Girdiği Her Gönlü, Mekânı Ve Zamanı Aydınlatan Nur

İbadet Hayatımız

İslâm, bu Hak nurunun adıdır. Girdiği her gönlü, mekânı ve zamanı aydınlatan bir mânâ ve hidâyet güneşidir.

Karanlık diyarları aydınlatmak adına bir misyon yüklenen bu ümmetin, çaresizce oturup beklemesi, dünyaya saplanıp kalması elbette düşünülemez. Oturanlar, zamanla kötürümleşirler. Ayağa kalkmalı, yürümeli, koşmalı ve hatta süvari olmalıdır.

NUR VE ZULMET

Nûr ve zulmet diğer bir ifadeyle karanlık ve aydınlık, birinin bulunduğu yerde diğerinin bulunmasının söz konusu bile edilemeyeceği iki kavramdır. Rabbimiz kendi katından gönderdiği ulvî mesajlarını ve peygamberlerini insanlığı zulmetten nura çıkaran kandiller olarak takdim eder. Yüce Zâtını da göklerin ve yerin aydınlatıcı nuru olarak haber verir. Hakk’ın nuruyla gereği gibi buluşanların fikir, duygu, davranış ve ahlâk dünyaları aydınlanmış ve kendileri de münevver bir şahsiyet haline gelmiş bahtiyarlar olacaklarına dikkat çeker. Hatta onların bu nurları kıyamet gününde de yüzlerinde parlayacak ve onlar birer yıldız insan olarak mahşer yerine geleceklerdir.

HAK NURUN ADI

İslâm, bu Hak nurunun adıdır. Girdiği her gönlü, mekânı ve zamanı aydınlatan bir mânâ ve hidâyet güneşidir. Murâd-ı ilâhî, bu nûr-i Rabbânînin diyar diyar, gönül gönül zâhir ve bâtın her yere ulaşmasını müminlere bir vazife olarak yükler. Böyle bir ilâhî ışıkla buluşan mü’min gönüller, önce hücre hücre kendi özbenliklerini onunla nurlandıracak ve sonra da yeryüzünün karanlık noktalarını ışık saçan bir kandil misali aydınlatacaklardır. Mü’min kullara yüklenen; yeryüzünü imar vazifesinin ana mihveri budur. Elbette zulmeti misyon edinmiş insan ve cin şeytanları, böylesi bir aydınlığa karşı çıkacak ve gördüğü her ışık huzmesini söndürmeye, perdelemeye ve engellemeye çalışacaklardır. İnkârla kararmış kalplerindeki karanlığı, dilleri başta olmak üzere her türlü imkanlarını, İslâm nurunu ve İslâm’ın ışık saçan kandili Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellemEfendimizi örtüp perdeleme adına kullanacaklardır. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar, çırpındıkça batacaklardır. Gayz ve kinlerinden birçoğu Ebu Cehil misali geberip gidecektir. Zira İslâm güneşi onların ağızlarıyla üfleyerek söndürecekleri cılız bir mum değildir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff, 8)

Ziya paşa bu ayetten ilhamla bu hakikati şöyle ifade eder:

“Takdir-i Hüdâ kuvve-i bâzû ile dönmez
Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez”

Bu va’d-i ilâhi elbette yerine gelecektir. Hakk’ın bu muradını yerine getirecek bahtiyarlar da değişik zaman ve mekanlarda hep var olmuş ve var olmaya da devam edecektir. Bu ulvî seferde geri kalan, yorulan, korkan ve bir takım aldatıcı fısıltılara kanan, dünya ve nimetlerine çakılıp kalan kimseler olsa da sabır ve sebatla, bitmeyen bir ümitle ve her şeyden önemlisi Rabbiyle arasında kurduğu güçlü iman ve muhabbetiyle, Hakk’ın nuruyla münevver ve biiznillah münevvir (aydınlatıcı) yiğitler de hep var olacaktır. Bu da bir va’d-i ilâhîdir:

EY İMAN EDENLER!

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lutfudur. Allah’ın lutfu geniştir; O, her şeyi bilir.” (Mâide, 54)

Nûr-i ilâhîyi taşıyacak yiğit süvarilerin öncelikli vazifesi, iman nurunu gönüllerine, İslâm nurunu hayatlarına ve ihsan nurunu da öz benliklerine ilmek ilmek, hücre hücre sirayet ettirmeleri ve şahsiyetlerinde karanlık nokta bırakmamalarıdır. Bir vasfı da “Nûr” olan Rahmet Peygamberi Efendimizin şu duaları böyle bir ufka işarettir:

“Allahım! Kalbimi nurlandır, dilimi nurlandır, kulağımı nurlandır, gözümü nurlandır, önümü-arkamı, üstümü-altımı nurlandır. Allahım bana nûr ver! Sağımı-solumu nurladır. Rabbim nurumu büyült ve çoğalt!” (Müslim, Salatu’l-misafirin, 181)

Yeryüzünde Hakk’ın gerçek şâhitleri, yüzlerindeki, davranışlarındaki ve ahlaklarındaki nur-i ilâhiden yansıyan bir güzellikle, muhataplarına Hak ve hakikati hatırlatan ve onların gönüllerinde ışığa doğru bir pencere açılmasına vesile olabilen bahtiyarlardır. Tarihte onları geceleri âbid ve gündüzleri mücâhid kimseler olarak görürüz. “Kıyam-ı leyl” diye ifade edilen seher bereketi ile özbenliklerini diriltir, pekiştirir ve dayanıklı hale getirirler ve sonra da gündüzleri alınlarında parlayan nur, lisanlarından dökülen hikmet damlaları ve davranışlarına yansıyan letafet ve zarafetle Hakk’ın nurunu yaymaya çalışırlar. Bugün belki de müminler olarak ortaya çıkarmamız gereken en önemli sâlih amellerin başında, böylesi bir kişiliğe kavuşma çabalarını sayabiliriz. Zira uyumuş uyumuşu nasıl uyandırabilir. Kendisi henüz aydınlanmamış bir kandil, nasıl olur da diğer yüreklere ışık huzmeleri yayabilir.

Birinci adım böylesine bir münevver olmaksa, ikinci adım da “Işık saçan bir kandil (Sirâc-ı Münîr) olan Allah Resûlü”nün izinde, ondan yansıyan ışığı çoğaltan, kendi istidadımız nispetinde yine o kandilden tutuşmuş küçük küçük de olsa bir “sirâc-ı münîr” olabilmektir. Kendi içlerinden böylesine yıldızlaşmış mü’minlerden bir ümmet (topluluk) oluşturmak, ümmet-i Muhammed üzerine farzdır. Zira bu ümmetin varlık sebebi ve ana misyonu budur:

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 110)

OTURANLAR, ZAMANLA KÖTÜRÜMLEŞİR

Karanlık diyarları aydınlatmak adına bir misyon yüklenen bu ümmetin, çaresizce oturup beklemesi, dünyaya saplanıp kalması elbette düşünülemez. Oturanlar, zamanla kötürümleşirler. Ayağa kalkmalı, yürümeli, koşmalı ve hatta süvari olmalıdır. Rabbimiz ilây-ı kelimetullah (Allah’ın sözü/ hükmü en yüce olsun) niyetiyle tozu dumana katarak diyar diyar sefere çıkan atları kastederek:

“Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan (at)lara andolsun ki…” diyerek hem atlara ve hem de o küheylanların gözü pek, yüreğinde rahmet taşıyan yiğit süvarilerine dikkat çeker.

İnsanlığı küfrün zifiri karanlığından Hakk’ın nuruna kavuşturmak ve onları kula kulluktan Allah’a kulluğa eriştirmek için gönüllerinde ve alınlarında nur parlayan böylesi müminlerin bu nurları, mahşer sabahında kabirlerinden kalkıp da Hakk’ın huzuruna doğru giderlerken de sönmeyecek ve parlamaya devam edecektir:

"O gün mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının (kendileriyle beraber) önlerinde ve sağ yanlarında yürümekte olduğunu görürsün. "Bugün size müjde var; altından ırmaklar akan cennetlerde ebedî kalacaksınız" (denir). İşte en büyük murada ermek budur." (Hadîd, 12)

"O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: "Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım." Şöyle denecek: "Geriye dönün de başka bir nur arayın!" Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır." (Hadîd, 13)

Öyleyse niyet ettim süvari olmaya diyerek ayağa kalkmalı ve bir daha da oturmamalıdır.

Kaynak: Adem Ergül, Altınoluk Dergisi, 2020 - Aralık, Sayı:418