Hak Dostlarının Namazla İlgili Hikmetli Sözleri ve Sırları
Hak dostlarının namazla ilgili hikmetli sözleri ve tasavvufî yorumlarında namazın sırları, huşû ve derin anlamı ele alınıyor.
Beşinci halîfe Ömer bin Abdülazîz:
“Namaz, seni yolun ortasına kadar götürür. Oruç, Padişah’ın kapısını açar. Sadaka da, Padişah’ın huzûruna sokar.”
HAK DOSTLARINDAN NAMAZA DAİR HİKMETLİ SÖZLER
Namaz: Nefsin Kurban Edilmesi
Hazret-i Peygamber, ibâdetlerin en şümullüsü olan namaza son derece ehemmiyet vermiş ve onun Hak katında makbul, göz nûru bir ibâdet olarak îfâ edilmesine, yani nasıl bir gönülle kılınacağına işaretle;
“Namaz, her müttakî kişinin kurbanıdır.” (Kuzâî, Müsned, I, 181) buyurmuştur. Bu hadîs-i şeriften yola çıkarak Hazret-i Mevlânâ göz nuru bir namaz kılmaya muktedir olabilen kullar hakkında işârî olarak;
“Onlar tekbir getirip namaza başlayınca, kurban gibi bu dünyadan çıkıp gittiler.” buyurur. Sonra da musallîye (namaz kılan herkese) şöyle seslenir:
“Sen de onların ardınca ilerlemek için mihraptaki mum gibi kıyâm ederek namaz kıl! Bilesin ki namaza başlarken «Allâhu Ekber!» demenin mânâsı şudur:
«Ey Allâh’ım! Biz Sen’in huzûrunda kurban olduk! Ve ellerimizi tekbir için kulaklarımız hizasına kaldırmakla her şeyi arkaya atıp Sana yöneldik!»”
“Nasıl ki kurban keserken; «Allâhu Ekber!» dersin, işte öldürülmeye lâyık olan nefsi kurban ederken de bu söz söylenir.”
“O esnada beden İsmail, can da Halîl İbrahim gibidir. Can, bu semiz bedenin hevâ ve hevesini kesmek için tekbir getirince; beden, şehvetlerden ve hırslardan kurtulur, namazda; «–Bismillâhirrahmânirrahîm» demekle kurban olur gider.”
“Ey akıl sahibi! Namazdaki beraberliği anlamak, aklın alacağı bir şey değildir. Bunu anlamak, aklın yâre kurban edilip gönül âleminin dirilmesine bağlıdır.” (Mesnevî)
Namazın İşârî Lisânı
Hazret-i Mevlânâ; namazdaki kıyam, rükû, kavme, secde, ka‘de, selâm ve duâ tertibini de, kıyâmet günü Hak Teâlâ’nın karşısında hesaba çekilen bir kulun hâline benzeterek, mecaz ve teşbih yoluyla der ki:
“Namaz kılanlar; kıyâmette olduğu gibi Allâh’ın huzurunda saflar hâlinde dururlar, suâle, hesap vermeye, yalvarmaya başlarlar. Namazda gözyaşı dökerken kıyam / ayakta durmak, kıyâmet günü dirilerek kabirlerden kalkıp mahşer yerinde Allâh’ın huzûrunda ayakta durmaya benzer.
Cenâb-ı Hak; «–Sana verdiğim bu kadar mühlet içinde ne yaptın? Ne kazandın ve bana ne getirdin?» diyecektir. Namazda kıyamda iken, hitâb-ı ilâhîden kul utanır, utancından iki büklüm olur, rükûa varır. Çünkü utancından ayakta durmaya gücü kalmamıştır. Rükûda; «Sübhâne Rabbiye’l-azîm» diyerek Allâh’ı tesbih ve her türlü noksan sıfatlardan tenzih ve tâzîm eder.
Sonra o kula, Hak’tan ferman gelir: “Başını kaldır!”
«–Sorulan sualleri cevapla!»
Kul, utana utana başını rükûdan kaldırır, fakat dayanamaz; o günahkâr, utancından bu defa yüz üstü yere kapanır, secdeye gider. Ona bu sefer; «–Secdeden başını kaldır da, yaptıklarından haber ver!» diye ferman gelir.
O, bir kere daha utanarak başını kaldırır; ama dayanamaz, yine mahviyet içinde yüz üstü düşer, tekrar secdeye gider. Cenâb-ı Hak; «–Tekrar başını kaldır da söyle; yaptıklarını inceden inceye sana soracağım!» diye buyurur.
Allâh’ın heybetli hitâbı, onun rûhuna öyle tesir eder ki, ayakta duracak mecal ve tâkati kalmaz. Bu ağır yük sebebiyle ka‘deye varır.
Dizleri Üstüne Çöker
Cenâb-ı Hak ise; «–Haydi, söyle, anlat! Sana nimet vermiştim; nasıl kullandın? Şükrünü edâ eyledin mi? Sana maddî ve mânevî sermâye vermiştim; onunla neler kazandın?» buyurur.
Kul yüzünü sağ tarafına döndürür; peygamberlerin ruhlarına ve meleklere selâm verir. Onlara der ki: «–Ey mânâ padişahları! Bu kötü kişiye şefaat edin; bu günahkârın ayağı da örtüsü de çamura battı.»
Peygamberler selâm veren kula derler ki: «–Çare ve yardım günü geçti, gitti. Çare dünyada olabilirdi. Orada hayırlı işler yapmadın, ibâdet etmedin, vaktini boş şeylerle öldürdün!» Kul, bu defa yüzünü sola çevirir. Yakınlarından yardım ister. Onlar da;
«–Sus! Biz kimiz ki sana yardım edelim? Elini bizden çek; kendi cevabını Rabbine kendin ver!» derler. Ne o taraftan ne de bu taraftan bir çare bulamayan kulun gönlü paramparça olur. Herkesten ümidini kesmiş bir vaziyette ve iki elini açarak âciz ve boynu bükük bir hâlde duâ, niyaz ve ilticaya başlar. Der ki: «Allâh’ım! Herkesten ümidimi kestim. Evvel ve âhir kulunun başvuracağı, sığınacağı yegâne sığınak Sen’sin. Sen’in sonsuz rahmet ve merhametine sığındım.»” (Mesnevî)
Bu tefekkür deryâsını coşturan Hazret-i Mevlânâ devamla şöyle buyurur:
“Namazdaki bu hoş işaretleri gör de, sonunda kesin olarak işin böyle olacağını ve ciddiyetini anla!.
Aklını Başına Al!
Namazdan yalnız zâhiren değil, mânen de istifâdeye bak! Tane toplayan bir kuş gibi Allâh’ın büyüklüğünden habersiz bir şekilde sadece başını yere koyup kaldırma!.. Hazret-i Peygamber’in; «İnsanların en fena hırsızı, namazından çalandır.» (Hâkim, Müstedrek, I, 353) beyânına kulak ver!..” (Mesnevî)
Yine Hazret-i Mevlânâ seslenir:
“Keçinin gölgesini kurban etmeye kalkışma!” Yani namazın hakikatine er; işin geometrisinde, beden eğitimi hareketlerinde kalma!.. Çünkü; “Namaz ehli olmayanı, huşû ve gönül ile kılmayıp makbul bir namazdan uzak kalanı; öfke rüzgârı, şehvet rüzgârı yahut tamah rüzgârı kapıp götürür.” (Mesnevî)
Âşıkların Namazı
Hazret-i Mevlânâ:
“Âşığın namazı, suyun balıktaki hâline benzer. Nasıl ki balığın canı su olmadan yaşayamıyorsa, âşığın canı da dâimâ namazda olmadan sükûn bulup ferahlayamaz. Dolayısıyla; «Beni az ziyaret et!» sözü, âşıklara göre değildir. Gerçek âşıkların canları pek susuzdur.”
“Âşık, yârinden bir an bile ayrı düşerse; bu, onun için binlerce sene gibidir. Yârin yanındaki binlerce senesi de ona bir an gibi gelir. Bu itibarla âşık, gönlünün Rabbiyle baş başa kalmasının yegâne vesilesi namaz olduğu için huzûr-i Hak arzusuyla dâimâ namazdadır. Kıldığı binlerce rekât, kendisine bir rekât gibi gelir. Ancak bir rekâtlık bile namazdan ayrı düşse, binlerce rekât namaz kılmamış gibi yüreği dağlanır, perişan olur.”
“Ey akıl sahibi! Namazdaki beraberliği anlamak, aklın alacağı bir şey değildir. Bunu anlamak, aklın yâre kurban edilip gönül âleminin dirilmesine bağlıdır.”
İmâm-ı Rabbânî’nin torunu olan Şeyh Seyfeddin Hazretleri, bazı geceler iki rekâtta hatim indirir ve Rabbiyle o husûsî mülâkatta gark olduğu hazzın hiç bitmemesi iştiyâkıyla;
“Allâh’ım doyamıyorum, geceler ne kadar da kısa!..” diye ilticâ ederdi.
Zeynelâbidîn Ali bin Hüseyin Hazretleri abdest aldığı zaman onu bir titreme alır, soğuk soğuk terlerdi. Ona bu hâlini soranlara şöyle derdi:
“–Siz az sonra kimin huzûrunda bulunacağımı biliyor musunuz?..”
Bütün Keyfiyetler
Mirzâ Mazhar Cân-ı Cânân Hazretleri der ki:
“Her amelin bir keyfiyeti vardır. Namaz, bütün keyfiyetleri kendisinde toplamıştır. O, Kur’ân-ı Kerim tilâveti, tesbihat, salevât-ı şerîfe ve istiğfar gibi zikirlerin nurlarını ihtivâ eder. Eğer namazın edepleri hakkıyla yerine getirilirse, Asr-ı Saâdet’in hâllerine benzeyen en sağlam ve doğru hâller namazda hâsıl olur.” (Abdullah Dehlevî, Makāmât-ı Mazhariyye, s. 73)
Kâinâttaki bütün varlıklar; güneş, çayır, çemen, ağaçlar, zikir hâlindedir. Saf hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti, kıyâm hâlinde; hayvânâtınki, rükû hâlinde; cansız addedilenlerinki de yere kapanmış vaziyette, yani secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Melâikenin bir kısmı kıyamda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbih ve tehlil hâlindedir.
Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mîrâc olarak ikrâm ettiği namaz ibâdeti ise, bütün bu ibâdetleri câmî bir muhtevâdadır. Dolayısıyla gerçek musallîler (namaz kılanlar), yerde ve gökte bütün varlıkların yapmış olduğu ibâdetlerin cümlesine şâmil bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.
Zirve Ölçüler
Hâtem-i Esam Hazretleri, namazın hakkıyla edâsı husûsunda şöyle der:
“Evvelâ namaz için gerekli hazırlığı en güzel şekilde yerine getir. Kâbe’yi iki kaşının arasına, Sırât’ı ayaklarının altına, cenneti sağına, cehennemi soluna al! Arkanda Azrâîl’in, senin tatlı canını almak için beklediğini tefekkür ile; «Bu namaz ömrümün son namazı!» diyerek korku ve ümit hâlinde Cenâb-ı Rabbü’l-âlemîn’in huzûruna dur! Tahkîk ile tekbîr al! Ağır ağır ve mânâsını düşünerek Kur’ân oku! Tevâzu ile rükû, huşû ile secde eyle! Bedenin, namazın tabiî erkânına devam etsin, ancak ruhun dâimâ secde hâlinde kalsın ve o vuslattan bir nefes ayrılmasın!..”
Yûnus Emre Hazretleri:
Aşk imamdır bize, gönül cemaat,
Dost yüzü kıbledir, dâimdir salât...
Hak âşıklarının namazında; nasıl ki bedenin kıblesi Kâbe ise, kalbin kıblesi de Kâbe’nin Rabbidir. Onlar namaz için daha ilk tekbiri aldıklarında, mâsivâyı (Allah’tan gayrısını) ellerinin tersiyle arkalarına atarak bütün varlıklarıyla, yani hem bedenen hem de kalben Cenâb-ı Hakk’ın yüce dîvânına dururlar.
Kosova şehîdi, velî padişah Murad Han’ın, saray imamına gözyaşları içerisinde şöyle dediği rivâyet edilir:
“–Namazlarda tekbir aldığım zaman, üç tekbir getirmeden Kâbe’yi göremiyor ve huzur içinde namaz kılamıyorum...”
Tâzîm İle
Musa Efendi namaz için güzelce cübbesini giyer, bembeyaz takkesini takar, en güzel gül kokularından sürer, yakınında bulunanlara da ikrâm eder, daha sonra da huşû içinde ezanı beklerdi. Seccâdenin olabildiğince düzgün serilmesine dikkat ederdi. Gözü ve gönlü meşgul edecek dağınıklığa izin vermezdi.
Onun ezana tâzîmi de bir başkaydı. Sünnet-i Seniyye’de tavsiye edildiği üzere ezana icâbet eder, onu huzurla dinler ve sonunda huşû içinde ezan duâsını yapardı.
Namaz, tâdîl-i erkâna riâyetle edâ edildikten sonra, âdetâ sıcak bir günde soğuk bir su içmişçesine, mübârek dudaklarından ruhları okşayan bir letâfette; «Elhamdülillâh!» sözü duyulurdu.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık