Gençlerin Deizm ve Ateizme Kaymasının Sebepleri

Cemiyet Hayatımız

Genç nesillerin inanç dünyalarında ateizm ve deizmin etkileri, bilhassa zamanımızda artmaya başladı. Bunun başlıca sebepleri nelerdir? Bu ateizm ve deizm fitnesinin önüne geçmek için neler yapılması gerekir?

Bugün “global kültür” İslâm coğrafyasını istilâ etmiş durumda. Nasıl bir düşman istilâsı olur; bugün de bir kültür istilâsı var. Nefsâniyeti tahrik eden reklâmlar, lüks ve israfı kamçılayan modalar, televizyonun yanlış programları, internetin yanlış sokakları, menfî telkin ve propagandaları; müthiş bir mânevî erozyonu beraberinde getiriyor. İnsanların akıl ve gönül dünyaları hercümerç oluyor.

Gâye ile vâsıta birbirine karışıyor. Keyif için yiyip içmekten ibaret oluyor hayat. Kalpler dünyanın esiri, nefisler şehevî arzuların kölesi hâline geliyor. Ruhlardaki tatminsizlik; insanlığı ferdî ve ictimâî buhranlara sürüklüyor.

Uhrevî endişelerden uzak, âhiretsiz bir dünya anlayışı insanlara telkin ediliyor. İslâm dünyasını öz değerlerine yabancılaştırmak isteyen materyalist Batı’nın da telkinleriyle, insanlar adım adım dinden-îmandan uzaklaşıyor, mânevî buhranlara sürükleniyor. Ve İslâm, lâyıkıyla bilinmiyor -maalesef-.

İstanbul’da -aşağı yukarı- yirmi-otuz sene önce geçmiş olan bir hâdiseyi nakletmek istiyorum:

Fransız Komünist Partisi Sekreteri Roger Garaudy İstanbul’a gelmişti. Yıldız Sarayı’nda bir konferans veriyordu. Soru-cevaptı, bugünkü gibi. Ona dediler ki:

“–Siz, bir zamanlar komünisttiniz. Hem de komünizmi, Marks’ın bütün fikirlerini yeni baştan tedvin edecek derecede bir komünisttiniz. Şimdi ise müslüman oldunuz. Niçin katolik hristiyandınız, niçin komünisttiniz, şimdi niçin müslümansınız?”

O da dedi ki:

“–Ben katoliktim.” dedi. “Amerika’ya tahsile gittim. O zaman tröstler, karteller, bilmem kaç ton buğdayı yakıyorlardı, bilmem kaç ton sütü de döküyorlardı. Bütün piyasayı kendi tekellerinde tutmak (monopol) için. Bu acımasızlığa, bu merhametsizliğe içimden isyan geldi. Bu isyan beni komünizme sürükledi.

Baktım ki komünizm de ruhsuz, vicdanlar kuruyor. Onun için Katoliklik ile arasında bir köprü kurayım, böylece bir mâneviyat vereyim komünizme dedim. Baktım bu da olmadı, öylece kaldım.

Sonra benim için «vur emri» çıkarıldı. (Niçin çıkarıldığını söylemiyor.) Bir asker bana göz yumdu, ben de kaçtım.

Sosyolog olduğum için merak ettim, bu asker beni niye bıraktı diye. Gittim buldum onu;

«–Niye beni bıraktın dedim, benim hakkımda vur emri verildiği hâlde?»

Cevâben dedi ki:

«–Ben müslümanım, senin ne işlediğini bilmiyorum ki ben. Senin niçin canına kıyacaklarını bilmiyorum. Ben buna âlet olmak istemedim. Onun için sana göz yumdum. Sen de kaçtın.» dedi.

O zamana kadar ben İslâm’ı bir aşiret dîni zannediyordum. Merak ettim. Ben aynı zamanda bir iktisatçı olduğum için, ilk olarak iktisattan başlamak istedim:

Fâiz nedir? Çünkü komünizmde fâiz yasaklanıyor. Bir istismar sistemi. İslâm’da nedir fâiz? Onu merak ettim.

(Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-’ı kastederek, aynen şu ifadeyi kullandı:)

Bilâl’in bir hâdisesi beni rahata kavuşturdu. Bilâl, Allah Rasûlü’ne bir hurma götürür. Rasûlullah Efendimiz hurmaya bakar:

«–Bilâl, bu hurmayı nereden aldın?» der.

O da:

«‒Bizde âdî hurma vardı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık.» der.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

«‒Eyvah! Bu ribânın/fâizin ta kendisi, sakın öyle yapma!» buyurur. Sonra da bir yol gösterir:

«–Şayet iyi hurma satın almak istersen, elindekini ayrıca sat; sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al.» buyurur.[1]

Baktım ki Rasûlullah Efendimiz, en ufak bir tâviz vermiyor fâize. Bu hâdise, beni bütün İslâm’ı tedkik etmeye yönlendirdi.

Burada Ebû Hanîfe’nin şâheser bir hukukçuluğu karşıma çıktı. O nasıl bir hukuk mantalitesidir! Bu beni ferahlattı, bana yol gösterdi.

Fakat bugün şunu söyleyeyim ki, maalesef İslâm dünyası Ebû Hanîfe gibi dünya çapındaki bir hukukçuyu tanımıyor. Ebû Hanîfe’nin hukuk mantalitesini ben öğretiyorum. Hâlbuki ben yeni müslüman oldum.

Siz sağlamsınız, fakat kendinizi hasta zannediyorsunuz. Siz hasta olan Batı’yı taklit ediyorsunuz. Hiç sağlam insan, hastayı taklit eder mi?..” dedi.

Demek ki evvelâ kendi değerlerimizin farkına varmalıyız. Mukaddesâtımızın kıymetini bilmeliyiz. Aksi hâlde -Allah korusun- bir hazine üzerinde aç ölen bedbahtlardan farkımız kalmaz!..

HRİSTİYANLIK NASIL BOZULDU?

Hakîkaten bugün Batı dünyası hasta. Çünkü menfaatperest, pragmatist… Hristiyanlık ruhları doyurmuyor, çünkü kendi içi boş. Hristiyanlık, ilk darbeyi Pavlos’tan yedi. Pavlos şerîati kaldırdı;

“‒Siz; Baba, Oğul, Rûhu’l-Kudüs’e yani teslise inanın, gerisini bırakın dedi. Tevrat’ın muâmelâtı/ahkâmı sizin üzerinizden kalkmıştır! Ahkâm, kanun çıkarma işi Sezar’a aittir.” dedi.

Yani siz canınızın istediği gibi rahatça yaşayın. Sizin dünyevî hukukunuzu da krallar tesis edecek dedi. Bu da kralların işine geldi. Sonradan konsiller toplandı arka arkaya. Bu konsiller, Hristiyanlığın akāidini kendilerine göre yeniden tesis ettiler. Yani akāide insanlar karar verdi.

325’te toplanan İznik Konsili, Hazret-i Îsâ’nın Rab olduğuna karar verdi.

381ʼde yapılan İstanbul Konsili, Rûhu’l-Kudüsʼün de Rab olduğunu kabul etti.

431ʼde yapılan Efes Konsiliʼnde Hazret-i Meryem’e “tanrı doğuran” sıfatı verildi. Hazret-i Îsâ’nın hem insan hem tanrı olmak üzere iki tabiatlı olduğu kabul edildi.

451ʼde yapılan Kadıköy Konsiliʼnde ise Hazret-i Îsâ’da tek tabiatın, yani tanrılık vasfının olduğunu söyleyen Doğu Kiliselerinin (Mısır Kıptîleri, Ermeniler, Süryânîler, Habeşliler) sapkın olduğu ilân edildi.

787ʼde yapılan İkinci İznik Konsiliʼnde, ikonlara (dînî tasvirlere) tapmanın günah olmadığı kararı verildi. Hâlbuki daha öncesinde 200 yıl kadar, ikonlara tapmanın günah olup olmadığı tartışması yaşanmış, hattâ bazen imparator tarafından, ikonlar yasaklanmıştı.

Ortodoks hristiyanlar, ilk 7 konsili kabul ederler. Katolik hristiyanlarsa sonuncusu 1965ʼte yapılmış olan, toplam 21 konsil kabul ederler. Katolik Vatikanʼın bu son konsilinde, diğer mezhep ve dinler arasında “diyalog” çağrısı yapıldı.

Velhâsıl bugünkü Hristiyanlığın akāid kısmını şûrâlar şekillendirdi. Şerîat kaldırıldı, dînin içi boşaltıldı. Kilise, menfaat mukâbili günah çıkarma usûlü getirdi. Bir insan kendisi gibi bir insanın günahını çıkarmaya başladı.

Burada, Necip Fâzıl Kısakürek’ten duyduğum bir hâtırayı nakletmek isterim:

Toynbee, Mısır’a gider. Kendisi sosyolog olduğu için, garip bir dilencinin yanına yaklaşır ve:

“‒Sana para versem ne yaparsın?” diye sorar. Dilenci de:

“‒Allâh’a duâ ederim senin için.” der.

“‒Peki, senin duânı Allah kabul eder mi?” der Toynbee. O dilenci de der ki:

“‒Beyim, ben duâ ederim, gerisine karışmam. Allah dilerse kabul eder, dilerse etmez.”

Toynbee bunun üzerine der ki:

“‒Bizim tahsilli dediğimiz papazlar kendileri gibi bir insanın günahını çıkardıklarını söylüyorlar. Burada ise bir dînin en garip insanı; «Allah dilerse kabul eder, dilerse kabul etmez.» diyor.”

İşte bugünkü tahrif edilmiş Hristiyanlık, içinde böyle mantık dışı uygulamaların bulunduğu bir yapıya büründü. Fakat Hristiyanlığın bu hâli, nefsânî hayatı rahatça yaşayabilmeye imkân tanıdığı için pekçok mensubuna da câzip geliyor.

Ben, İslâm’la şereflenmiş olan bir eski misyonere sordum:

“–Bugün Hristiyanlığın içi boşaldı, kiliseler satılıyor, dedim. İslâmiyet’e yöneliş oluyor belli bir zümrede ama, niye büyük kitleler hâlinde olmuyor?” dedim.

Dedi ki:

“–Çünkü İslâm zor.” dedi. “Hristiyanlık ise bomboş, her şey serbest.” dedi. “Müslümana günde beş vakit namaz var, sonra oruç var, zekât var, infak var, ahlâkî, ticârî, hukukî hükümler var… Bunların hiçbiri Hristiyanlık’ta yok.” dedi.

Onun için bu boşluk, insan rûhunda tatminsizlik doğurdu. İnsanlar Hristiyanlık’ta birtakım defolar bulmaya başlayınca, bu sefer ateizme kaymaya başladılar. Bilhassa bugün Avrupa’da ateizm gittikçe yayılıyor.

Hâlbuki ateizm’in hiçbir mantıkî tarafı yok. Yani kâinat nasıl kendi kendine var olabilir? Şu lamba nasıl kendi kendine var olabilir? Kendi kendine olan hiçbir şey yok…

Ateizm, yani dinsizlik/inançsızlık, esasen selîm bir akla ve kalbe sahip bir insan için imkânsızdır. Bu -tâbiri câizse- aklın tutulması, kalbin dumura uğramasıdır. Zira kâinattaki mükemmel işleyen ve hayatı mümkün kılan ekolojik denge dahî, insana bunun kör tesadüflerin eseri olamayacağını açıkça îlân eder. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki ilk emri;

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”dur. (el-Alak, 1)

Yani hayatı boş gözlerle seyretme! Hiçbir şey boşuna yaratılmadı…

Cenâb-ı Hak, yerde ve gökte, insanda ve âlemde her şeyi, Zât’ının varlığına, birliğine, kudretine birer nişan olarak, bir tefekkür malzemesi hâlinde ihsân etti.

Gören, duyan ve hisseden kalpler; bu kâinatta ilâhî kudret ve azamet tecellîlerinden başka bir şey görmezler.

Buna rağmen;

Cenâb-ı Hakk’ın “el-Bârî” ve “el-Musavvir” esmâsının tecellîlerinden gâfil kalan; rüzgârların, derelerin ve dağların sessiz lisânından bir şey anlamayan hantal kalplere ne yazık!..

Cenâb-ı Hakk’ın bu kadar ilâhî azamet tecellîleri karşısında kör olan kalplerin hâli, bir hazine üzerinde aç ölen bedbahtlardan farksız...

Dünyada ve bilhassa genç nesillerde, böyle inkâr temâyüllerinin olmasının sebebini, menfî propagandalarda aramak lâzımdır. Yoksa îtikaddaki mezhebimiz olan Mâtüridî âlimleri şöyle derler:

“Kendisine hiçbir kitap ve peygamber ulaşmamış bir kişinin dahî, Allâh’ın varlığını kabul etmesi gerekir.”

Yani kâinat bir tefekkür dershânesi, bir îman laboratuvarı. Burada inanmamak için akla iptal damgası vurmak lâzım, ahmak olmak lâzım, kalbin kör olması lâzım.

Bir Allah dostu buyuruyor ki:

“Cenâb-ı Hak, o kadar zâhirdir ki, zuhûrunun şiddetinden gâibdir.”

Bak şu çiçeğe; bir kara topraktan nasıl çıkıyor? Kaç kolorist çalışıyor, kaç dekoratör çalışıyor onun için?.. Cenâb-ı Hak kime veriyor bunu? İnsanın olmadığı diğer gezegenlerde, yıldızlarda niye yok böyle tecellîler?..

Her varlık, Cenâb-ı Hakk’ın bir delili. Tabi ârif olanlar için. Gâfillere ise her şey gaflet sebebi.

Onun için ârif bir zât diyor ki:

“Bu cihân, âkiller (akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (yani ilâhî sanatı ibretle temâşâ) vesîlesidir; ahmaklar için ise yemek ile şehvetten ibârettir!”

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de şöyle diyor:

“İdrak sahipleri için ağaçlardaki her bir yaprak, mârifetullâh (yani Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilme) hususunda bir dîvandır, mufassal bir kitaptır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar, tek bir yaprak bile değildir.”

Cenâb-ı Hak, her şeyi mükemmel bir ölçüyle yaratmıştır. Şu kâinâtı seyrettiğimiz zaman, zerreden küreye her şeyde bir mükemmellik söz konusu. Yani her şeyde ilâhî bir düzen, ilâhî bir tanzim göze çarpıyor.

Birkaç misâl verecek olursak:

Anâsır-ı erbaa dediğimiz dört unsur, yani ateş, hava, su ve toprak; hiçbiri diğerinin sınırına taşmıyor.

Meselâ Dünya’nın içindeki mağma tabakası, altımızda müthiş bir ateş okyanusu. Üstümüzdeki Güneş ise, muazzam bir alev topu… İkisi de diğerinin sınırına taşmıyor. Mevlâmız, bu iki ateş arasında biz kullarına serin ve selâmet bir hayat lûtfediyor.

Cenâb-ı Hak;

“Güneş ve Ay, bir hesaba göre (hareket etmekte)dir.” (er-Rahmân, 5) buyuruyor.

DÜNYA VE GÜNEŞ ARASINDAKİ MESAFE

Meselâ Güneş’le Dünya’mız arasındaki mesafe biraz daha fazla olsaydı, her yer kutuplara dönerdi. Ya da mevcut olandan biraz daha yakın olsaydı, bu sefer de her şey yanar kavrulurdu.

DÜNYANIN EKSENİ

Yine Dünya’nın ekseninde 23,5 derecelik bir eğim olmasaydı, mevsimler meydana gelmezdi. Bu durumda yaz olan yer, hep yaz; kış olan yer, hep kış olurdu.

DÜNYANIN DÖNME HIZI

Dünya’nın kendi etrafında dönme hızı biraz yavaş olsa, gece-gündüz arasındaki ısı farkları çok yüksek olurdu. Daha hızlı olsaydı, atmosfer rüzgârları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkânsız kılardı.

YER KABUĞU

Yer kabuğu, biraz daha kalın olsaydı, canlıların hayatı için elzem olan oksijen bulunmazdı. Kalın toprak tabakası, mevcut oksijeni çeker ve hayat imkânsız hâle gelirdi.

DENİZLERİN DERİNLİĞİ

Denizler de öyle. Denizler bugünkü hâllerinden bir miktar daha derin olsaydı, bu fazla sular, karbondioksit ve oksijeni çekeceğinden, yeryüzünde hayat olmaz, bitki bile yetişmezdi.

ATMOSFER TABAKASI

Dünya’nın etrafındaki atmosfer tabakası biraz daha ince olsaydı, meteorlar her gün yeryüzünü döverdi.

HAVADAKİ GAZLAR

Havadaki % 77 azot, % 21 oksijen sınırı değişse, hayatın devam etmesi nasıl mümkün olurdu? Hiç düşünüyor muyuz?

Bu hususta bir hâtıramı nakledeyim:

Bir gün Medîne’den dönüyordum. Uçakta hostesler geldi ve;

“–Siz hocaymışsınız.” dediler.

“–Yok, öyle diyorlar.” dedim.

“–Bize bir tavsiyede bulunun.” dediler.

“–Bakın dedim, siz hep uçakta gidiyorsunuz. Yüksekteki oksijen az, uçaktaki oksijen ise, yerdeki oksijen kadar. Bunun için devamlı oksijen ayarlaması yapılıyor. «Arıza yaptığı zaman oksijen maskeleri gelecek!» diyorsunuz.

Hiç yeryüzünde bir kimse diyebiliyor mu; «Yarın acaba havanın yüzde 21 oksijeni, yüzde 77 azotu değişebilir, bir oksijen tüpüyle gezeyim.» diyor mu? Bir ateist bile, ilâhî irâdeye teslim hâlinde. Fakat kalbin körlüğü, inanmaya mânî oluyor…”

Hakîkaten bir ateist bile -her ne kadar inkâr etse de- kâinattaki ilâhî tanzime teslîmiyet sayesinde huzur içinde yaşayabiliyor. Herkes ilâhî kudrete îtimadla hayâtiyetini devam ettiriyor. Fakat o kudretin sahibini ikrâr edebilmek, ancak selîm fıtratların nasîbi…

Su, H2O; yani iki hidrojen, bir oksijenden oluşuyor. Biri yanıcı, biri yakıcı. Eğer oksijen ve hidrojen serbest kalsa, her şey birbirine girer, hayat mümkün olmaz. Ancak ne büyük bir sanat ve kudrettir ki, Cenâb-ı Hak, yanıcı ile yakıcıyı birleştiriyor ve onu, yani suyu, bütün mahlûkat için bir hayat kaynağı hâline getiriyor.

Su, kirlendiğinde semâya çıkıp en güzel şekilde temizleniyor ve tekrar rahmet olarak yeryüzüne iniyor.

Bir balık, suyun içindeki oksijenle yaşarken, sudan çıkınca ölüyor. Hâlbuki havadaki oksijen, sudakinden daha fazla…

EKOLOJİK DENGE

Toprak, verimini devam ettiriyor. Ya ettirmese?

Her çiçek kendi mevsiminde açıyor. Her meyve-sebze, kendi mevsiminde veriyor. Sanki her birinin altında birer bilgisayar var.

Hepsi kendi hududu içinde. Hepsi ilâhî bir tanzim içinde. Muhteşem bir ekolojik denge…

Kâinattaki bu kadar mükemmel nizam, bu kadar ince ve hassas denge karşısında, insanın boş yere yaratıldığını zannetmesi ve diğer mahlûkat gibi sorumsuz yaşamaya kalkışması, kalbin karanlık bir virane olmasından başka bir şey değildir.

Hâsılı kâinattaki her harekete çok ince ve tam yerinde bir ölçü konulmuştur. Bu ölçülerde en ufak bir artma veya eksilme olsa, şu gördüğümüz nizam ve âhenk, hemen bozuluverir.

Cenâb-ı Hak, bu nizâmı insanın hizmetine vermiştir. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lûtfu olmak üzere) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13. Ayrıca bkz. Lokmân, 20)

“…Rahmân olan Allâh’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (hiçbir nizamsızlık ve bozukluk tespit edemeden) âciz ve bitkin bir hâlde sana dönecektir.” (el-Mülk, 3-4)

“Göğü Allah yükseltti ve mîzânı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın!” (er-Rahmân, 7-8)

İNSAN ANATOMİSİ

İnsana baktığımız zaman da bu ilâhî tanzim göze çarpıyor:

İnsan kendisine bir baksın. Hiçbir eksiği var mı? Hiç vücudunda fazladan bir kemik var mı? Yahut eksik bir kemik var mı vücudumuzda?

Neye ihtiyacın var; iki ayak lâzım, Cenâb-ı Hak iki ayak ihsân ediyor. İki kol gerekli, iki kol ihsân ediyor. Gözümüz, kulağımız, nerede yer alacak; başta. Başka bir yerde değil, başka mekânda değil.

Meselâ insan tek ayaklı olsa yürüyemez veya ayaklarının biri diğerine göre daha uzun olsa rahat hareket edemezdi. Tek kolu olsaydı işlerini düzgün yapamazdı. Göz, kulak, dil, hepsi ayrı bir tanzim. Biri olmasa, vücudun âhengi ve dengesi bozuluyor.

Bugün; “Ver gözünü, al dünyayı!” deseler, kim değişir?!.

Her hücre kendi vazifesini icrâ edeceği uzvun içinde yer alıyor. İnsana daha bir nutfe hâlindeyken sanki bir koşu düdüğü çalınıyor; her hücre, kendi vazifesini yapacağı uzva koşuyor. Göz hücresi, kalbe gitmiyor. Kalp hücresi karaciğerde yer almıyor. Vücudun sıhhat ve dengesi, bütün uzuvlardaki bu âhenge bağlı.

Velhâsıl bütün kâinât, Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî kudret ve azamet sergisi. Cenâb-ı Hak onu, insan idrâkine göre tanzim etmiş. Yeter ki insan, kalbindeki muhabbetle baksın, ibretle baksın, tefekkürle baksın, takvâ ile baksın…

Mü’min de kâinattaki bu ilâhî ahengi taşıyacak. İbadetler, ahlâk, muâmelât, bir zarâfet içinde olacak.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

İNSAN NİÇİN YARATILDI?

Mahlûkat, insan için yaratıldı. İnsan da Allâh’a kulluk için. Yoksa yaratılışın bir mânâsı olmazdı.

Bu kadar ilâhî azamet karşısında inanmamak, kalbin âmâ olmasıdır. Cenâb-ı Hakk’ı inkâr etmek mümkün değil. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın şâhidi durumunda.

Cenâb-ı Hak, ateist zihniyetteki gâfillere, ilzâm edici bir üslûpla soruyor:

“Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” (Tûr, 35)

Soruyor Cenâb-ı Hak: Hiç kendi kendine yaratılan bir şey var mı?

ATEİZMİN EN ÖNEMLİ NEDENİ

Onun için ateizme, inançsızlığa sürüklenmenin en mühim sebebi, kâfir ve fâsıklarla beraberliktir. Onlarla zâhirî beraberlik, zamanla zihnî beraberliğe, o da neticede kalbî beraberliğe götürüyor.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Semud Kavmi’nin asırlar önce azâba uğramış enkazından geçerken, ashâbını îkaz buyurdu:

“Buradan hızlı ve hüzünlü geçin, su almayın, aldığınızı da dökün!”[2]

Bugün sabah-akşam ekranlardan, telefonlardan, televizyonlardan ve kirli sokaklardan ehl-i küfrün neşriyâtını seyreden, propagandalarına mâruz kalan insanımızın hâlini bir düşünelim.

Eğer eğitim, tâlim ve tedrisat gayretlerimizi bırakırsak, emr-i bi’l-mâruf, nehy-i ani’l-münker çalışmalarımızı hakkıyla gerçekleştirmezsek, bizim evlâtlarımız başkalarının nesilleri olur.

Âyette şeytanın mallara ve evlâtlara ortak olacağı ifade ediliyor.[3]

Evlâdın biyolojik anne-babası olmak, bir şey ifade etmiyor. Onu şeytan emziriyorsa, ehl-i küfür besliyorsa, onların evlâdı oluyor.

Bu hususa çok dikkat etmemiz lâzım…

DEİZM FİTNESİ

Bugün düzgün bir İslâmî eğitim noksanlığının hazin bir neticesi olarak bir de “Deizm” fitnesi ortaya çıktı. Allah vardır diyor, -inkâr edecek durum yok çünkü- fakat nasıl koyunu-çiçeği yaratmış, onlara bir kulluk mes’ûliyeti vermemişse, insan da öyledir diyor. Yani başıboş, sorumsuz…

Cenâb-ı Hak ise Kur’ân-ı Kerîm’de:

“İnsan, başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” (el-Kıyâme, 36)

“Biz gökleri ve yeri bir oyun-eğlence olsun diye yaratmadık.” (Bkz. ed-Duhân, 38; el-Enbiyâ, 16) buyuruyor. Hep îkaz ediyor.

  • Deizm Hastalığı

Deizm de ayrı bir hastalık. Mutlak Yaratıcı’yı inkâr etmek için ahmak olmak lâzım demiştik. Deist de güya Yaratıcı’yı reddetmiyor, fakat O’nun Rab oluşunu, yani O’nun emrettiği nizâmı reddediyor; Kitab’ını, Peygamber’ini ve ahkâmını inkâr ediyor. O zaman insanın diğer mahlûkattan ne farkı olur?..

Fakat dîne, sünnete, mezhebe ve ahkâma dair kafa karıştırıcı tartışmalar ve toplumumuzun dînî tedris hususundaki cehâleti, maalesef bu fitnelere zemin hazırlıyor.

Bugün İslâmî değerleri tam mânâsıyla öğretmek için ciddî bir tahsil lâzımdır. Bunun için bir yaz kursu yetmez. Günümüzdeki müfredâtı ve şartları itibâriyle sadece İmam Hatip Mektepleri de yetmez.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN 23 YILLIK İSLAM DERSİ

Peygamber Efendimiz, ashâbına 23 sene İslâm’ı öğretti. Bu kültür ancak 23 senede tamamlandı. Demek ki bunun hayat boyu devam eden bir tahsil hâlinde yaşanması lâzım. Ayrıca takvâ ehli ve istikâmet sahibi hocalardan tahsil görmek lâzım.

Çocukluğunda yazları camiye şöyle bir gitmek veya okullarda haftada bir saat verilen din kültürü dersini dînî tahsil için kâfî zannetmek, dînî tahsili hafife almaktır. Nitekim böyle bir dînî eğitime sahip insanımız, televizyonlardaki tartışmalar karşısında tereddütlere düşüyor. Nefsânî duygular da şüpheleri körükleyince, hepsini birden rafa kaldırabiliyor.

Devrimizde Batı’dan gelen câhiliye anlayışı her yere musallat olmuş durumda. Fakat çaresizlik yok! Çare; Peygamber Efendimiz’i ve ashâbını örnek alarak tebliğ etmek. Her imkân sahibi gayret edecek. Hele insanlara İslâm’ı öğretebilecek malûmâta sahip kişilerin bir köşeye çekilmesine cevaz yoktur.

Bu kadar câhillik varken, bazı Kur’ân kurslarının kontenjanı dolmuyorsa, yeterince çalışmıyoruz demektir.

O hâlde bu dünya dershânesinde;

1. İnsanımıza esas hayatın âhiret olduğunu tekrar tekrar hatırlatacağız.

2. Yaptığımız her işin bir hesabının olduğunu anlatacağız.

3. Yaratılış gayemizin Rabbimiz’i tanımak ve O’na kulluk etmek olduğunu anlatacağız.

4. Yaşayıp yaşatmak sûretiyle Allâh’ın dînine yardım edeceğiz, hizmet edeceğiz. Böyle olduğumuz takdirde Rabbimiz de bizlere yardım edeceğini, ayaklarımızı sırât-ı müstakîm üzere sabit kılacağını vaad ediyor.[4]

Dipnotlar:

[1] Bkz. Müslim, Müsâkât, 96.

[2] Bkz. Buhârî, Salât 53, Enbiyâ 17, Tefsîr, 15/2; Müslim, Zühd, 38-39.

[3] Bkz. el-İsrâ, 64.

[4] Bkz. Muhammed, 7.

Kaynak: Gençlerle 12 Soru-Cevap, Erkam Yayınları