Gemi Kıssasından Günümüze Uzanan Mesajlar

Kıssâlar

Kur’ân-ı Kerim’de çokça zikredilen gemi kıssasından günümüze uzanan mesajlar...

Maalesef, materyalist dünya; insana âhireti hatırlatan bu âfetleri, sadece tabiî hâdiseler olarak görmeyi telkin ediyor. Gafil insan, mühim bir tefekkür malzemesi olan bu korkutucu hâdiselerden ibret almıyor. Tehlike geçti zannedince gaflete dalıp gidiyor.

Kur’ân-ı Kerim’de çokça zikredilen bir misal vardır:

İnsanlar bindikleri gemi fırtınaya yakalanınca, samimî bir şekilde Allâh’a yalvarmaya başlarlar. Fakat gemi karaya çıkınca, birçoğu tekrar eski hâllerine döner.

Hâlbuki, tefekkür etsek; üzerinde yaşadığımız bu arz, iki ateşin arasındadır. Yerin altı bir mağma denizi, tepemizde ise onun binlerce katı bir başka ateş topu olan Güneş var. Biz iki ateşin arasında, Allâh’ın lutfu sayesinde selâmet içindeyiz.

Yine tefekkür edersek; Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de helâk olan kavimleri bildiriyor. Âd ve Semûd, küfür, kibir ve zulümden; Medyen ticârî haksızlıklardan; Lût Kavmi, ahlâkî şenaatlerinden dolayı helâk edildiler. Kārun yerin dibine batırıldı, Firavun denizde boğuldu ilh.

O gün de, önceki kavmin helâki hakkında, gafiller;

“–Bunlar tabiat hâdisesidir.” dediler. Mânen ibret almadılar. Fakat kendi başlarına gelince perişan oldular.

O kavimleri helâke sürükleyen ve Cenâb-ı Hakk’ın gazabına sebebiyet veren günahlar ve isyanlar, bugün daha fazlasıyla yaşanıyor. Sadece biri değil hepsi beraber yaşanıyor.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in makbul olan duâsı bereketiyle, insanlığın kökünü kazıyan bir helâk yaşanmıyor. Fakat mevziî âfetlerin hiç ardı arkası kesilmiyor. Bir mü’minin elbette bu helâkler karşısında da ürpermesi, kendini ve neslini bu günahlardan koruma gayreti içinde olması, derin bir Allah korkusuyla, zâlimlerden ve fâsıklardan uzak durması gerekir.

Bu dünya imtihan yurdudur. Burada helâkler ve âfetler de geçicidir. Fakat âhiret yurdu ebedîdir.

Son nefesle birlikte; dünyada kazandığımız bütün servetler, diplomalar, apoletler, makam ve mevkiler son bulacak. İşte o an, Allâh’a kulluğumuza göre şekillenecek bir ebedî hayat başlayacak.

Mahşer gününde cehennem yaklaştırılacak, denizler tutuşturulacak, insanların döktüğü terler kulak memeleri hizasına kadar yükselecek...

İşte o hengâmda insan;

“Kaçacak bir yer var mı?” (el-Kıyâme, 10) diye feryâd edecek.

Cenâb-ı Hak ise şöyle buyuracak:

“Hayır, hayır! Kaçacak, sığınacak yer yok. O gün varıp durulacak yer, Rabbinin huzûrudur.” (el-Kıyâme, 11-12)

Kaçılacak yer yine Allah Teâlâ’dır. Ancak bu kaçış, dünyada iken fayda verir:

“O hâlde Allâh’a koşun! Şüphesiz ben, O’nun tarafından size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” (ez-Zâriyât, 50)

  • Nefsimizin karanlık arzularından uzak durup, Allâh’ın rızâsına koşacağız...
  • Şeytanın cehenneme çağıran iğvâlarından, Allâh’ın cennet davetine koşacağız...
  • Dünyanın aldatıcı âlâyişinden, cennetin hakikî nimetlerine koşacağız...
  • Haramların câzibesinden; helâlin temizliğine, kanaatin tükenmez hazinesine koşacağız...

Âyette Allah Rasûlü’ne, «nezîr / uyarıcı korkutucu» olduğunu bildirmesi emredilmektedir. Peygamberler beşîr / müjdeleyici ve nezîr / korkutucu olarak vazifelendirilmişlerdir. Bu da havf ve recâ dengesinin bir tezâhürüdür. Allah korkusuna olan ihtiyacımızın bir ifadesidir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Ekim, Sayı: 260