Hüzün, Hasret ve Türk Ülküsü: Yavuz Bülent Bâkiler’i Anlamak
Sonbaharın hüzünlü sessizliğinden Türk dünyasının derin hasretine uzanan bir yol… Yavuz Bülent Bâkiler’in şiirlerinde aşkı, milleti ve dili nasıl bir mefkûreye dönüştürdüğünü; ardında bıraktığı izlerle birlikte yeniden hatırlıyoruz.
Sonbaharın ruhumuza hüzün veren yanını hepimiz biliriz. İnsan bir içe dönüş yaşar. Havalar soğur, renkler solar, börtü böcek yuvasına çekilir. Güneş bir çıkar bir kaybolur. Ruhumuz med-cezirler yaşar. Her sonbahar bir taraftan ölümü hatırlatır bize. Menzile varmayı, vuslata ermeyi bir yandan. Güneşin hüzünle batışı gibi her ölüm ruhumuzda kapanmayan boşluklar oluşturur. İnsan her duyduğu ölüm haberini kendi iç aleminde tanımlamaya, etkisini en az hissetmeye meyillidir. Sıra kendisine gelmeyecekmiş gibi bir alışkanlıkla hep başkalarının yanından geçen bir hakikat olarak algılar. Oysa o hakikat her an bizimle beraberdir. Bu dünyaya sayılı nefesleri tamamlamaya geldiğimizi, son nefesini veren ve bir daha dönmemek üzere ebedî yola revan olan birini gördüğümüzde daha iyi anlarız.
BİR MEFKÛRE VE HİS ADAMI: YAVUZ BÜLENT BÂKİLER’İN ARDINDAN
Öncü ediplerimizden biri olan Yavuz Bülent Bâkiler de dünya sürgününü tamamlayıp asıl ve asil yurduna avdet etti. ‘Kemâl-i hayatında nasıl bilirdiniz?’ sorusuna ‘iyi bilirdik’ diyebilmek için şâhitlik ettiğimiz insanın, iyi ameller içerisinde olması gerekir. Belki kişinin amel tarafından ziyade zihniyeti, mefkûresi daha önde gelir. Biz de merhum Bâkileri bir zihniyet ve bir mefkûre insanı olarak gönül rahatlığı ile ‘iyi bilirdik’ diyebiliriz. Arkasından seslendirilen düşünceler onun, hayatı hep bir teyakkuz halinde ve bir dava uğruna yaşadığını gösteriyor.
Karabağ’dan Sivas’a: Bir Şiir Yolcusunun Kökeni
Aslen Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinden Sivas’a gelen bir aileye mensup olan Bâkiler, güçlü his dünyasının bir eseri olarak şiirlerinde aşkı, sevdayı, hasreti derin bir şekilde ifade etmesi ile dikkatleri çekiyor. Çocukluk yıllarından beri edebiyata olan ilgisi keşfedilen bir cevher olarak hep gelişmiş, Bâkiler ise sanki bu hülyasının peşini bırakmamış, duyguları, okudukları ve bulunduğu muhitlerle bu yanını beslemiştir. Şiir, bir beslenme işidir aslında. İçtiğiniz gözenin suyu gibi sizi yeşertir, saflaştırır ve bir kıvama getirir.
Bâkiler’de üç önemli husus dikkatimizi çekiyor:
Birincisi Türk dünyasına olan ilgisi ve Türk coğrafyası ile ilgili yazdıkları, söyledikleridir. İkincisi şiirinin çok hisli ve sâde oluşu, üçüncüsü ise dil hassasiyetidir. Bu üç konu ile ilgili yapacağımız tahlillerle Bâkiler’e biraz daha yakından bakalım:
Türk Dünyasına Adanmış Bir Ömür
Türk dünyasının tarihsel olarak yaşadığı her olay Bâkiler’in dikkatini çekmektedir. Özellikle Sovyet Rusya’nın her türlü sömürüsüne mâruz kalmış Türk coğrafyalarında bir türlü sağlanamayan birlik, onun zihin dünyasında hep bir yara olarak kalmıştır. Bu düşüncelerini kendisi için bir ülkü haline getiren Bâkiler’in Türkistan Türkistan isimli eserinde Özbekistan’a yaptığı bir seyahatten izlenimleri okuyoruz. Aynı zamanda Türk dünyasına ait hasretin izlerini görüyoruz. Nesri şiir gibi ince ince işlemiş üslûbu ve güzel betimlemeleri ile yazar okuyucuyu gezip gördüğü yerlere gidip görmüş gibi hissettiriyor. Kitabı okurken çoğu zaman gözleriniz yaşlı bir şekilde ata topraklarımızdaki soydaşlarımızın yaşadıkları sıkıntıları, çektikleri acılara bizzat şâhit oluyoruz.
Şurası da bir gerçekti ki, Bâkiler’in tüm kitaplarında bir Türk dünyası hassasiyeti vardır. Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve daha nice Türk yurdu onun yüreğinde atan bir şahdamar gibi ona yakın ve ondandır.
Bâkiler’in şiirleri, üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek ve saatlerce konuşulabilecek derinliktedir. En temiz duyguları yine en güzel kelimelerle bu kadar güzel ifade etme kabiliyeti ile donanmıştır. Sâde, akıcı, hisli ve aynı zamanda az kelime ile çok şey ifade eden üslubu ile kendine has bir çizgisi vardır. Bâkiler’in şiirinin merkezinde aşk ve insan vardır. İnsana dair ne varsa; acı, elem, hasret, ayrılık aşk ve sevda… Şiirinin köşe taşlarını oluşturur. Sadece şiirinin değil aynı zamanda onun hayatının da muhtevası böyledir.
“Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır”
Bâkiler’in şiirinin en belirgin karakteristik özelliğini içinde barındıran ve adeta Bâkiler’i ilk akla getiren şiiri, Azerbaycan ve o coğrafyaya ait yaptığı betimlemelerle Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır isimli şiirdir. Şâirin ruh dünyasının fotoğrafını net bir şekilde bize sunan bu şiir, atayurda özlemi ve Türk ülküsünün izlerini taşır. Uzun bir ayrılığın omuzlarına yüklediği hasret yükünün altında, hasreti burnunda tüten memlekete yazılan bir mektup gibidir bu şiir. Şiirin hem örgüsü hem serbest tarz içindeki kafiye uyumu sonsuz bir deniz gibi içine alır insanı. Hasret duygularının her satırında hissedildiği şiirin zirve ifadesi daha ilk satırlarında sizi karşılar:
Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır.
Ben Yakub gibiyim uzun yıllardır.
Onda Yusuf’umun kokusu vardır.
Ve hasreti gönlümde büyük
Türkistan kadardır.
Ayettir kitabımda, bayrağımda rüzgârdır
Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır.
Aşk ve Hasretin En Temiz Sesi: Sen Sen Sen
Bâkiler’in ruh dünyasını ifade eden en seçkin şiirlerinden biri de Sen Sen Sen şiiridir. Beşerî sevdanın nasıl arı duru bir duygu ile ifade edildiğini görebileceğimiz bu şiir, şâirin içinde bulunduğu yalnızlığa çarenin, sevdasına kavuşarak nasıl derûni bir duygu ile ifade ettiğini bize gösteriyor:
Bir dağbaşı yalnızlığı yaşıyorum yeniden.
Dağbaşı yalnızlığı ölümden beter.
Hiç kimse aramasa sormasa beni
Sen gelsen yeter.
…
Bir gün duysan bittiğimi, tükendiğimi.
Çıkıp gelsen uzaklardan korkulu ürkek.
Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek,
Eğilsen yeter.
Yavuz Bülent Bâkiler’in ömrünü adadığı bir diğer husus ise dil hassasiyeti ve Türkçe’nin doğru kullanımı ile ilgili çalışmalarıdır. Bu konuda birçok kitap kaleme alan Bakiler, aynı konu ile ilgili yüzlerce televizyon programı yaparak bir milletin millet olma yolunda dilin ne denli ehemmiyetli olduğuna inanmış bir insandır. Günlük hayatta basit gibi görünen ama hatalı kullanımlara dikkatimizi çeken Bâkiler, dili yaşatmanın en mühim yollarından birinin onu doğru kullanmak olduğunun üzerinde durmuştur.
“Ben Anadoluyum” Şiiri
Bâkiler’de Anadolu sevgisi ve Anadolu ızdırabı da ayrı bir yer tutar. Tepeden tırnağa memleketine sevdalı bir yürekten süzülebilecek kıvamda cümlelerin içinde barındığı Ben Anadoluyum şiiri bize Anadolu insanının yüce gönlünü, çektiği acıları, yoksulluğu ama karakterli duruşunu tekrar hatırlatmaktadır. Bu şiirden birkaç satırı gönül defterinize kaydetmek için buraya alırken Şâire Rabbimizden rahmet diliyor, Fâtihalar gönderiyoruz…
Ben Anadoluyum...
Yıllar yılı susuz kaldım, yıllar yılı aç...
*
Şükrederek, kalktığım sofralarımda
Ya soğan ekmek olur yahut bulamaç.
*
Hastalarım ölüm yataklarında
Ne doktor yüzü gördüm ne ilaç.
*
Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum,
Gölge vermedi çok kere diktiğim ağaç...
*
Devlet denince hep vergi geldi aklıma
Jandarma deyince kırbaç...
*
En gümrah ırmaklarım boşuna akıp gitti
Üç beş adım ötesinde toprağım vardı kıraç.
*
Gittim, yiğitçe döğüştüm gazâ meydanlarında
Ne tak-ı zaferler istedim, ne taç...
*
Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara
Barışta düştü üstüme gölge gölge haç...
*
Yolsuz, okulsuz köylerim, kasabalarım hâlâ
Alın terine muhtaç...
*
Ben Anadoluyum, acılı, mahzun;
Bende bitmez tükenmez dert kulaç kulaç...
Kaynak: Salih Zeki Meriç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477