Günümüzün Manevi Kandırmacaları

İbadet Hayatımız

Her güzel şeyin sahtesinin olduğunu unutmayalım. Nasıl ki nice naspisiz insan peygamberlik iddiasında bulunmuş ise aynen bunun gibi bazıları da insanları batıl sözleri ile saptırma yolunda olacaktır. Maalesef günümüzde insanları gördüğü rüyalar ile kandırmaya çalışan, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) gördüğünü iddia ederek yaptığı yanlış hatta haram işlere kılıf uyduran, sahtekarların sayısı giderek artmaktadır. Ama bizler sahtesi var diye de gerçek marifet erbabından ve onların hikmetli sözlerinden mahrum kalmayalım.

Allah Teala bizde bulunan her uzvu ve duyguyu bir amaca binaen yaratmıştır, el tutmak, göz görmek, kulak işitmek, akıl düşünmek, öfke düşmandan intikam almak, yeme arzusu hayatta kalmak için bize lâzımdır. Bu özelliklerimizin hiç biri boşuna yaratılmış değildir. Yukarıda örnek olarak birkaçını saydığımız kimi maddî kimi de manevî boyutta olan duyguların her birinin insanda bıraktığı bir lezzet vardır. Çoğumuz maddi lezzet veren uzuvların ihtiyaçlarını karşılamaya koşmakta ve manevi organlarımızın ihtiyaçlarını ihmal etmekteyiz.

Halbuki insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli nokta ona verilen manevi duyu organları ve onlarla elde edilen bilgilerdir. Daha net deyişle kalbimiz, ruhumuz ve aklımız sadece dünyevi işlerimizi yoluna koymak için bize verilmemiştir, eğer bu melekelerimiz Kur’an’ın bize yol gösterdiği şekilde kullanılırsa insana gerçek saadeti verecektir.

İmam Gazzali kalbin marifetullah hususundaki önemini eserlerinde detaylı şekilde açıklar. Ona göre, kalbin, ruhun ve aklın en büyük lezzeti Rabbini tanımasıdır. Nasıl ki dil tatmaktan, kulak güzel nağmeleri dinlemekten, göz güzel manzaraları seyretmekten zevk alıyorsa kalb de Rabbini tanımaktan sonsuz bir zevk alır. Zira her ilim insana zevk verir, basit bir oyunu mesela satrancın sırlarını bilmek bile insana mutluluk verir. Sır bilmekten bilmeye de fark vardır; bir çiftçinin sırlarını bilen ile devlet reisinin niyetini ve sırrını bilen bir değildir. İlmin zevki malumun yani bilinen zatın değeri oranında artar. Pek az insan çiftçinin çiftçilik sırlarını merak eder, belki mecburen bu işler öğrenilir, ama devlet başkanının yanında olmak, onun sırlarına mahrem olmak için nice insan canını bile vermeye razıdır. Fani bir devlet reisinin yanında olmak insana müthiş bir zevk verirse acaba tüm alemlerin Yaratıcısı olan Yüce Rabbimizin marifetine vasıl olmak nasıl bir yüce zevktir? Allah’ın sıfatlarının, fiillerinin, göklerin melekutunun esrarına vakıf olmak nasıl bir şeydir?

MARİFETULLAHI TAŞIMA CESARETİ

İnsanoğlu doğduğunda tamamen zahiri zevkler yani beş duyunun algıladığı zevkler ile hareket eder, yemek, içmek, daha sonra oynamak. Zamanla zahiri zevkler batıni zevklere dönüşür, insanlara önder olmak, ilimlerde mahir olmak, başkalarına galebe etmek gibi. Ne var ki insan batıni yönlerini geliştirmez ise en büyük manevi zevkleri bir cevize veya küçük bir oyuncağa değişen çocuk mesabesinde kalır. Kalbi ölü nice kimseler yağlı bir yemeği düşmanlarına galip gelmek gibi ulvi bir gayeye tercih eder. Hatta maddi zevkleri için bilerek milletine ihanet eder. Mevlana’ya göre bu tür insanlar fiziken ne kadar büyürse büyüsün manen çocuk mesabesindedirler. Zira çocukların batıni melekeleri ve ruh alemleri henüz manevi zevkleri içine alacak kadar gelişmemiştir. (Gazali, İhya, IV. C. Muhabbetullah bölümü)

İşte tasavvuf herkeste farklı oranda bulunan batınî duyu organlarını geliştirerek onu marifetullahı kabule hazır hale getirir. Nasıl ki duyu organlarımız besin ve gıdalar ile beslenirse kalp de zikir, tefekkür ve ibadet ile gelişir. “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat, 56) ayetini tefsir ederken İbni Abbas (r.a) ibadet etmekten kastın Rabbi bilmek olduğunu ifade etmiştir. Bu yoruma ve diğer hadislere dayanarak Sufiler insanın yaratılmasının sebebini marifeteullaha yani Hak tealanın zat ve sıfatını tanımaya bağlamışlardır. Sufiler arasında hadis olarak meşhur olan bir rivayette Rabbimiz: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, ve beni bilsinler diye mahlukatı yarattım” buyurmuştur. Yine sufilere göre “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten korktular. Onu ancak insan yüklendi” (Ahzab, 72) ayetinde sözü geçen “emanetten” de kasıt yine marifetullahtı. Daye’ye göre gökteki, yerdeki ve dağlardaki canlı varlıkların hiç biri marifetullahı taşımaya cesaret edememiştir. (Necmeddin Daye, Mirsadul İbad, Tasavvuf yolu, trc, Halil Baltacı, s.42)

Kalb aynası eğer seyr u süluk ile gelişirse Allah Teala’nın celâl ve cemal tüm sıfatlarını kendinde yansıtabilir. “Biz hem dış alemde (afakta) hem de kendi iç alemlerinde (nefislerinde) delillerimizi onlara göstereceğiz” (Fussilet, 53) ayeti Necmeddin Daye’ye göre insanın bu yüksek kapasitesine işaret eder. Nasıl ki bir demir parçası kendiliğinden ayna olmuyor, pek çok ustanın elinden geçerek bu vasfı kazanabiliyorsa, işte tasavvufi uygulamalar da insan kalbini berrak bir aynaya dönüştürür.

Tasavvufi metotlar nefisle mücahede, kötü sıfatlardan kurtulma, masiva ile alakayı kesme, Allah tealaya tam bir yöneliş ile yönelme (tebettül) gibi amellerdir. İnsan bu uygulamaları başardığında Allah da onun kalbine yönelir, ve onu ilminin nurlarıyla aydınlatır. Onun rahmeti kalbe saçılır, göğüs genişler, melekutun sırları onda aşikar olur. Daha önce kalbi örten ve onu körelten perde ilahi rahmetin tecellisi ile ortadan kalkar. (İhya, III, Kitabu acaibul Kalb)

Ne var ki tasavvufun geliştirdiği riyazet uygulamaları bize marifetin doğruluğunu tek başına garantileyemez. Açlık ve riyazet gibi uygulamalar ile Müslüman olsun veya olmasın pek çok insan kendi kalb aynasını geliştirebilir ve kendince bazı gaybi bilgilere ulaşabilir. İşte tam bu noktada en önemli olan şey kalb aynasına yansıyan bu bilgilerin Allah’ın kitabı ve peygamberimizin sünneti ile ölçülüp tartılmasıdır. Sufilerin marifet yani kalbe yansıyan bu keşifler konusundaki en zayıf noktası bu bilgileri bazen ölçüp tartmadan onlarla amel etmeye kalkışmalarıdır. Her ne kadar bu hususta mutasavvuflar pek çok sınırlama getirmiş ise de keşfin en net sınırlarını çizenlerin başında İmam Rabbani hz.leri gelir. O pek çok mektubunda keşfin/mükaşefenin hangi ölçülerle kabul edilebileceğini, meselenin tuzaklarını maneviyat yolcularına anlatmıştır.

MARİFET BİLGİSİNE SAHİBİM İDDİASI

İmam’a göre Özellikle de itikadi konularda keşif ve rüyalara dayanarak yeni inanç esasları meydana getirmek hiçbir şekilde kabul edilemez. Keşif ve keramet ancak akaid kitaplarımızda özet olarak verilen bilgilerin daha detaylı bir şekilde anlaşılmasına, taklidî imanın da yakinî hale getirilmesine vesile olur:

İyi biliniz ki, tasavvuf yolundaki menzillerin hepsini geçerek, velâyet derecelerinin sonuna erişenlere hâsıl olan itikat, Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiğine tamamıyla uygun olur. Bu doğru itikada, Ehl-i Sünnet âlimleri, Kur’ân-ı Kerîm’den, hadîs-i şerîflerden ve Ashab-ı kirâmdan alarak, tasavvuf büyükleri ise, keşif veyâ kalplerine ilhâm olunarak kavuşmuşlardır. Evet, bazı sâliklere yolda iken, tasavvuf sarhoşluğu ve hâl kaplaması ile bu itikatlara uymayan bazı şeyler hâsıl olmuştur. Fakat bu hâllerin kapladığı makâmları geçip, ilerleyince, nihâyete varınca, bu uygunsuz şeyler toz duman olup gider.

Maalesef günümüzde insanları gördüğü rüyalar ile kandırmaya çalışan, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) gördüğünü iddia ederek yaptığı yanlış hatta haram işlere kılıf uyduran, sahtekarların sayısı giderek artmaktadır. Din, iman ve Peygamber sevgisi ile yanan gönülleri kandırmanın en kısa yolu isbatı objektif olarak zor olan marifet bilgilerine sahibim diye iddia da bulunmaktır. Hoş bu tür insanların iddialarının batıllığı uzun dönemde ortaya çıkar ama daha işin başında bu tür insanlara karşı uyanık olunması gerekir. Mevlana Hazretleri bu tür insanların batıl iddialarını içinde sarımsak ezmesi bulunan helvaya benzetir. Sözde bir parça tatlılık vardır ama kokusu pistir. Hatta bu konudaki iddiaların çelişkisini şu darbı meselle anlatır: Deveye sormuşlar nereden geliyorsun, o da hamamdan demiş. Bunu duyan arif arkadaşı; hamamdan geldiği dizlerinden belli olur.

HER BİLGİNİN SAĞLAMASINI KUR'ÂN VE SÜNNETLE YAP!

Sufilerin sözlerinde boş marifet iddiacılarına karşı pek çok uyarı mevcuttur. Ummandan bir katre kabilinden bunlardan birkaçına kulak verelim.

Sufilerin Efendisi, Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri bizim ilmimiz tasavvuf, Rasulullah (s.a.v)in hadisine/sünnetine bağlıdır” buyururken, Ebu said Harraz da “Zahire (şeriata) zıt olan her batın batıldır.” der. Yine Sehl b. Abdullah “Kitap ve sünnetin kabul etmediği her türlü vecd ve keşif batıldır, kabul edilemez” der.

Bu sebeple sufi gönlüne doğan her bilgiyi ifşa etmemeli önce onun sağlamasını yapmalıdır. Bunun nasıl yapılacağını da Ebu Süleyman Darani’den dinleyelim: Hakikat bilgisine (marifete) aid bazı keşfî bilgiler kırk gün kalbimi sarar; ben iki şahid olmadan onların gönlüme girmesine izin vermem. O iki şahid Kur’an ve sünnettir.” (Luma, 115-16)

Ebu’l-Hasen en-Nuri de şöyle der: Allah ile özel bir hal iddia ettiği halde şeriata aykırı işleri olanları görürsen onlardan uzak dur, kimin maneviyat sahasındaki iddialarına zahiri (şeri uygulamaları) şahidlik etmiyorsa onları dinleri hususunda suçla” der. (tasavvuf, es-sevre ruhiyye, s.116)

Netice olarak her güzel şeyin sahtesinin olduğunu unutmayalım. Nasıl ki nice naspisiz insan peygamberlik iddiasında bulunmuş ise aynen bunun gibi bazıları da insanları batıl sözleri ile saptırma yolunda olacaktır. Ama bizler sahtesi var diye de gerçek marifet erbabından ve onların hikmetli sözlerinden mahrum kalmayalım. Allah cc. onun emir ve yasaklarına uyarak, Hazreti Peygamber (s.a.v.)in sünnetine tabi olarak marifet sahibi olmayı, imanımızı yakinî hale getirmeyi hepimize nasip etsin. Amin.

Kaynak: Prof. Dr. Süleyman Derin, Altınoluk Dergisi, 360. Sayı, Şubat 2016