Hazret-i Ali'nin İnfâk Anlayışı

HİZMET

İslâm’ın rûh itibâriyle özü, îtikadda tevhîd; amelde ise edeb, istikâmet ve merhamettir. Merhamet, îmânın ilk meyvesidir. Ondan uzak bir gönül, ne müthiş bir hüsrânın girdabındadır.

Şeyh Sâdî buyurur:

“Ey yiğit! Gücüne-kuvvetine güvenip âcizlerin ellerini kırma! Zayıfların gönüllerini yaralama! Çünkü sen de, senden daha güçlü, zorlu birisinin kudreti ve zulmü altında âciz kalabilirsin…”

Her hayrın başı olan besmele ve Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sûresi olan Fâtiha, Allâh’ın rahmet ve merhametini ifâde eden “Rahmân” ve “Rahîm” isimleriyle başlar. Peygamberler ve velîlerin hayatları da merhamet menkıbeleriyle doludur. Zîrâ îmânın lezzet ve halâvetinin tezâhürü en ziyâde merhamette görülür. Merhamet de, sende olanı, senden daha mahrûm olana ikrâm etmendir. Yine merhamet, dünyâda vicdan huzûru ve cennet müjdesi, âhirette ise ebedî saâdet sermâyesidir. Nitekim bir zât, Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-’a gelerek:

“–Bana nasihatte bulun!” dediğinde Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Merhametli ol ki, ben de senin cennete girmene kefîl olayım.” buyurmuştur.

KALBİNİN YUMUŞAMASINI İSTİYORSAN

Günümüzde bir mü’mini îman vecdi içerisinde yaşatacak, nefsinin tasallutundan kurtararak rûhunu derinleştirecek ve zarifleştirecek olan haslet, ancak merhamettir. Merhametin meyveleri ise, cömertlik, tevâzû, hizmet, affetmek, hasedden kurtulmak gibi güzel hasletlerdir. Merhametin seviyesini de en güzel şekilde hizmetteki fedâkârlık ve aşk ortaya koyar. Bir mü’minin merhamet, şefkat, rikkat ve hassâsiyetle techîz olabilmesinin en kısa yolu, mal ve can ile yapılan fedâkârlıklardan geçmektedir. Nitekim kalbinin kasvetinden şikâyet eden bir sahâbîye Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan, fakire yedir, yetimin başını okşa!” buyurmuştur. (Ahmed, II, 263, 387)

Şeyh Sâdî, şu nasîhatte bulunur:

“Hizmetteki fazîlet, kendini güçlü-kuvvetli ve sıhhatli gördüğün zaman, şükrâne olmak üzere zayıfların yükünü çekmektir.” 

ALLAH'IN BİZE EMANETLERİ

Susuzluktan çatlamış bir toprağın bereketli yağmurlara hasret duyması gibi toplumumuzda hizmet ve alâkaya en fazla ihtiyaç duyan kesimlerin başında, bir kanadı kırık olan yetimler ve yoksullar gelmektedir. Onlar bize Allâh’ın emânetleridir. Cenâb-ı Hak birçok âyet-i kerîmede, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de pek çok hadîs-i şerîfinde, muhtaçlara hizmeti teşvik ederek yetim ve yoksulların himâyesinin zarûrî olduğunu bildirmişlerdir.

YETİM VE YOKSULLAR HAKKINDA ÂYET-İ KERİMELER

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Yetimlere mallarını verin, temizi verip murdarı almayın, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin...” (en-Nisâ, 2)

“...Sana yetimler hakkında da sorarlar. De ki: Onların gerek kendilerini, gerek mallarını ıslâh edip geliştirmek, elbette hayırlı bir iştir...” (el- Bakara, 220)

“Sana Allâh yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfâk edeceğiniz mal; anne-baba, akrabâlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış garipler için olmalıdır...” (el-Bakara, 215)

“Yetimleri evlenme çağına gelinceye kadar gözetip deneyin...” (en-Nisâ, 6)

“Mîras taksîm edilirken vâris olmayan akrabâlar, yetimler, fakirler de orada bulunuyorlarsa, onlara da bir şey verin ve gönüllerini alacak tatlı sözler söyleyin.” (en-Nisâ, 8)

“...Yetimlerin haklarını tam vermekte adâleti gözetin. Yaptığınız her hayrı Allâh mutlakâ bilir.” (en-Nisâ, 127)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

“Cenâb-ı Hakk’ın, «Rüşdüne erinceye kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında bir sûrette yaklaşmayın...» (el-En‘âm, 152) ve «Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın alevlenmiş bir ateşe gireceklerdir.» (en-Nisâ, 10) âyetleri nâzil olduğunda, yanında yetim bulunan sahâbe-i kirâm hemen gidip onların yiyeceğini ve içeceğini kendilerininkinden ayırdılar. Yetime âit yiyecek ve içeceklerden bir şey artsa bile ona dokunmuyor, yetim yiyinceye veya kokuşup bozuluncaya kadar saklıyorlardı...” (Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 7/2871; Nesâî, Vesâya, 11)

HAZRET-İ ALİ'NİN İNFÂK ANLAYIŞI

Yine İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan rivâyetle Atâ -rahimehullâh- der ki:

Ali -radıyallâhu anh- bir gece bir miktar arpa karşılığında bir hurmalığı suladı. Sabah olunca ücreti olan arpayı alarak evine geldi. Getirdiği arpanın üçte birini öğütüp «hazîra» denilen bir yemek yaptılar. Yemek pişince bir yoksul geldi ve yemek istedi. Onlar da pişen yemeği olduğu gibi yoksula verdiler. Sonra ikinci üçte biri öğütüp yemek yaptılar. Yemek pişince bu sefer bir yetim gelip bir şeyler istedi. Bu yemeği de o yetime verdiler ve kalan son üçte biri öğütüp ondan tekrar yemek yaptılar. Yemek piştiğinde müşriklerden bir esir geldi ve bir şeyler istedi. Son yemeklerini de ona verdiler ve o günü aç olarak geçirdiler.

Diğer bir rivâyete göre, üç gün üst üste iftarlıklarını fakire, yetime ve esire vererek su ile iftar ettiler. İşte bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Kendileri de muhtâc oldukları hâlde yiyeceklerini, sırf Allâh’ın rızâsına nâil olabilmek için fakire, yetime ve esire ikrâm ederler ve: «Biz size bunu sırf Allâh rızâsı için ikrâm ediyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkuyoruz.» (derler). Allâh da onları o günün felâketinden muhâfaza eder, yüzlerine nûr, gönüllerine sürûr bahşeder.” (el İnsân, 8-11) (Vâhidî, s. 470; Zemahşerî, VI, 191-192; Râzî, XXX, 244)

Bu âyet-i kerîmelerde Allâh Teâlâ; fakir, yetim ve esire yapılan ikram ve fedâkârlığın mukâbilinde cennette ihsân edeceği mükâfâtı müjdelemektedir.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Gönül Bahçesinden Saadet Damlaları, Erkam Yayınları