Gerçek Keramet Nedir? Keramet ve İstidraç Arasındaki Fark

İbadet Hayatımız

Gerçek keramet nedir? Keramet ve istidraç arasındaki fark nedir? Müslüman keramet konusunda nasıl bir bilinç ve şuura sahip olmalıdır?

Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruhû- buyurur:

“Bir kişiyi havada uçarken görseniz, hâli Kitap ve Sünnet’e uymuyorsa bu bir (kerâmet değil) istidraçtır.”

Avam halk, kerâmet bahsinde fizikî hârikulâde hâdiselere itibar eder.

Hâlbuki; dünyada müslüman dahî olmadığı hâlde, bazı rûhânî sırlara muttalî olarak hârikulâde hâller gösterenlere rastlanır ki, bunlara «istidrâc» denilmiştir.

İstidraç; kâfir, fâsık veya müteşeyyıh, yani velî olmadığı hâlde velîlik iddiâ eden bazı şahıslardan zuhûr eden birtakım fevkalâde hâllerdir.

Âhirzamanın büyük fitnelerinden Deccal’in de birtakım fevkalâde / tabiatüstü hâller göstereceği mervîdir.

Bunlar şeklen enbiyânın mûcizelerine ve evliyânın kerâmetlerine benzerse de, mâhiyet bakımından çok farklıdır. Bir mâneviyat tuzağıdır.

Onların arzu ve iddiâlarına uygun olarak meydana gelen böyle hâller, ekseriyetle birtakım rûhî temrinler neticesinde gerçekleşir. Uzun süre yemek yememek ve benzeri riyâzatlarla ruhtaki bazı kabiliyetleri, kuvveden fiile çıkarmak mümkündür.

Meselâ Hint fakirleri de riyâzat yoluyla rûhî bir kuvvete ulaşırlar. Yılanların, akreplerin yanına girer çıkar, birtakım gösteriler yaparlar.

Bazen de bu esrarengiz hâller, sihir veya cinnîlerden «huddam» kullanmak sûretiyle vâkî olur.

Bazı insanlar da bunu, şâhit olanların nazarına tesir ederek illüzyon veya hayal mahsûlü olarak gösterirler.

Bunların bir mü’min nazarında hiçbir kıymeti yoktur.

Velîlerin kerâmetleri, muhatapta kuvvetli bir tesir icrâ etmesi için Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla gerçekleşir. Hak dostları, ekseriyâ kerâmetleri izhâr etmeyi arzu etmezler. Bunu bir imtihan bilir ve âdetâ gizlemeye çalışırlar. Bunların enâniyeti kabartarak mâneviyatlarına zarar vermesinden endişe ederler.

Fizikî kerâmetler, velâyetin şartı da değildir. Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’in, sahâbenin en fazîletlilerinden olduğunda şüphe yoktur. Ancak kendisinin fizikî bir kerâmetinin olduğu bildirilmemiştir. Onun kerâmeti Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muazzam sadâkat ve muhabbetidir.

Hakikî kıymeti hâiz, gerçek kerâmet ise, istikamettir.

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112) emrine tam ittibâdır.

Tasavvufta; letâifin inkişâfı; riyâzat, mücâhede gibi derûnî gayretler olduğu için, mânevî birtakım zuhûrâtın kalbe gelmesi tabiîdir. Ancak bunlara dikkat olunması gerekir.

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:

“Ehlullah’tan mânevî zuhûrat ve tulûatları karşısında firâset ve dirâyet sahibi olanlar, o hâlleri (fiilî kıstas olarak) şer‘î ölçülerle mîzân ederler.

Eğer bu hâller şer‘î ölçülere uygun ise onlara îtimâd edip izhâr ederler, tatbikāta geçirirler.

Fakat kendilerinde vukû bulan bu hâller şer‘î ölçülere aykırı ise onlara îtibâr etmez, ilgi ve alâka göstermezler.

Bir Hak dostu buyuruyor ki:

Kalbimden gelen sözü iki âdil şâhit olan Kur’ân ve Sünnet ile kontrol etmeden kabul etmem.”

Fahr-i Kâinât Efendimiz buyurur:

“Size iki şey (emânet) bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz:

  • Biri, Allâh’ın kitâbı Kur’ân;
  • Diğeri Rasûlü’nün sünneti…” (Muvattâ, Kader, 3)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2020 Ay: Aralık, Sayı: 190