Hakiki Muhabbet Nedir ve Nasıl Kazanılır?

Tasavvuf

Hakiki muhabbetin mahiyeti nedir? Kalbimizdeki sevgi sermayesini doğru kullanmak için onu hangi mecralara sarf etmeliyiz?

Muhabbet, hayatımızın tadı, neşesi, huzur ve sürûrudur. Varlığın hamuru, muhabbet mayası ile yoğrulmuştur. Muhabbet istîdâdı, Rabbimiz’in kullarına bahşettiği en büyük nîmetlerdendir. Bu bakımdan muhabbeti, dostluğun hakîkatine ermiş gönüllerde kullanmak îcâb eder.

Fakat ne yazık ki, insanların pek çoğu, ilâhî bir lûtuf olan muhabbeti, fânî ve nefsânî arzular uğrunda israf etmektedirler. Rabbine muhabbet ihtiyacını hissetmeyecek kadar katılaşmış bir kalbin ise, ne kıymet ve şerefi olabilir ki?

MECAZDAN HAKİKATE: MUHABBETİN HAKİKİ MERTEBELERİ

Hazret-i Mevlânâ, muhabbet sermâyesini fânî ve izâfî varlıklar uğruna hebâ ederek, Allah aşkından mahrum kalanlar için şu ibretli misâli verir:

“Dünyaya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budala bir avcı, kuşun gölgesini kuş zannetti de, onu yakalamak istedi. Fakat dalın üzerindeki kuş bile bu ahmağa şaştı kaldı.”

Varılacak nihâî gâye olan “Hakk’a vuslat”ı unutarak; mal, mülk, mevkî, servet, âile ve evlât gibi fânî muhabbet merhalelerinden birine takılıp kalmak, gönül âleminin ziyân edilmesi demektir. Bir şâir bu hakîkati şu şekilde terennüm etmiştir:

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak,

Pâdişah girmez saraya hâne mâmûr olmadan…

Mecnûn’un bütün zaferi, Mevlâ’ya giden yolda, aklını-fikrini târumâr eden Leylâ’da takılıp kalmaması, yani onu muhabbet merhalelerinde son durak edinmemesidir. Bu çileli yolda Leylâ, kimine göre karşı cins, kimine göre mal, kimine göre de makam ve mevkî olmuştur. “Mecâzî” diye adlandırılan bu sevgiler, mutlakâ “hakîkî” muhabbete köprü kılınmalıdır.

  1. Allâh’a Muhabbet (Muhabbetullâh)

İnsan, muhabbet duyduğu varlığın buna liyâkati nisbetinde bir netice elde eder. Bu sebeple insan kalbi, fıtrî olan sevme temâyülünü ancak Cenâb-ı Hakk’a yönelttiği takdirde muhabbette kemâle ulaşabilir. Zira hakîkî muhabbete lâyık yegâne varlık, bütün muhabbetlerin kaynağı olan Allah Teâlâ’dır. Çünkü:

–Her şeyi yaratan, canlılara rızıklarını ihsân eden, onları koruyup gözeten mutlak kemâl ve kudret sahibi yalnız O’dur.

–O, kullarını çok sevmektedir. Hazret-i Âdem’i Cennet’te en güzel sûrette ve büyük bir ihtimamla yaratmıştır. Kullarının da Cennet’e girmesini arzu etmektedir. Muhabbetin karşılığı ise ancak muhabbettir.[1]

–Zâtʼına vuslat ve muhabbet yollarını kullarına kolaylaştırmıştır.

–Dünya ve âhiretin yegâne mâliki O’dur.

–İnsan, nihâyetinde Allah Teâlâ’nın huzûruna varacak ve O’ndan başka bir sığınak, barınak ve yardımcı bulamayacaktır. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.

–Üzerimizdeki bunca ilâhî nîmetlere ilâveten, bizi en çok muhabbet duyduğu Peygamber’ine ümmet kılması ve en mütekâmil kitâbı Kur’ân-ı Kerîm ile nasiplendirmesi sebebiyle de Cenâb-ı Hakk’a şükür borcumuz sonsuzdur.

Dolayısıyla muhabbeti Allah Teâlâ’ya tevcîh etmemiz, kulluğumuzun bir muktezâsıdır.

Ne mutlu o mü’minlere ki, Allah ve Rasûl’ünün muhabbetini her şeyin üstünde tutarlar ve yabânî bahçelerin sahte çiçeklerine aldanmazlar!..

  1. Allah Rasûlü’ne Muhabbet

Beşerî muhabbet merhalelerinde ulaşılabilecek zirve, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duyulan muhabbettir. İnsanlığın muhabbet meyline O’ndan daha lâyık bir insan tasavvur olunamaz. Zira:

–Bütün mahlûkat varlığını, Allah Teâlâ’nın O’na olan muhabbetine borçludur.

–Allah Rasûlü, insanlar ve cinler âlemini ezelî ve ebedî hakîkatle tanıştırarak onların, âhiretteki sonsuz azaptan kurtulmalarına vesîle olmuştur.

–Allah Teâlâ, Kur’ân ve İslâm nîmetlerini kullarına, O’nun kalb-i pâkinde sergilemiştir.

–O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmeti için, hiçbir beşerin uğramadığı sıkıntı ve iptilâlara mâruz kalmış ve en büyük acılara katlanmıştır.

–O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mü’minlere karşı engin bir şefkat ve merhametle doludur. Bir merhamet ummânıdır. Ümmetine çok düşkündür. Öyle ki ümmetinin herhangi bir sıkıntıya uğraması O’na çok ağır gelir.[2]

–Kullukta örnek ve ideal bir şahsiyettir.

–Kulları Cenâb-ı Hakk’ın mârifetine ulaştıracak en mühim vâsıta yine O’dur.

–Rabbimiz, bütün peygamberler içinde yalnız O’nun hayatı üzerine yemin ederek “لَعَمْرُكَ: Sen’in hayatın üzerine andolsun ki!” buyurmuş ve böylece ümmetinin, bütün dikkatini Allah Rasûlü’nün üsve-i hasene olan hayatına teksîf etmesini arzu buyurmuştur. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ilâhî kudretin insanlıkta tecellî eden bir sanat hârikasıdır.

–Allah Teâlâ, kendi muhabbet ve mağfiretini, Habîb-i Ekrem’ine itaat şartına bağlamıştır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana tâbî olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân, 31)

–Allah Rasûlü’ne olan muhabbetimiz, azâb-ı ilâhîden kurtuluşumuza bir vesîledir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

(Ey Rasûlüm!) Sen onların içinde iken Allah, onlara azâb edecek değildir!..” (el-Enfâl, 33)

–En mühimi de Cenâb-ı Hak O’nu sevmiş ve “Habîbim” iltifâtına mazhar kılmıştır.[3] Allah Teâlâ’nın Habîbʼini sevmek, ne büyük bir şereftir!

O hâlde, gönüllerimize O eşsiz sultânın ism-i latîfini, nâmını ve salevâtını hiç silinmeyen bir muhabbet yazısı ile nakşetmeliyiz ki, kalplerimiz, kendisine verilen ulvî kıymete liyâkat kazanmaya başlasın.

Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki, Peygamber Efendimiz dahî muhabbette nihâî hedef değildir. İnsan için, muhabbetin tahsîs edilmesi gereken yegâne varlık, kâinâtın yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Habîb-i Ekrem Efendimiz’e olan muhabbetimiz ise, bizi Allâh’ın mârifet ve muhabbetine götüren en mühim bir vesîle ve vâsıtadır.

  1. Din Kardeşine Muhabbet

Kulun gönlünde Allah muhabbeti arttıkça, bu muhabbet, önce Nûr-i Muhammedî’yi, sonra Hazret-i Peygamber’in muazzez varlığını, Hak dostlarını, daha sonra da gittikçe genişleyerek Allah katında makbûl her varlığı, makbûliyet derecelerine göre sevmeyi îcâb ettirir. İşte Allâh’a yönelişte böyle bir muhabbet dâiresi, ruhlara bir şifâ ve rahmet menbaıdır. Buna göre mü’minler, birbirleriyle münâsebetlerinde aslâ bu merhamet ve muhabbet dâiresinden çıkmamalıdırlar. Zira Allâh’ı sevme ve O’na yakınlık kazanabilmenin yolu ve neticesi budur.

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin kardeş olduğunu beyan buyurur. (Bkz. el-Hucurât, 10) Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de din kardeşleri arasında sağlam bir muhabbet bağı tesis edilmeden kâmil bir îmâna ulaşılamayacağını bildirir. Bu muhabbetin sağlanabilmesi için de, ümmetine aralarında selâmı yaymalarını tavsiye eder. (Bkz. Müslim, Îmân 93-94)

Mü’minlerin birbirlerini sevmeleri, Allâh’ın râzı olduğu güzel bir haslettir. Bir mü’min, kendisine muhtaç olan din kardeşinin elinden tutmalı, onu kendine zimmetli addetmelidir. Onun ihtiyacını giderip noksanını telâfî etmenin gayretinde olmalıdır. Zira iki cihan saâdeti de bu muhabbet ve gayretlere bağlıdır.

Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Kıyâmet günü Allah Teâlâ şöyle buyurur: Celâlim hakkı için, bana itaat maksadıyla birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, onları gölgemde gölgelendireceğim, onları muhafaza edeceğim.” (Müslim, Birr, 37)

“Allah Teâlâ: «Ben’im rızâm uğrunda birbirlerini sevenler için, peygamberlerin ve şehidlerin bile gıpta edeceği nurdan minberler vardır.» buyurdu.” (Tirmizî, Zühd, 53/2390)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de, Allah Teâlâ’nın, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde, birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan din kardeşlerini, Arş’ının gölgesinde gölgelendireceği haber verilmektedir. (Bkz. Buhârî, Ezan, 36) Tabiî ki bu, zor ve meşakkatli zamanların kardeşliğidir.

Mü’min kardeşlerin birbirlerine küsmeleri ise hiçbir zaman tasvib edilmeyen kötü bir davranıştır. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Bir mü’minin, din kardeşini üç günden fazla terk edip küs durması helâl değildir. Üç gün geçmişse, onunla karşılaşıp selâm versin. Eğer selâmını alırsa, her ikisi de sevapta ortak olurlar. Yok eğer selâmını almazsa, almayan günaha girmiş olur. Selâm veren ise küs durmaktan çıkmış olur.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 47/4912)

“Kim, din kardeşini bir yıl terk edip küs durursa, onun kanını dökmüş gibi günaha girer.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 47/4915)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in beyânına göre Pazartesi ve Perşembe günü kulların yaptığı işler Allah Teâlâ’ya arz edilir. Din kardeşi ile arasında düşmanlık bulunan kişi hâricinde, Allâh’a şirk koşmayan her kulun günahları affedilir. Meleklere; “Şu iki kişinin af işlemini birbiriyle barışıncaya kadar erteleyin!” diye sıkı sıkıya tembih edilir. (Bkz. Müslim, Birr, 35-36; Ebû Dâvûd, Edeb, 47)

  1. Bütün Mahlûkâta Muhabbet

Bütün mahlûkât, insana hizmet ve ibret olarak yaratılmış ve bu dünya hayatında yine ona emânet edilmiştir. Bu sebeple bütün mahlûkâta muhabbetle yaklaşmak, insan için bir vicdan borcudur.

Arı, insana bal ikram etmek için yaşar. Koyun, bütün ömrünü insana et, süt ve yün vermek uğrunda tüketir. Kedi, köpek yine insanın emrindedir. Cenâb-ı Hakk’ın celâlî tecellîsinin bir tezâhürü olan yılan, çıyan, akrep gibi mahlûklar da azâb-ı ilâhîyi hatırlatmaları ve tabiattaki pek çok vazifeleri sebebiyle, insana lûtfedilen nîmetler cümlesindendir. Taş, toprak, ağaç, bulut, dağ, ova hep insan için vardır…

Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lûtuf olmak üzere) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13)

Hizmetimize âmâde kılınan varlıklara zulmetmek, sonunda zararı bize dokunacak olan bir ahmaklıktır. Hayvanlara haksızlık etmek ise kıyâmette karşımıza çıkacak ağır bir vebâldir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasın. Biz kitapta (levh-i mahfuzda) hiçbir şeyi eksik bırakmadık, sonra hepsi Rab’lerinin huzûrunda toplanacaklardır.” (el-En’âm, 38)

Diğer taraftan Hâlık’tan ötürü mahlûkâta muhabbet de, bir kulluk vazifesidir.

Dünya ve nîmetlerinde diğer mahlûkâtın da hakkı vardır. Onların hakkını gasp etmek, büyük bir kıyâmet hesâbıdır.

Şâir Firdevsî, Şehnâme adlı eserinde ne güzel söyler:

“Bir yem tânesi çeken karıncayı dahî incitme! Çünkü onun da canı vardır. Can ise, tatlı ve hoştur.”

Âlemlerin Efendisi, hayvanların faydasız ve sebepsiz yere, keyfî bir şekilde öldürülmesini yasaklamıştır. Bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur:

“Kim bir serçeyi boş yere, sırf eğlence olsun diye öldürürse, kıyâmet günü o serçe feryâd ederek Allâh’a şöyle seslenir:

«–Ey Rabbim! Falan kişi beni gereksiz yere öldürdü, herhangi bir fayda için öldürmedi.»” (Nesâî, Dahâyâ, 42)

Nitekim mahşer yerinde hayvanlar da, aralarındaki haksızlıkların adâlete kavuşturulması için haşredilecek. Daha sonra; zulme uğrayanlar, kendilerine zulmedenlerden hakkını alacak ve akabinde hepsi toprak olacaktır. İşte kâfirler bu manzarayı görünce, ilâhî azaptan kurtulmak için o hayvanlar gibi olmayı arzu ederek şöyle diyecekler:

“...Keşke toprak olsaydım.” (en-Nebe, 40)

Âhirette bu nevî pişmanlıklara dûçâr olmamak için, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına riâyet edip O’nun bütün mahlûkâtının hak ve hukukuna da son derece dikkat etmeliyiz.[4]

Dipnotlar:

[1] Bkz. el-Mâide, 54.

[2] Bkz. et-Tevbe, 128.

[3] Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616; Dârimî, Mukaddime, 8; Ahmed, VI, 241; Heysemî, IX, 29.

[4] Fazîletler Medeniyeti 1 kitabının 177-232. sayfalarından iktibasla hazırlanmıştır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları