Hak Dostlarından Fazilet Örnekleri
Ashâb-ı kirâmdan evliyâullaha kadar, Hak dostlarının merhamet, infak ve tevâzu örnekleri; gönülleri ferahlatan, ruhları aydınlatan ilham dolu hikâyelerle karşınızda.
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, Hak dostlarının fazîlet örneklerini ashâb-ı kirâm ve evliyâullahın hayatından örnekler vererek anlatıyor.
HAK DOSTLARINDAN FAZİLET ÖRNEKLERİ
Ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlü’nün sohbet meclislerindeki mânevî iklimin rahmet ve bereket sağanaklarıyla yoğrulmuştur. Fahr-i Kâinât Efendimiz’den tahsil ettikleri yoğun «rûhâniyet ve in‘ikâs» ile muhteşem fazîlet nümûneleri sergilediler.
Mîrâcın akabinde; müşriklerin kafa karıştırmaya çalıştıkları hengâmda, “–O, dediyse doğrudur!” diyerek sıddîkiyet makamına nâil olan Hazret-i Ebûbekir bütün malını Peygamber Efendimiz’in yolunda infâk etti.
Hazret-i Ömer: Adalet ve Geceleri Fukaraya Koşmak
Adâletiyle tarihte muazzam bir nam bırakan Hazret-i Ömer; “Fırat’ın kenarında bir kurt, bir koyunu aşırsa, Rabbim bana suâl eder!” diye mes’ûliyetin ızdırâbını yaşadı. Bu hassâsiyetle, geceleri sırtında gıdâ taşıyarak, fukarânın imdâdına koştu.
Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali: Sadâkat ve Fedakârlıkta Örnekler
Sehâveti, hayâsı ve Kur’ân okuma aşkıyla mâruf Hazret-i Osman; Peygamber Efendimiz’e öyle gönülden bir sadâkatle bağlıydı ki, Hudeybiye’den önce elçi olarak gittiği Mekke’de, kendisine müşrik akrabaları “–Sadece sen Kâbe’yi tavâf edebilirsin!” dediler. O ise; “–Allah Rasûlü’nün olmadığı bir ibâdette dahi ben yokum!” dedi.
Şecaat ve ilim kahramanı olan Hazret-i Ali, darlıkta da infâkın nümûnesiydi. O ve hanımı Hazret-i Fâtıma; bir rivâyete göre, üç gün oruç tutmuşlar; her gün ellerindeki yegâne iftarlığı, kapıya gelip «Allah için verin!» diyen yetim, yoksul ve esire infâk etmişler ve kendileri su ile iftar etmişlerdi.
Diğergâmlığın Güzelliği: Köle ve Fakirlerle İlgili Kıssalar
Sahâbe efendilerimizin fazîletleri saymakla bitmez... Lâkin asr-ı saâdet toplumunda yaşayan kendi hâlinde bir kölenin muazzam gönül kıvâmını gösteren şu kıssa, o devirdeki insâniyet seviyesini ne güzel tezâhür ettirmektedir:
Abdullah bin Câfer, bir yerden geçiyordu. Siyâhî bir hizmetkâra rastladı. Hizmetkâr, elindeki üç parça ekmeği tek tek bir köpeğe atıyordu. Bir müddet seyretti. Sonra bu kişiyi tanımak için yanına yaklaştı. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:
“‒Sen kimsin?”
“‒Ben bir köleyim.”
“‒Bu ekmekler nedir?”
“‒Benim günlük nafakam.”
“‒Ya bu köpek?”
“‒Misafir. Belli ki buranın hayvanı değil. Herhâlde uzaktan geldi. Yolu da bulamıyor. Aç olduğunu görünce bir lokma verdim. Herhâlde çok aç idi, verdikçe yiyor. Ekmeğimin hepsini verdim.”
“‒Peki, sen ne yiyeceksin?”
“‒Bugün ben sabredeceğim! Beni yaratan Allah; bu köpeği de yaratan, aynı Allah. Demek ki bu köpeği bana Allah zimmetli kıldı...”
İşte Hâlık’ın nazarıyla, mahlûkâta bakış tarzı… Rahmet insanı olmak… Abdullah Hazretleri, bu fedâkârlığa hayran oldu. Derhâl bu zâtın sahibini bulup, köleyi âzâd etti.
Ashâb-ı Kirâm ve Sınıf Farkının Kaldırılması
Düşünelim, İslâm’dan önce bu insanlar câhiliyye ehliydi. Onları bu yüksek gönül kıvâmına, bu merhamet ve şefkat zirvesine hangi eğitim getirdi? Allah Rasûlü’nün rahle-i tedrîsinde gördükleri nebevî terbiye getirdi.
Câhiliyyede, âdetâ Hindistan’daki gibi bir kast sistemi vardı. Köleler, fakir-fukarâ insan yerine konmazdı. Fakat Efendimiz’in verdiği terbiye ile o sınıf farkı kalktı. Peygamber müezzini Hazret-i Bilâl, siyâhî idi. Ebû Zer ona bir kızgınlık ânında; “–Ey kara kadının oğlu!” diye hitâb etti. Peygamber Efendimiz çok üzüldü. Ebû Zer çok pişman oldu. Hazret-i Bilâl’den helâllik istemek ve onun kendisini affetmesini temin edebilmek için gitti, başını onun eşiğine koydu. Şöyle de dil döktü; «–Ey Bilâl! Ancak beni affeder ve ayağınla yüzüme basarsan, eşiğinden kalkarım!» dedi. Hazret-i Bilâl buna ihtiyaç olmadığını defaatle söylese de dinletemedi. Sonunda sırf onu râzı etmek için ayağıyla basar gibi yapıp geçti ve onu affetti.
İnfak ve Fedakârlık: Sahâbe Nümûneleri
Gönül huzuruyla helâlleştiler. Ebû Zer bundan sonra Efendimiz’in tâlimâtına çok dikkat etti. Sonraki bir hâlini, tâbiînden Ma‘rûr bin Süveyd şöyle anlatır: “Ben, Ebû Zer’i üzerinde değerli bir elbiseyle gördüm. Aynı elbiseden kölesinin üzerinde de vardı. Kendisine bunun sebebini sordum. Ebû Zer cevâben; kendisine Rasûlullah Efendimiz’in şöyle buyurduğunu bildirdi: «...Onlar sizin hizmetkârlarınız ve aynı zamanda kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Kimin himayesinde bir kardeşi varsa; kendi yediğinden ona yedirsin, giydiğinden de giydirsin. Onlara üstesinden gelemeyecekleri şeyleri yüklemeyiniz. Şayet yükleyecek olursanız kendilerine yardım ediniz.»” (Buhârî, Îmân, 22, Itk, 15; Müslim, Eymân, 40)
Böyle bir kardeşlik şuuruyla kaynaşan toplumda eşsiz fedâkârlıklar yaşanıyordu. Bir misal: Bir sahâbî, bir fakirin evine bir koyun kellesi gönderir. O; “Filân kişi, benden daha muhtaçtır.” diyerek bir başkasına gönderir. Yedi kapı dolaştıktan sonra o kelle, ilk gönderen eve gelir. (Hâkim, II, 526)
Sadece maddî infak değil, herkes birbirine karşı gönül huzuru içindedir. Peygamberimiz, Tebük Seferi için infâka davet etmişti. Ulbe bin Zeyd son derece fakir olduğu için tasadduk edecek pek bir şey bulamadı lâkin şöyle dedi: “–Yâ Rasûlâllah! Sadaka olarak beni üzen veya benim hakkımda kötü konuşan yahut da benimle alay eden kimseye hakkımı helâl ediyorum!” Allah Rasûlü onun sadakasını kabul etti ve Cenâb-ı Hakk’ın da kabul ettiğini müjdeledi. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 500; İbn-i Kesîr, es-Sîre, IV, 9; Vâkıdî, III, 994; Bezzâr, III, 312)
Mü’min kardeşlere karşı bu ganî gönüllülük hâlini, sahâbe-i kirâma Rasûlullah Efendimiz öğretmişti. Bir gün ashâbıyla birlikte otururken; “–Sizden biri, Ebû Damdam gibi olmaktan âciz midir?” diye sormuştu. Oradaki sahâbîler; “–Ebû Damdam kimdir?” diye hayretle sordular. Zira kendisini tanımıyorlardı. Rasûl-i Ekrem j Efendimiz de şöyle buyurdu: “–Sizden önceki kavimlerden birine mensup idi. «Bana hakaret eden ve dil uzatarak gıybetimi yapan kimselere hakkımı helâl ediyorum.» derdi.”
Hak Dostlarının Merhamet ve Şefkat Anlayışı
Evliyâullah hazerâtı da ashâb-ı kirâmun incelik ve zarâfetini takip etmiştir. Onlar da ümmete, insanlığa ve hatta bütün mahlûkâta şâmil bir merhametle yaşamışlardır.
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri; bir yolculuğu esnasında mola vererek bir ağaç altında yemek yemiş, sonra yoluna devam etmişti. Epey bir müddet sonra torbasının üzerinde dolaşan bir karınca gördüğünde çok üzüldü. Onu vatanından ayırmış olmanın derin hüznü içerisinde derhâl geri dönüp, yemek yediği mekâna varıp o karıncayı yerine bıraktı.
Bâyezîd-i Bistâmî’nin kıssası da çok kıymetli hikmetler ihtivâ eder: Hazret’e bir vesileyle, zamanın kutbunun, Ebû Hafs el-Haddâd isminde bir demirci olduğu keşfolunur. Hak dostları, fazîletleri tahsil etmek isterler. Acaba bu demirci bu seviyeyi nasıl kazandı, bilmek ister ve onu aramaya koyulur. Sonunda Ebû Hafs’ı ocak başında demir şekillendirirken bulur. Görür ki gözlerinden yaşlar akmaktadır. Derdini sorar: “‒Nedir derdin, niye ağlıyorsun?” Ebû Hafs der ki: “‒Günahkârların, mücrimlerin hâli kıyâmet günü ne olacak?” Bâyezîd Hazretleri sorar: “‒Onlar seni ne alâkadar ediyor? Sen kendine baksana?” Ebû Hafs, derinden bir âh çeker: “‒Benim mâye-i fıtratım merhametle yoğrulmuştur. Bir müslüman cefâ çekerken, ben safâ bulamam.” Bâyezîd-i Bistâmî diyor ki: “Anladım ki velâyette en mühim merhale, merhamettir. Ebû Hafs Hazretleri; «Nefsî! Nefsî!» diyenlerden değil, peygamber meşrebinde olup; «Ümmetî! Ümmetî!» diyenlerdendir. (...) Bu mânevî teveccüh ve mevhibenin Ebû Hafs Hazretleri’ne nasîb olmasında, ondaki engin şefkat ve merhametin tabiat-i asliye hâline gelmesinin bereketi vardır.”
Tevâzu ve Diğergâmlık: Günlük Hayattan Kıssalar
Ebu’l-Hasen Harakânî Hazretleri de bu şefkati şöyle ifade eder: “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”
Hazret-i Mevlânâ’nın yaşadığı hassâsiyet de budur: “Şems, bana bir şey öğretti: «Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin.» Ben de biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”
Onların ümmet derdi, sadece müttakîlere şâmil değildir. Onlar günahkârlara da kanadı kırık bir kuş gibi şefkatle yaklaşırlar. Günaha olan nefreti, günahkara taşımazlar. Hastasını azarlamayan şefkatli bir hekim gibi, derman olmaya gayret ederler. Şu kıssa, ne güzel bir misaldir:
Dergâhtaki bir semâ esnasında bir sarhoş çıkagelir. Dervişler onu inciterek dışarı çıkarmak isterler. Mevlânâ Hazretleri, derdine devâ aramak için dergâha sığınan o sarhoşa sahip çıkar. Onu incitenlere de şöyle düşündürücü bir îkazda bulunur: “–Şarabı o içmiş, fakat âdetâ siz sarhoş olmuşsunuz!”
Ayıpları örtmek, Hak dostlarının müstesnâ fârikalarındandır. Belh meşâyıhından Hâtem-i Esamm ç’nun işitme hissi gayet sıhhatli olmasına rağmen; «Esamm» yani «sağır» lakabıyla meşhur olması pek ibretli bir hâdiseye dayanır: Bir gün kendilerine mâruzâtta bulunmak üzere dertli bir kadıncağız geldi. Tam merâmını anlatmaya başlamıştı ki, kadından gayr-ı irâdî olarak, kazâ ile çirkin bir ses sâdır oldu. Kadın bir mum gibi eridi, âdetâ mahvoldu. Hâtem Hazretleri ise, kadının mahcup olup müşkil durumda kalmaması için hiçbir şey duymamış gibi kendisini işitmezliğe verdi ve elini kulağına götürerek; “–Bacım, kulağım zor işitiyor; biraz yüksek sesle söyle! Duyamadım...” dedi. Böylece kadıncağız, kusurunun gizli kaldığını düşünerek rahatladı. Rivâyete göre bu hâdiseden sonra Hâtem Hazretleri, kadının duyup da incinmemesi için, o ölene kadar tam on beş yıl herkese karşı sağırmış gibi davrandı.
Hak dostları, mü’minlerin derdiyle dertlenme şuurunda en küçük bir hatayı dahi, büyük bir günah bilmiş ve yıllarca istiğfâr etmişlerdir. Seriyy-i Sakatî ç Hazretleri bir gün derste talebelerine; “Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (Hâkim, IV, 352) hadîsini îzâh ederken, bir talebesi ânîden içeri girer ve büyük bir heyecanla; “–Üstâdım! Bütün mahalle yandı, kül oldu. Yalnız sizin ev kurtuldu.” der. Hazret; «Elhamdülillâh!» diyerek mukabelede bulunur. Otuz sene sonra bir dostuna; “–Ben o vakit; «Elhamdülillâh!..» demekle, bir anlık da olsa sırf kendimi düşünmüş, felâkete uğrayanların ızdırâbından uzak kalmış oldum. İşte, otuz senedir o andaki gafletimin tevbesi içindeyim!..” der.
Onlar daima diğergâmlığı yaşadılar. Açların doymasıyla doydular. Mânevî muhtaçların hidâyete kavuşmasıyla, sevindiler, ferahladılar.
Dâvûd-i Tâî Hazretleri’ne bir talebesi, et yemeği ikrâm etti. Hazret, yemeğe baktı ve sordu: “–Filân yetimlerden ne haber?” Talebe, boynunu büktü; “–Bildiğiniz üzeredirler, Efendim.” dedi. Hazret; “–O hâlde bu yemeği onlara ikrâm edelim.” dedi. Mürîdi; “–Efendim, siz de ne zamandır et yemeği yemediniz. Bu ikrâmı siz yeseniz?” diye ısrar edecek olunca, Dâvûd-i Tâî Hazretleri, tasavvufun gönlüne nakşettiği merhamet ve şefkat ile şöyle dedi: “–Evlâdım! Bu eti ben yersem kısa bir müddet sonra dışarı çıkar, fakat o yetimler yerse, ebediyyen kalmak üzere Arş-ı Âlâ’ya çıkar!..”
Hak dostları, bu şefkat, merhamet ve hiçlik şuuruna, büyük mücâhedeler ve tezkiyelerle ulaştılar. Meselâ; Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, tevâzunun zirvesine erişebilmesi için, üstâdı Emir Külâl Hazretleri’nin işaretiyle yedi sene boyunca hasta ve muzdarip insanlara, daha sonra cerahatli ve yaralı sahipsiz hayvanlara hizmet etti. İnsanların geçeceği yolları temizledi. En büyük dereceleri de bu hizmetlerde elde ettiğini ifade etti.
Aziz Mahmud Hüdâyî; nefsâniyeti bertaraf etmek için, kaftanıyla çarşılarda ciğer sattı. Yûnus Emre Hazretleri, kırk yıl dergâha odun taşıdı. Üstâdı Taptuk Emre’nin gönlüne girebilmek için eşiğe başını koydu.
Onlar benliklerini bertaraf ederek, hiçliklerini idrâk ettiler. Onlarda şu sır tecellî etti:
Sen çıkarsan aradan,
Kalır seni Yaradan!..
Benlikten kurtuldukça dünya ve içindekiler, onların gözünde bir hiç oldu. Onlar daima âhirete ve mâneviyâta teveccüh ettiler.
İnfakın Mertebeleri: Şeriat, Tarîkat ve Hakikat
İbrahim bin Edhem ile Şakîk-i Belhî ç arasında geçen mülâkat ne kadar rûhâniyet doludur: Şakîk-i Belhî Hazretleri, İbrahim bin Edhem’e sorar: “–Geçim noktasında ne yaparsınız?” İbrahim bin Edhem şöyle cevap verir: “–Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!..” Şakîk-i Belhî ç şöyle der: “–Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!” Bu defa İbrahim bin Edhem ç sorar: “–Ya siz ne yaparsınız?” Cevaben Şakîk-i Belhî Hazretleri; “–Bulursak şükredip infâk ederiz, bulamadığımızda ise sabr ile şükrederiz.” der.
Görüleceği üzere bu hikmetli cevaplarda, zâhirî anlayışları aşan bir derinlik vardır. Çünkü avam, havâs ve ehassü’l-havâs, aynı hakikatleri aynı seviyede idrâk etmez. Takvâda derinleşen bir kalp, İslâmî hakikatleri daha derin, daha zarif bir idrâk ile anlar ve yaşar. Bu mertebelere, şeriat, tarîkat, hakikat ve mârifet merhaleleri de denmiştir.
Meselâ;
Şeriatte; “Senin malın senin, benimki ise benimdir.” Çünkü bu fıkhî ve hukukî zemindir.
Tarîkatte ise; “Senin malın senin, benimki de -Hak rızâsı için- senindir.” Çünkü tarîkatta «fenâ fi’l-ihvan» şuuruyla, fedâkârlık gelişmiştir. Cömertlik ve diğergâmlık, mânevî bir lezzet hâline gelmiştir.
Hakikatte ise; “Ne senin malın senindir, ne de benim malım benimdir; hepsi Allâh’ındır!” Yani bu seviyede; “Mülk Allâh’ındır.” diyerek, elindeki bütün imkânlarla Allah yolunda gayret etmek düstûr olur. Dünya malı gözünden düşer.
Sonuç: Hak Dostlarından Öğreneceklerimiz
Hazret-i Ebûbekir Efendimiz, bu seviyenin en güzel misâlidir. Fahr-i Kâinât Efendimiz, malının tamamını infâk eden Hazret-i Ebûbekir’e; “–Evlâdına ve ehline ne bıraktın?” diye sorduğunda Hazret-i Sıddîk şu cevabı verir: “–Onlara Allah ve Rasûlü’nü bıraktım!” (Ebû Dâvûd, Zekât, 40)
Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:
Sûfîlere sohbet gerek,
Ahîlere ahret gerek,
Mecnunlara Leylâ gerek,
Bana Sen’i gerek Sen’i!..
Şu hâdise, bu hakikatlerin ne güzel bir misâlidir: Şeyh Şiblî Hazretleri’ne soruldu: “‒Beş devede ne kadar zekât verilir?” Hazret; “‒Vâcib olan bir koyundur; ancak bize göre hepsi Allah içindir.” dedi.
“‒Bu hususta delilin nedir?” diye sorulunca Şiblî Hazretleri şu cevabı verdi: “‒Ebûbekir Efendimiz’dir. O, malının tamamını Allah yolunda infâk etmiştir. Kim bütün malını Allah yolunda cömertçe harcarsa; o, Ebûbekir t Efendimiz’in meşrep ve husûsiyetindedir.” Bu îtibarla; Mahmud Sâmi RAMAZANOĞLU ç Hazretleri, muhterem pederim Musa TOPBAŞ ç sadaka ve infak husûsunda nezâket ve edebe son derece hassâsiyet gösterir ve alan kimselerin minnet altında kalmamalarını temin için zarfların üzerine îtinâ ile; “Muhterem ............ Efendi, kabul buyurduğunuz için teşekkür ederiz.” ifadesini yazarak, ilâhî rızâya vesile olduğu için muhatabına karşı samimî bir gönül teşekkürü içinde olurdu.
Kim de malının büyük bir kısmını infâk ederse; o da, Hazret-i Osman’ın meşrep ve husûsiyetindedir... İnfakta gösterilen zarâfet ve incelik de Hak dostlarının müstesnâ fazîletlerindendir.
Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri buyurur: “İnfak husûsunda, aslında veren kimsenin alan kimseye karşı büyük bir teşekkür edâsı içinde olması gerekir. Çünkü veren, alan kimse vesilesiyle dünya ve âhiretteki birçok iptilâlardan, musîbetlerden ve sıkıntılardan kurtulmuş olacaktır; hepsinden daha mühimi Allah’ın rızâsını kazanacaktır.”
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Sual ve Cevaplarla Tasavvufi Mülahazalar, Yüzakı Yayıncılık