Hilekar Fare ile Vefakar Kurbağanın İbretlik Kıssası
Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinden fare ile kurbağanın ibretlik kıssası üzerinden yanlış dostlukların tehlikesi anlatılıyor.
Hazret-i Mevlânâ Mesnevî’sinde temsilî bir hikâye nakleder:
FARE İLE KURBAĞANIN İBRETLİK DOSTLUĞU VE SONU
Hilekâr bir fare ile vefakâr bir kurbağa, hasbelkader dere kenarında tanıştılar, birbirlerine yakınlık duydular. Her sabah bir yerde buluşuyor, birbirleriyle dertleşiyorlardı. Bu buluşmalardan ikisinin de gönlü ferahlıyor, huzur buluyordu. Birbirlerine hikâyeler anlatıyor, başlarından geçenleri naklediyor ve birbirlerini can kulağı ile dinliyorlardı.
Hile ve kandırmada usta olan fare, bir gün kurbağaya;
“–Ey herkese akıl veren, akıl ışığı olan dost! İçim daralıp da sana bir sır söylemeye, dertleşmeye, senin fikrini almaya geldiğim zamanlar sen hep suyun dibinde bulunuyorsun. Ben dere kenarında bağırıyorum çağırıyorum; «Ey dost; neredesin?» diye haykırıyorum, fakat sesimi sana duyuramıyorum…
Ey yiğit kurbağa! Seninle görüşmeye doyamıyorum; bu belirli zamanlar bana kâfî gelmiyor!.. Vakitli vakitsiz demeyip kerem eder beni sevindirirsen, bu senin çok iyi kalpli oluşundandır!”
Sahtekâr fare, sonunda kurbağayı ikna etti ve nihayet şöyle bir karara vardılar: Uzun bir ip bulacaklar ve ipi çekince birbirlerine kavuşacaklardı. Fare:
“–İpin bir ucunu benim ayağıma, öbür ucunu da senin ayağına bağlarız. İpi çektiğimde sen de derdimi anla, seni görmek istediğimi bil.” dedi.
Bu söz kurbağanın hoşuna gitmese de kabul etti. Lâkin içinden:
“Bu kötü huylu fare acaba beni nasıl bir tuzağa çekecek?” diye düşünüyordu.
Farenin ise sevincine diyecek yoktu. Artık kurbağa ile buluşmak için o ipin ucunu çekmesi kâfî idi.
Kurbağa, düşünceli olarak dereye dalarken; fare neşeli neşeli toprak üstünde zıplıyor ve kendi kendine diyordu ki:
“Nasıl olsa ipin ucunu artık elime geçirdim! Ne zaman istersem kurbağayı görebileceğim…”
Derken, yem aramaya çıkmış olan aç ve hırçın bir karga, ansızın süzülüp indi ve gâfil fareyi yakaladı.
Karga havalanınca, suyun derinliklerinde bulunan kurbağa da fareye bağlı olduğundan, sudan çıktı. Fare, artık karganın gagasında idi. Kurbağa da ayağından fareye bağlı olduğundan, havada sallanıp duruyordu.
Bu hâli görenler;
“‒Karga nasıl bir hileye başvurdu, nasıl bir kurnazlık etti de, suyun derinliklerinde yaşayan kurbağayı da avladı?” diyorlardı.
Havada asılı kalan kurbağa ise şöyle diyordu:
“‒Rûhâniyet deryâsından uzakta kalıp da süflî kişilerle dost olanın hâli budur. Benim hâlim, nefsine uyanlara ibret olsun!”
Hisse:
İnsan, sevdiğinin kaderinden pay alır. Yani muhabbet duyup beraberinde bulunduğu insan sâlih ise, mânen istifâde ederek selâmete erer; fâsık ise, mânen felâkete uğrar. Nitekim insanı doğru yola da yanlış yola da götüren, ekseriyetle, beraberinde bulunup ülfet ettiği kimselerdir.
Bunun içindir ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:
“Kişi arkadaşının dîni üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin!” buyurmuştur. (Tirmizî, Zühd, 45)
Dolayısıyla muhabbet ve dostluk itibârıyla, kimlerin yanında, safında ve tarafında yer aldığımızı, muhakkak îman firâsetiyle değerlendirmeliyiz.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Müminlerin Gönül Ufku, Erkam Yayınları