Hırs ve Hasetten Nasıl Kurtulunur?

Tasavvuf

İnsanın fıtratındaki hırs ve kıskançlığın zararları, kanaatin getirdiği gönül zenginliği ve kalbi huzura erdiren manevi çözüm yolları.

İnsanoğlu hayra da şerre de meyyal bir fıtrat ve istîdat ile yaratılmıştır. Bu âlemin bir imtihan âlemi olmasına bağlı bulunan ve ilâhî tâyin ve takdir ile gerçekleşen bu keyfiyet, Âdemoğlunun hayırla şer ve güzellikle çirkinlik arasındaki ebedî med ve cezir hâlinin sebebidir. Bununla beraber, hayır ve güzellikte arzu edilen kemâl noktasına ulaşabilenler, hemen hemen yüce dağ zirveleri gibi nâdirattandır. Bu sebepledir ki;

“–İnsan nedir?” suâline Hâfız-ı Şîrâzî umûmî bir hükümle:

“–Bir damla kan, binlerce endişe!..” şeklinde cevap vermiştir.

Bir yığın endişe... Zira dizginlenemeyen ihtiras ve arzular, bertaraf edilemeyen aşırı imrenme ve kıskançlıklar gibi menfî temâyüllerin doğurduğu huzursuzluktan kurtulabilen azın azı bahtiyarlar, böyle bir umûmî hüküm içinde istisnâ teşkil ederler.

HIRS VE HASET: İLÂHÎ TAKSÎME RÂZI OLMAK

Cenâb-ı Hak, insanların toplum hâlinde yaşamalarını murâd etmiş, bunu temin maksadıyla da nîmetlerini fertten ferde farklılık arz eden bir sûrette tevzî buyurmuştur. Böylece onları birbirine muhtaç kılmıştır. Tarihin her devrinde görülen ve beşerin imtihanı için gerekli olan bu farklılık, insan fıtratındaki ilâhî tâyine dayanan ve bu yüzden bertaraf edilemeyen, temel bir esastır. Sosyal dayanışma ihtiyacı, yaratılıştaki bu farklılığın bir tezâhürüdür. Ancak bu farklılık, bazı insanlarda birtakım arzu edilmeyen menfîlikler doğurabilmektedir ki, bunların başında hırs, kin, haset vs. gelir.

Zincirleme devam edip giden bu menfîliklerden hırs; frenlenmediği takdirde haset denilen kalbî hastalığa müncer olur. Kendisini hırs ve hasedin girdabına kaptıranlar, er-geç hüsran ve huzursuzluk gayyâsına düşerler. İnsanlık cevherine zarar veren bu temâyüller, aynı zamanda Rabbin taksim ve takdir programına râzı olmamaktır ki, bir isyan suçudur. Müthiş bir nefs hastalığıdır ki, buna dûçâr olanlar, kendilerindeki ihtiras ve hasedin ekseriyâ farkına varmazlar.

İnsanı tûl-i emel girdabında boğan ihtiras ve hasetler; kulun, âhireti unutarak dünya muhabbetine mecnunca bağlanmasıdır. Diğer bir ifâdeyle, nefsin arzularını yenemeyip maddeye köle olmasıdır.

Muhterisin gözü, aslâ doymaz. O, bu sebeple dâimî bir fakirlik hâlinde yaşar. Mânevî bir açlık içinde kıvranır. Her tatminkârlık, onda bir doyum husûle getireceği yerde yeni bir iştihâ ve hırs uyandırır.

Hasedin nefisteki tezâhürleri çok çeşitlidir. Haset, ferdin fıtratındaki selîm temâyülleri felç eder. Mantığını zaafa uğratır. Îman ve tevekkülün tabiî tezâhürlerini mağlûp ve mahkûm eder. Onun için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- haset hakkında:

“O, dîni kazıyıcıdır.” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 56/2510)

Hasetçi, haset ettiği kimseden nîmetin alınıp kendisine verilmesini ister. Bu mümkün olmaz ise; “Ne bana, ne ona!” der. Nîmet sahibinin nîmet ve istîdatlarından aslâ hoşlanmaz ve onların zevâlini arzu eder. Hasetçi; haset ettiği kimseye, kin, hâinlik, intikam, hîle ve ayıplama hisleri ile doludur. Kısacık ömrünü, kuruntular ve endişeler içinde geçirir.

Hayatı takvâ ölçüleri içinde yaşayan evliyâullâh ise, dünya işlerinde imrenmeyi bile hoş görmemişlerdir. Onlar, imrenmeleri bile nîmet sahipleri üzerine düşürülmüş birer haset gölgesi olarak telâkkî etmişlerdir.

“Ona verilen bana da verilmiş olsa idi...” gibi vesveseler, ilâhî taksîme karşı bir hoşnutsuzluk ve ilâhî takdîre bir nevî râzı olmamaktır. İnsan bilmez ki belki hakkında hayırlı olan, yaşadığı hâldir.

Mâruf-i Kerhî Hazretleri buyurur:

“Olgun insan; zenginlere haset ile değil, nasihat edinme nazarıyla; fakirlere kibirle değil, tevâzu ile; kadınlara şehvet ile değil, şefkatle bakandır.”

DÜNYA MALINA BAĞLILIK VE HIRSIN ALDATICI SERABI

Ruh incelip zarifleştikçe, dünyaya âit bütün imrenmeler ve hasetler ortadan kalkar. Böylece mü’minlerin kalbî seviyelerine göre nîmetlerdeki kıymet ölçüleri de farklılaşır. Meselâ:

Şerîatte; “senin malın senin, benimki ise benimdir.”

Tasavvufta; “senin malın senin, benimki de senindir.”

Hakîkatte ise; “ne seninki senin, ne benimki benim; hepsi Allâh’ındır.” telâkkîsi gerçekleşir.

İhtiras ve hasedin bir aldanış ve neticesinin de bir serap olduğunu, içli Yûnus ne güzel ifâde eder:

...

Dünyaya inanırsın,

Rızka benimdir dersin,

Niçin yalan söylersin?

Çün sen dediğin olmaz!..

...

Mal sahibi, mülk sahibi,

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan!..

Buna göre, zamanımızda yeni îcat edilmiş sanılan “devre mülk” sahipliği, ilk insandan beri mevcut demektir.

Şakîk-i Belhî Hazretleri, bir mezarlığın kenarından geçerken ibretle bakar ve yanındakilere:

“–Buradakilerin çoğu yalancıydı...” der. Sorarlar:

“–Hangi sebepten?” Der ki:

“–Onlar hayattayken; malım var, mülküm var, evim var, bineğim var, akrabam var, bağım-bahçem var demezler miydi? Ama şimdi siz de görüyorsunuz ki, öyle değilmiş!..”

Muhterisin îman ve tevekkülü, haset sebebiyle sürekli zaaf hâlinde olduğu için, onun iç dünyası âdeta karanlık bir zindan gibidir. Hazret-i Mevlânâ, muhterisin hâline hayret ederek şöyle buyurur:

“İnsana ne oluyor da altının, dünya malının kölesi oluyor? Hak yolunda harcanmayanlar nedir? Neyi ifâde eder? Dünya malının esiri olarak onun kapısında yılan gibi kıvrılıp yerlerde sürünmek zilleti, insanı göklere eli boş gönderen bir sefâlet sebebi değil de nedir?!”

KANAAT: HIRS VE HASETTEN KURTULUŞUN İLÂHÎ HAZİNESİ

Nahşebî Hazretleri ne güzel buyurur:

“Kime dostluk elbisesini giydirirlerse, hiç malı olmasa da bütün zenginlerin başı odur. Kimin alnına da düşmanlık nişânesini çekerlerse, bütün dünyanın hazineleri onun olsa da dilencilerin başı odur.”

İbrahim bin Edhem Hazretleri, fakirlikten yakınan birini gördü ve ona:

“–Fakirliği bedel ödemeden mi sana verdiler ki, ondan yakınıyorsun?” dedi. Adam şaşkınlıkla:

“–A efendi! Fakirliği de mi bedel ödeyerek alırlar?” diye sordu. İbrahim bin Edhem Hazretleri şöyle dedi:

“–Evet! Ben fakirliğin değerini görünce onu satın almak için büyük bir memnuniyet ve rızâ ile Belh ülkesini verdim...”

Burada kastedilen husus, nefsin ihtirâsını kırıp kanaat zengini olabilmektir. Gerek fukarâ-i sâbirîn gerekse ağniyâ-i şâkirîn, ilâhî rızâda beraberdirler.

İnsanoğlundaki ihtiras, hadîs-i şerîfte şu şekilde ifâde buyrulur:

“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz. Allah -celle celâlühû- tevbe edenlerin tevbelerini kabûl eder.” (Buhârî, Rikāk, 10; Müslim, Zekât, 116-119)

Muhterisin Üç Bâriz Vasıf ve Dünyaya Bağlanmanın Hüsranı

Muhteris, dünyadan üç bâriz vasıfla ayrılır:

  1. Topladıklarına doyamamak,
  2. Umduklarına nâil olamamak,
  3. Gönül, irfan ve mâneviyat mahrumu olmak.

Muhterisin gönlünü saran tamahkârlık, orada ilâhî aşk ve ihlâsa en ufak bir yer bırakmaz. Ne hüsrandır ki, böyle kimselerin ömürleri, mal istiflemenin hamallığı ile geçer. Hayatları bir “körebe” oyununa döner ve hazin bir tatminsizlikle son bulur.

Muhterisin doyamadığı dünya hayatı hakkında, Nâziât Sûresi’nin 46. âyetinde:

“Kıyâmet gününü gördüklerinde, (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk vakti kadar kaldıklarını sanırlar.” buyrulmaktadır.

İhtirâsın, insan rûhunu helâk eden iştihâlarla girdaplaştırması, Cenâb-ı Hakk’ın Cehennemʼi tasvîr edişindeki ifâdesini hatırlatır:

“O gün Cehennemʼe; «Doldun mu?» deriz. O da; «Daha var mı?» der.” (Kāf, 30)

Cenâb-ı Hak, muhterisler için diğer bir âyet-i kerîmede:

“Bırak onları! Yesinler, tat çıkarsınlar (eğlensinler) ve boş emel onları oyalayadursun! Yakında (hakîkati ve başlarına gelecek kötü neticeyi) bilecekler...” (el-Hicr, 3) buyurur.

Hasedin Tarihî Tezahürleri ve Gıptanın Fazîletli Hâli

Hasedin tarihi, insanın yaratılışı kadar eskidir. İlk haset, İblis’in Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı topraktan ibâret görüp ona karşı tavır alması ile başlar.

Çünkü İblis, gayet kıymetli bir mevkîde olmasına rağmen, insanlar gibi nefs ile mâlûl cin soyundandı. Bundan dolayı fıtratındaki bu temâyülün tezâhürü ile, ilâhî hikmete vâkıf olamayıp Hazret-i Âdem’in topraktan yapısına aldanarak onunla kendisi arasında bir mukâyese yaptı. Dumansız ateşten yaratılmış olan İblis, Hazret-i Âdem’in üstünlüğünü kıskandı.

Bilemedi ki, Hazret-i Âdem’e meleklerin ilâhî bir emirle secde ettirilmesi, ondaki nûr-i Muhammedî’nin tekrîmi zarûretiyle idi. Bu kıssa, zâhirî ilmin ilâhî hikmete vukûf için kifâyetsizliğini gösteren, ilk ve mükemmel bir örnektir.

Daha sonra vâkî olan Hâbil-Kābil kıssası da hasedin beşer hayatında ne kadar eski olduğunu gösteren bir misaldir.

Hasedin bizim için diğer bir ibret tezâhürü de Yusuf -aleyhisselâm- ile kardeşleri arasında geçen târihî vak’adır. Yusuf’un kardeşleri ki, Hazret-i Yâkub gibi büyük bir peygamberin evlâtları ve onun terbiyesi dâhilinde yetişmiş kimselerdi. Buna rağmen öz kardeşleri olan Yusuf -aleyhisselâm-’ı kıskanıp onu kuyuya atmak gibi bir cürmü irtikâb etmekten kendilerini koruyamadılar. Bu vak’a, haset meylinin insandaki şiddet ve kuvvetini göstermek bakımından câlib-i dikkattir.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Sakın haset etmeyiniz! Zira haset, ateşin odunu yediği gibi sevapları ve iyilikleri yer bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44; İbn-i Mâce, Zühd, 22)

Anahtarları bile taşınamayacak ağırlıkta olan Kârun’un hazinelerini Kârun’la beraber yerin dibine geçiren kahr-ı ilâhînin tecellî sebebi de haset değil midir?

Allah Teâlâ, Kârun’un âkıbetini şöyle beyan buyurur:

“Nihayet Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allâh’a karşı kendisine yardım edecek avenesi olmadığı gibi, o, kendini müdâfaa edip kurtarabilecek kimselerden de değildi.” (el-Kasas, 81)

Haset, her hususta zemmedilmiş olduğu hâlde, onun, gıpta tâbir edilen ve başkasındaki nîmetin zâil olması yerine, kendisinde de gerçekleşmesini arzu etmek mânâsına gelen çeşidi câiz görülmüştür.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh’ın mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allâh’ın kendisine ilim verdiği, onunla amel eden ve onları başkasına öğreten (yani ilmini infâk eden) kimsedir.” (Buhârî, İlim, 15; Müslim, Müsâfirîn, 268)

Yalnızca böyle infâk eden bir zengine ve ilmini insanlar için faydalı kılan âlime gıpta edilebilir. Bu gıpta, hasedin fazîlete dönmüş şeklidir. Örnek şahsiyetler olan nebîler ve velîlerin hâllerine gıpta edilir. Bu vesîle ile mânevî heyecan seviye bulur. Temiz ruhların âhiret ve fazîlet hususlarındaki imrenmeleri, onların asâletleri muktezâsıdır.

Hırs ve Hasetten Kurtaran Kanaatin Sırrı

Mezmum ahlâkların en tehlikelilerinden olan hırs ve hasedin yegâne tedâvisi ise ancak kanaatin huzurlu rûhâniyetine bürünmekle mümkündür. Çünkü kanaatin gönle kazandırdığı ilâhî hazineler ne biter ne de tükenir. Nitekim:

“Kanaat, bitmez tükenmez bir hazinedir.” buyrulmuştur. (Deylemî, Firdevs, III, 236/4699)

Dolayısıyla zenginliğin gerçek ölçüsü kanaattir. İlâhî taksîme râzı olmaktır. İmkânı kendinden fazla olanları kıskanmamaktır. Zenginliğin gerçek lezzeti, ancak kanaat ile tadılabilir.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Dirilmek için ölünüz ki gerçek güzellik ve zenginliğe nâil olasınız!”

Ancak bilmelidir ki güzeller, kendilerini görecek göz, sevecek gönül ararlar. Görmeyen gözlere güzellik, duymayan kulaklara nağmeler sunulmadığı gibi, doymayan obur tıynetler de kanaatin huzur ve rahatlığını hissedemezler. Hangi sazın nağmeleri sağırlar, hangi misk veya gülün râyihası burnu koku almayanlar içindir?

Kâmil insan, rızık ve nîmet sıkıntısı çekmez. Rızkın değil, Rezzâk’ın peşindedir. Başkalarının imkân ve nîmetlerinde göz ve gönül gezdirmez. Hep rızâ hâlindedir.

Bu rızâ hâli hususunda İbrahim bin Edhem ile Şakîk-i Belhî arasında geçen şu konuşma ne kadar hikmetlidir:

Şakîk-i Belhî, İbrahim bin Edhem’e sorar:

“–Geçim hususunda ne yaparsınız?” İbrahim bin Edhem şöyle cevap verir:

“–Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!..” Şakîk-i Belhî:

“–Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!” deyince bu defa İbrahim bin Edhem sorar:

“–Ya siz ne yaparsınız?” Cevâben Şakîk-i Belhî:

“–Bulursak şükredip infâk eder, bulamadığımızda ise sabr ile şükrederiz.” der.

Hazret-i Râbia’ya sorarlar:

“–Allah, kulundan ne zaman râzı olur?” Şöyle der:

“–Mihnet çekerken, başkasının nîmet içinde olduğu gibi şükrettiğinde...” Ayrıca şöyle derdi:

“–Sadece dille istiğfar, yalancıların işidir. Ârif, Allah Teâlâ’dan gönül isteyen, bulunca da Allâh’a veren kimsedir...”

Bu makamlara yaklaşabilen Hak dostlarına iki cihanda da ne saâdet!..

Ancak gönülleri yalnızca maddî lezzetler ve nefsânî isteklerle dolu olanların sonu, elbette acıklı ve hazindir. Gayret ve imkânlarını ten lezzetlerine mahkûm edenler için, hiçbir feyz ve rûhâniyet düşünülemez. Kanaatkârlar, ne güzel ruh zenginleri ve gönül cömertleridir. Huzur ve saâdet, onlardan neş’et eder.

Sâlih kulun kalbi, malın ve mülkün ötesindedir. Onunla zengin olmaz. Lâkin gönlü Allah -celle celâlühû- ile dolu olan sâlih kişi, varlığı ile gönülleri zengin eder.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları