle öyle devâm edileceği muhakkaktır.

ABDEST VE GUSÜLDE İSRAF

İbâdetlerin îfâsı esnâsında yaşanan israflara dâir ilk akla gelen husus, abdest ve gusülde vesveseye kapılarak lüzûmundan fazla su kullanmaktır. Resûlullah, abdest almakta olan Sa’d’a (r.a.) uğramıştı:

“–Bu israf da ne, ey Sa’d?!” buyurdular. Sa’d (r.a.):

“–Abdestte de israf olur mu?” deyince Efendimiz şu cevâbı verdiler:

“–Evet, akan bir nehir üzerinde bulunsan bile!” (İbn-i Mâce, Tahâret, 48)

NAMAZDA İSRAF

İmkân var iken namazı cemaatle kılmamak, namazı mecbûriyet savar gibi rûhâniyetten uzak bir şekilde îfâ etmek gibi hâller de, ibâdet hayâtına âit israflar cümlesindendir. Namazı huşû ve huzurdan mahrum olarak kılan kimseler için Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (el-Mâûn, 4-5)

Resûlullah Efendimiz de, kalbî kusurlar sebebiyle fazîleti kaybedilen, yâni içi boşaltılarak israf edilen namaz hakkında şöyle buyurmuştur:

“Bir kul namaz kılar, fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri, hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 123, 124)

Demek ki Cenâb-ı Hak bizden akıl ve kalbin rûhâniyeti içinde bir ibâdet arzu etmektedir. “Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) emriyle, alnımız secdeye varırken kalbimizin de Allâh’ın huzûrunda tazarrû ve niyaz hâlinde ve ihsan duygusu içinde bulunmasını istemektedir. Zîrâ insanı hakîkî mü’minliğin kemâline erdiren, beyin ve kalp faâliyetlerinin müşterek kullanılmasıdır.

Âyet-i kerîmede namazlarını lâyıkıyla edâ edenler hakkında şöyle buyrulur:

“Mü’minler kurtuluşa erdi. Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 1-2)

ORUÇTA İSRAF

İslâm’ın beş esâsından biri olan orucu, yalan, gıybet, kovuculuk gibi ahlâkî zaaflarla zedeleyerek ecrini asgarî seviyeye düşürmek de büyük bir israftır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.” (Buhârî, Savm 8, Edeb 51)

Oruç bize, Rabbimizin ihsân ettiği nîmetlerin kadrini idrâk ettirmelidir. Yine oruç, yarım günlük bir açlıkla ne kadar âciz olduğumuzu göstererek iktisâden zayıf olan kardeşlerimizin hâlinden anlamayı, yüreğimizin onlara uzanabilmesini, sadakalarımızı bir ibâdet heyecanıyla Allâh’a verir gibi tevâzu ve teşekkür edâsıyla verebilmeyi temin etmelidir. Zîrâ âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

Allah kullarının tevbesini kabûl eder ve sadakaları alır... (et-Tevbe, 104)

Orucun farz olarak tutulduğu Ramazân-ı Şerîf de, baştan sona feyiz, rûhâniyet, rahmet, mağfiret ve lutuflarla dolu bir ibâdet ayıdır. Resûlullah Efendimiz, bu mübârek ayın isrâf edilmeden feyizli ve bereketli bir şekilde değerlendirilmesini emretmiştir.

Bununla birlikte seherleri; uyanık bir gönülle îfâ edilen teheccüd, istiğfâr, zikir, tefekkür ve Kur’ân tilâvetiyle, gündüzleri; gönlü Hakk’a vererek yapılan ibâdet, infak ve amel-i sâlihlerle, icâbet saati olan iftar vakitlerini; istiğfar, duâ ve bir mü’mine iftar ettirebilmenin huzûru ile, akşamları da tâdil-i erkân ile edâ edilen terâvih namazları ile ihyâ etmelidir. Bu mübârek ayı hakkıyla değerlendiremediğimiz takdirde yanı başımızda akıp giden rahmet ve mağfiret deryâsından istifade edememiş ve onu hazîn bir isrâfın girdâbına terk etmiş oluruz.

HAC İBADETİNİN İSRAFI

Öte yandan malın helâliyetine, insanların hak ve hukûkuna dikkat etmemek, mâlâyânî ile meşgul olarak rûhâniyet ve feyzi dağıtacak davranışlarda bulunmak da hac ibâdetinin isrâfı demektir.

Nitekim hadîs-i şerîfte, haram parayla hacca giden kimse: «Lebbeyk» dediğinde kendisine: «Sana ne lebbeyk ne de sa’deyk. Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!» şeklinde karşılık verileceği beyan buyrulur. (Heysemî, III, 209-210)

ZEKAT VE SADAKADA İSRAF

Zekât ve sadakalardaki israf ise, başa kakmak sûretiyle muhtâcı minnet altında bırakmak, riyâ ve ucub gibi kalbî hastalıklara mübtelâ olmaktır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ezâ gelen sadakadan daha hayırlıdır… Ey îmân edenler! Başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırları boşa çıkarmayın…” (el-Bakara, 263-264)

Bir mü’min, zekâtı ehline verebilmek için titiz bir gayret içinde bulunmalıdır. Zîrâ Cenâb-ı Hak böyle kullarını medhederek: “Onlar ki zekât vermek için faâliyet gösterirler.” (el-Mü’minûn, 4) buyurmaktadır.

Zekât ve sadakalarımızı ehline verebilmek, çok mühim bir mazhariyettir. Bunun için ciddî bir araştırma yapmak ve muhtaçları sîmâlarından tanımayı meleke hâline getirmek, Rabbimizin en mühim emirlerindendir.[1] Aslında malı ehil kimselere verebilmek, onu hangi yollardan kazandığımıza bağlıdır. Diğer bir ifadeyle zekât, sadaka ve infaklarımızın sarf yerleri, kazancımızın helâliyet derecesini gösteren aynalar mesâbesindedir.

KUR’AN İSRAFI

Kur’ân-ı Kerîm’i lâyıkı vechile okuyup anlama gayreti içine girmemek, emir ve nehiylerine bîgâne kalmak da, böylesine büyük ve kıymetli bir ilâhî hazîneyi israf etmek mânâsına gelir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm husûsunda isrâfa düşenlerle, onun feyzinden güzelce istifâde edenleri şöyle beyan buyurur:

“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiğimiz kimselere verdik. İnsanlardan kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazîlet budur.” (Fâtır, 32)

İnsanların en seçkinleri Muhammed ümmeti olduğu gibi, onların en fazîletlileri de Kur’ân’ı okuyan, ezberleyen, muhtevâsını öğrenen ve ahkâmıyla amel eden mü’minlerdir. İnsanların kimisi nefsine zulmeder, Kur’ân’ı öğrendiği hâlde gereği gibi okuyup amel etmeyerek en büyük nîmeti ziyân etmiş olur. Kimi orta yoldadır, kâh amel eder, kâh ihmâl eder. Kimisi de Allâh’ın izniyle hayırlarda ileri gider.

Kur’ân-ı Kerîm, yerin göğün lisânı, rûhlar için bereket ve rûhâniyet hazinesidir. İnsana ithâf edilen bir beyan mûcizesidir. Kur’ân ile buluşan mü’min yürekler, Kâinâtın Hâlıkı’nın müstesnâ bir tecellî mekânı olur. Kur’ân ile yaşayan bir insan, şu muazzam ve muhteşem kâinâtın bir yelpaze misâli dürülüp içine sığdığı minyatür bir âlem olmanın huzur ve saâdetini yaşar. Gönül insanı için Kur’ân-ı Kerîm, tefekkür dünyâsının derinliklerine açılan ihtişamlı bir kapıdır.

Kur’ân okurken bedenî temizlik kadar kalbî temizlik de zarûrîdir. Çünkü kalbî hastalıklar, insanın Kur’ân’la doğru bir şekilde buluşmasına mânî olur. Kur’ân’ın rahmeti, şifâsı ve hidâyeti ile buluşamayanlar, tam aksine büyük bir hüsrâna dûçâr olurlar. Kur’ân, murâd-ı ilâhîyi ifade ettiği için onu en iyi, Allâh’a yakın olan takvâ sâhibi sâlih kişiler idrâk edebilir. Kur’ân’ın nîmetlerinden istifâde edebilmek ve dolayısıyla dünyâ ve âhirette saâdete kavuşabilmek için takvâ ehli olmak zarûrîdir.

HİZMET NAFİLE İBADETTEN ÜSTÜNDÜR

Dikkat edilmesi îcâb eden bir husus daha vardır ki, o da ilâhî rızâya muvâfık küçük bir hizmetin, nice nâfile ibâdetten üstün olabileceği hakîkatidir. Asr-ı Saâdet’te yaşanan şu misâl, bu husûsu ne güzel îzâh eder:

Sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahâbenin bir kısmı nâfile oruç tutuyordu. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlar ise, abdest için su taşıdılar ve gölgelenecek çadırlar kurdular. Ancak iftar vakti geldiğinde Resûlullah Efendimiz:

“–Bugün, oruç tutmayanlar (daha fazla) ecre nâil oldu.” buyurdular. (Müslim, Sıyâm, 100-101)

Aynı şekilde bir kimsenin ikinci veya üçüncü derecedeki işlerle meşgul olarak rızkını kazanmayı ihmâl etmesi ve etrafına muhtaç hâle düşmesi de bir çeşit israftır. Zîrâ hadîs-i şerîfte:

“Allah Teâlâ, kulunu helâl peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.” buyrulmuştur. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

Diğer taraftan, kalabalıklar içinde yapılan duâlarda kâfiyeler sıralayarak hüner göstermek için cemaatin heyecanını kaybettirecek derecede duâyı uzatmak ve bağırıp çağırmak da ibâdetin özünü isrâf etmek demektir. Zîrâ Allah Resûlü:

“Duâda bağırmayınız, zîrâ siz bir sağıra hitâp etmiyorsunuz.” (Buhârî, Cihâd, 131; Müslim, Zikr, 44) buyurarak çığlıklı ve gürültülü duâları yasaklamıştır. Bu tür israflar, ibâdetlerin rûhâniyetini zedeler ve feyzine halel getirir.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“Bu ümmetten bir zümre gelecek ki, temizlik ve duâda haddi aşacak!” buyrulmaktadır. (Ebû Dâvud, Tahâret, 45)

Hâsılı Cenâb-ı Hak, ibâdetlerimizin otomat, yâni feyz ve rûhâniyetten uzak bir şekilde şuursuzca yapılarak ziyân edilmesini istememektedir. Bilâkis kalplerimizin, “ihsan” duygusunun rûhâniyet ve feyzi içinde kendisine yaklaşmasını, yâni ilâhî vuslata nâil olmasını arzu buyurmaktadır.

[1] Bkz. el-Bakara, 273.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Öyle Bir Rahmet Ki, Erkam Yayınları