Hakk'a Vesile Olan Dostlar

İbadet Hayatımız

Tevessül, vesîle edinmek demektir. Cenâb-ı Hakk’a yakınlık sağlayan ve ihtiyaçların karşılanmasına medâr olan her şeye vesîle denir. Cenâb-ı Hakk’a duâ ederken, peygamberler ve sâlih kullar hürmetine istemesi, merhamet-i ilâhiyyeyi daha çok celbeder. Zira o mü’min, Allah Teâlâ’nın sevdiklerini vesîle kılarak yalvarıp ilticâda bulunmuştur.

Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Ey îmân edenler Allâh’a karşı takvâ sahibi olun ve O’na vesîleler arayın!..” (el-Mâide, 35)

Tevessül, duâ yollarından biri, Allâh’a yönelme kapılarından bir kapıdır. Tevessülde asıl maksat, Allah Teâlâ’dır. Vesîle edinilen şey ise, Allâh’a yaklaşmaya bir vâsıtadan ibârettir.

Cenâb-ı Hak, namaz kılarken Kâbe’ye yönelmemizi emrediyor. Bu, Kâbe’ye ibadet etmek değildir. Aynı şekilde, Hacer-i Esved’i öpmek de Allâh’a kulluk ve Peygamber Efendimiz’e ittibâ için yapılır.

Bir şeyi ya da kişiyi vesîle edinen mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın onu sevdiğine inandığı için vesîle edinir. Vesîle edindiği şeyleri, hiçbir zaman bizzat fayda veya zarar verebilecek bir mevkide görmez.

DUA ET VE İHTİYACINI SÖYLE!

Bir kimse Osman bin Affân -radıyallâhu anh-’ın yanına bir ihtiyacı için sık sık gidiyor, fakat Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- ona iltifat etmiyor, ihtiyacını görmüyordu. Bu kimse Osman bin Huneyf -radıyallâhu anh- ile karşılaştı ve durumu ona şikâyet etti. Osman bin Huneyf -radıyallâhu anh- ona şu tavsiyede bulundu:

“Su kabını getirip abdest al, sonra da mescide giderek iki rekât namaz kıl! Namazın sonunda:

«Allâh’ım, Rahmet Peygamberi olan Nebiyy-i Ekrem’in Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hürmetine Sen’den istiyor ve Sana yöneliyorum. Ey Muhammed! Şu ihtiyacımın karşılanması için, Sen’i vesîle edinerek Rabbime yöneliyorum. Allâh’ım, O’nu benim için şefâatçi kıl!» diye duâ et ve peşinden ihtiyacını söyle!”

O zât gitti ve kendisine söylenenleri yaptı. Ardından da Osman bin Affân’ın kapısına vardı. Kapıcı onun elinden tuttu, Hazret-i Osman’ın yanına götürüp oradaki mindere oturttu. Osman -radıyallâhu anh-:

“–İhtiyacın nedir?” diye sordu. O da söyledi. Osman -radıyallâhu anh- isteğini derhâl yerine getirdi ve:

“–Şimdiye kadar bir ihtiyacının olabileceği hiç hatırıma gelmemişti. Bundan sonra bir ihtiyacın olursa hemen bize gel!” dedi.

Murâdına nâil olan zât, Halîfe’nin huzûrundan ayrıldıktan sonra doğruca Osman bin Huneyf’e giderek:

“–Allah seni hayırla mükâfatlandırsın, sen benim için Halîfe ile konuşuncaya kadar o benim ihtiyacımı görmüyor ve bana iltifat etmiyordu.” dedi.

Bu söze şaşıran Osman bin Huneyf -radıyallâhu anh- şöyle dedi:

“–Vallâhi ben Halîfe ile konuşmadım. Lâkin şöyle bir hâdiseye şâhit olmuştum:

Bir âmâ, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:

«–Yâ Râsûlâllah! Allâh’a yalvar da gözümdeki hastalığı gidersin! Gözümün kör olması bana çok zor geliyor!» dedi.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Dilersen sabret, bu senin için daha hayırlıdır.» buyurdu. Âmâ ise:

«–Yâ Rasûlâllah! Beni elimden tutup götürecek kimsem yok. Bu hâl bana çok meşakkat veriyor. Lütfen gözlerimin açılması için duâ ediniz!» deyince Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Su kabını getir ve abdest al! Sonra iki rekât namaz kıl! Ardından da:

 

“Allâh’ım! Rahmet Peygamberi olan Nebiyy-i Ekrem’in Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile (O’nun hürmetine) Sen’in zâtından diliyor ve Sana yöneliyorum... Yâ Muhammed! İhtiyacımın karşılanması için Sen’i vesîle edinerek Rabbime yöneliyorum!.. Allâh’ım! O’nu bana şefâatçi kıl!..” diye duâ et!» buyurdu.

HAKTAN YARDIM İSTEMEK

Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ zât, Efendimiz’in yanına geldi. Sanki onda daha önce hiçbir rahatsızlık yokmuş gibiydi, tamamen iyileşmişti.”[1]

Biz bu duâyı okuyacağımız zaman, “Yâ Muhammed” hitâbı yerine “Yâ Rasûlâllah!” dememiz, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e hürmette kusur etmemiş olmak için daha münâsiptir. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, bu rivâyette ism-i şerîflerini açıkça ifâde etmeleri, o sahâbîye tanıdıkları istisnâî bir cevazdır.[2]

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, halîfeliği zamanında kuraklık olunca, Peygamber Efendimiz’in amcası Hazret-i Abbas -radıyallâhu anh-’ı yanına alıp yağmur duâsına çıkmıştır. Onu vesîle edinerek Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvarmıştır:

“Allâh’ım! Peygamberimiz ile Sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (Şimdi ise) Peygamberimiz’in amcası ile Sana tevessül ediyoruz. Bize yağmur ihsân et!”

Bunun üzerine yağmur yağmış ve insanlar suya kavuşmuştur. (Buhârî, İstiskā, 3)

Hakîkatte yardım edip talepleri yerine getiren ve niyazları işiten Allah Teâlâ’dır. Her şeyin asıl sahibi Cenâb-ı Hak olduğu hâlde, bir iş bir insana nisbet edilebilir. Bu, o insanın bu işe sebep olması ve kesbetmesi cihetiyledir. Bu tür ifâdeler hakîkî mânâlarında değil, mecâzî mânâda kullanılır.

Cenâb-ı Hak, insanların birbirinden yardım istemesine izin vermiş ve yardım isteyene icâbet etmeyi emretmiştir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bizzat “İstiğâse: Yardım istemek” tâbirini kullanarak şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyâmet günü Güneş o kadar yaklaşır ki insanlardan akan ter birikerek kulakların yarısına kadar yükselir. Onlar bu vaziyetteyken Hazret-i Âdem’den, sonra Hazret-i Mûsâ’dan, sonra da Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den yardım taleb ederler.” (Buhârî, Zekât, 52)

Cenâb-ı Hak, meleklerine ve peygamberlerine bâzı tasarruf salâhiyetleri verdiği gibi bâzı sâlih kullarına da vermiştir. Onların hayattayken veya öldükten sonra rûhâniyetlerinin tasarrufu, meleklerin tasarrufuna benzer. Onlar, zâhiren dokunmaya veya herhangi bir âlet ve vâsıtaya ihtiyaç duymazlar. Zira onlar, bizim bildiğimiz kânunlara tâbî değildirler.

ÇANAKKALE SAVAŞINDAKİ İBRETLİK HADİSE

Tevessül ve istiğâse hakîkatinin, yakın tarihimizden en müşahhas misâli, Çanakkale savaşında vâkî olan ilâhî nusret tecellîleridir. Sînesi îman dolu Mehmetçiğin fiilî ve kavlî duâları, istiâne, istiğâse ve tevessülleri müstecâb olmuş, maddî kuvvet ve imkânlarının tükendiği anlarda Allâh’ın lûtfuyla nice muvaffakıyet ve zaferler yaşanmıştır.

Nitekim Çanakkale Harbi’ndeki İngiliz kumandanı tarihçi Hamilton da, bu hakîkati daha sonra şöyle îtiraf etmiştir:

“Bizi Türkler’in maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşâhede ettik!..”

Velhâsıl, kulun Cenâb-ı Hakk’a duâ ederken, peygamberler ve sâlih kullar hürmetine istemesi, merhamet-i ilâhiyyeyi daha çok celbeder. Zira o mü’min, Allah Teâlâ’nın sevdiklerini vesîle kılarak yalvarıp ilticâda bulunmuştur. Ancak duâ, yalnız Allah Teâlâ’yadır. Bu yüzden duâda Allâh’ın sevdiklerini vesîle kılarken onların şahsından değil; yalnız Allah Teâlâ’dan istemek îcâb eder. Zira yegâne fâil-i mutlak, Cenâb-ı Hak’tır.

Bâzı kimselerin, sâlih zevâtın gıyâbında veya kabirlerini ziyaret esnâsında; “Ey filân zât! Bana şifâ ver! Benim şu ihtiyacımı gider!” gibi sözlerle doğrudan doğruya onlardan talepte bulunmaları, şirke kapı aralayabilecek derecede büyük bir yanlıştır. Şüphesiz bu tür ifâdeler için birtakım te’viller yapılabilirse de, gâyet hassas olan tevhid akîdesinin özünü zedeleyebilecek bu ve benzeri câhilâne sözlerden şiddetle sakınılmalıdır. Müşküllerin bertaraf edilmesinde, kâinâtın sevk ve idâresinde, Allah’tan gayrısının mutlak tasarrufunun bulunabileceği intibâını veren bu nevî ifâdelerden titizlikle kaçınılmalıdır.

[1] Bkz. Tirmizî, Deavât, 118/3578; İbn-i Mâce, İkāme, 189; Nesâî, Kübrâ, VI, 169; Ahmed, IV, 138; Hâkim, I, 707-708; Beyhakî, Delâil, V, 464; Heysemî, II, 279.

[2] Allâme Yûsuf bin İsmâil en-Nebhânî, el-Fedâilü’l-Muhammediyye, Haleb 1414, s. 230.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları