Gecenin Sırları ve Gece İbadetinin Hikmetleri

TEFEKKÜR

Gecenin sırları, gece ibadetinin hikmetleri, teheccüd namazı, seher vakti, zikir ve istiğfarın mânevî hayatımızdaki yeri ve önemi.

Cenâb-ı Hakk’ın geceye verdiği kıymet ve onun içine yerleştirdiği sırlar, sayısızdır.

GECENİN SIRLARI VE İLÂHÎ HİKMETLERİ

Bu hususta Rabbimizʼin;

“Geceye ve gecenin içinde olan şeylere andolsun!” (el-İnşikāk, 17);

“Sükûna erdiği zaman geceye andolsun ki.” (ed-Duhâ, 2) ve;

“Kararmaya yüz tuttuğunda geceye; ağarmaya başladığında sabaha andolsun!” (et-Tekvîr, 17-18) şeklinde kasem buyurmasındaki sır, gönlümüze nice hakîkatleri seyrettirmek için açılan ilâhî bir penceredir.

Yine âyet-i kerîmede:

“Geceyi size bir örtü yaptık.” (en-Nebe, 10) buyrularak gecenin bir libâs oluşundan bahsedilmesi, ayrıca zikre şâyan bir tecellî taşır.

Gerçekten geceler, sıhhî, ictimâî, ahlâkî ve bediî bir libâs, yani örtüdür. Dünya boyuna göre biçilmiş bir kudret, huzur ve nîmet elbisesidir. İzdivaç kanunu bakımından da bir saâdet libâsıdır. Aynı zamanda mahremiyeti koruyan bir sır perdesidir. Maddî ve mânevî gizlenme isteyenler için de bir sığınaktır.

Bu bakımdan geceler, bir taraftan Hak âşıkları için bir vuslat demi olurken, diğer taraftan mücrim ve nefsine mağlûp olanlar için de büyük bir aldanıştır.

Gündüzler, gecelerin sıhhî istirahatini vermekten uzaktır. Dolayısıyla insan, gündüz yorgunluğunun maddî ve mânevî sıkletini gecenin sükûnetine bürünmedikçe üzerinden atamaz. Aksi hâlde nice muhteris insanlar uykuyu tehir ederek hırslı binicilerin altında çatlayan atlar gibi nefislerini helâke götürürlerdi. İşte bu ilâhî takdîrin neticesindedir ki günler, gece ve gündüz olarak ikiye taksim edilmiştir.

Müsbet veya menfî, mühim vukuat ve hâdiseler, gündüze nisbeten gecenin derûnunda galebe hâlindedir. Nitekim gündüzlerden emin olmamamız kaydıyla, azâb-ı ilâhî’nin ekseriyetle geceleyin vâkî olduğu, muhtelif âyet-i kerîmelerde beyân edilmiştir. Bunlardan birinde Cenâb-ı Hak buyurur:

“Yoksa o ülkelerin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azâbımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?” (el-A‘râf, 97)

Bu bakımdan geceler, azâb-ı ilâhîden kurtuluş için en mühim ilticâ vakitleridir.

Nahşebî Hazretleri buyurur:

“Hiçbir gece yoktur ki Güneş doğana kadar gökyüzünden;

«‒Duâ eden yok mu, duâsına icâbet edilsin; tevbe eden yok mu, tevbesi kabûl olsun; isteyen yok mu, istediği verilsin!..» nidâsı gelmesin.”

Diğer taraftan vahiyler, ekseriyetle gece vakitlerinde gelmiştir. Peygamberliğin ilk müjdeleri olan sâdık rüyalar, ilham bahşeden gecelerin rûhâniyetinde vukû bulmuştur. Bizlere bir ikram sadedindeki “Rahmânî rüya” denilen Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden parıltılar, feyizli gecelerin sînesinde zuhûr eden hikmetlerdendir.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Dünyaʼyı teşrifleri, Rebîulevvel ayının 12’sinde ve yine bir gecenin seher vaktindedir.

Bütün beşerin, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Habîbullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ilâhî huzûra kabûl edilerek ezelî ve ebedî vuslatın hakîkatine erdiği Mîrac hâdisesindeki “İsrâ” bir gece yolculuğudur. Semâvâta urûc (yükseliş), Receb ayının 27. gecesindedir.

Kur’ân’ın Dünya semâsına icmâlen nüzûlü “Beraat Gecesi”nde, tafsîlen nüzûlü de “Kadir Gecesi”ndedir.

GECE İBÂDETİ, SEHER VAKTİ VE ALLAH’A YAKINLIK

Olgunluğa erişmiş mü’minler için geceler, derûnundaki sükûnet ve feyz dolayısıyla müstesnâ bir ganimettir. Bu ganimetin kadrini lâyıkıyla bilenler, -bilhassa gece yarısından sonra- bütün mahlûkâtın istirahate çekilerek âlemi derin bir sükûnetin kapladığı hengâmda; duâ, ibadet ve Hakk’a yanık ilticâların kabûlü için Rabʼlerine teveccüh etmenin en feyizli zeminini bulurlar. Gece ve seherleri uyanık geçirmek hususunda Cenâb-ı Hak, kendisinden sakındıkları için ilâhî nîmetlere mazhar olarak Cennetʼte pınar başlarında dinleneceklerini beyân ile medhettiği o bahtiyar kulları hakkında şöyle buyurur:

“Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfâr ederlerdi.” (ez-Zâriyât, 17-18)

Gece, tatlı ve yumuşak yatakları sırf Allah Teâlâ’nın rızâ­yı şerîfi için terk ederek ilâhî huzûra yalnızca muhabbet ve aşk sebebiyle baş koyma zamanıdır. Dolayısıyla geceleyin herhangi bir farzıyyeti olmadığı hâlde kılınan namazların ve yapılan tesbîhâtın Allâh’a yakınlık bakımından ehemmiyeti pek büyüktür. Bu itibarla gönüllerde aşk ve muhabbet-i ilâhînin şiddeti ne kadarsa, gece namazına ve tesbîhâta rağbet ve riâyet de o derecede tezâhür eder.

Denilebilir ki gece namazı ve tesbîhâtı; Yüce Yâr ile buluşup sohbet etme mâhiyeti taşır. Herkes uyurken uyanık olmak; Mevlâ-yı Müteâl’in rahmet iklîmine girmek, muhabbet ve merhamet meclisine dâhil olan müstesnâ kullarından olmak demektir.

Cenâb-ı Hak buyurur:

“(Ey Peygamber-i Ekber!) O ki, (gece namaza) kalktığın zaman Senʼi görüyor ve secde edenler arasında dolaşmanı da.” (eş-Şuarâ, 218-219)

Bu âyet-i kerîme hakkında Kâdî Beydâvî diyor ki:

“Ümmet için beş vakit namaz farz olup da gece namazı sünnet hâline gelince, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbın ahvâlini müşâhede sadedinde gece vakti hücre-i saâdetlerinden dışarı çıkıp ashâbın evleri arasında dolaşmış ve o evleri Kur’ân tilâveti, zikir ve tesbih sesiyle arı kovanları gibi uğuldar bir hâlde bulmuştu.” (Envâru’t-Tenzîl, IV, 111)

UYKUNUN SIRLARI, GECE VE GÜNDÜZÜN İLÂHÎ HİKMETLERİ

Nebe Sûresi’nin 9. âyetinde uykunun “sübât” kılındığı bildirilmiştir. Lügatte; kesmek, tâtil etmek, rahat etmek, salgın, ölüm gibi mânâlara gelen bu kelime, uykunun muhtelif cepheleriyle alâkalıdır. Uyku vücuda bir istirahat temin ettiği gibi, bedenî meşgaleleri de tâtil eder. Âdeta bizi uyanıklık hayatımızdan ayırıp üstümüze çöken bir salgın misâli uyuşturur ve nihayet ölümün hâlinden bir hisse aldırır.

Hakîkaten gündüzün maîşet manzaralarıyla yorulan gözler, geçim gürültüleriyle dolan kulaklar, hayat düşüncesiyle bunalan dimağlar, dert anlatmaktan bezgin ve bitkin düşen dudaklar, yorgun gönüller, türlü fânî çalışmalarla durgunlaşan kollar ve bacaklar, günün yükü altında ağırlaşan gövdeler, tam bir istirahat hasretini hissederken; ufuklar loşlaşır, akşamlar tüllenmeye başlar.

Gecenin girişiyle artık günün dekor ve âhengi değişmiştir. Günün meşgaleleriyle yorulan sinirlerimize ve çöken sînelerimize mukâbil gece, serin karanlıkları, sükûtu ve sanki tesellî parıltıları hâlindeki salkım salkım yıldızlarıyla bir ihtişam tablosu sergiler. Muhteşem gece sarayının bu canlı, kandilli ve avizeli tavanı gülümserken, bir yandan da görünmez ve salgın bir uyku hastalığı üzerimize çöker. Zarurî bir gevşeklik içinde süzülmeye başlar ve nihayet her meşgalemizi mecbûren tâtil ederek, mevtâlar gibi rahat döşeklerimize uzanırız.

Varlıklar, gece karanlığının sükûtuna râm olarak bir adem (yokluk) manzarasına bürünür. Sanki âlem bir mezarlık, insanlar birer ölü... Artık hapishane ve hastahanedekilerin ıztırap manzaralarından eser yok. Saraydakiler ise devlet ve saltanat cümbüşlerinden mahrum hâlde...

Herkes gecenin umûmî baskı kanunu altında zavallı bir hâldedir. Hattâ sırtları toprak bilmeyen zorbalar dahî bîçâreler gibi yerlere serilmişken, sâlihler ve âbidler ise nefeslerini bir ömür tesbihi hâline getirerek Hakk’a yaklaşmaktadırlar.

Vücutlar müşterek bir ölüm tatbikâtı içinde Hakk’ın hâkimiyetine açıkça teslim olmuştur. Herkes yerde, her şey uykuda... Fakat tecellîler başka başka. Şimdi maddî görüşler, yorucu müşâhedeler durmuş; buna mukâbil, uykunun istirahati içinde seyr ü temâşâlar, rüzgârlar, berzahî iklimler ve manzaralar, zevkler, safâlar, neşeler, azaplar, ıztıraplar ve korkuların deverânı başlamıştır. Gündüzden geceye, geceden gündüze geçişin sır ve hikmetine âyet-i kerîme şöyle işaret eder:

“...Gecenin ve gündüzün değişmesi O’nun eseridir. Hâlâ akıl erdirmez misiniz?” (el-Mü’minûn, 80)

Her gecenin sabaha uzanması hakîkati, bizi haklı olarak sabah ümidine, pembe bir fecre bağlıyor. Alıştığımız fânî âlem kânunlarına göre günümüz geceye, gecemiz de bir taraftan gündüze inkılâb ediyor. Muzdaripler:

Göz yumma Güneşʼten ne kadar nûru kararsa,

Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır…

mısrâlarındaki tesellî ile sabahları beklerken, öte yandan “Hangi gündüz ki onun âhiri akşam olmaz!” hikmetiyle gecelere karışıyoruz.

Bütün gece-gündüz değişmelerinin en mühim gayesi; umûmî bir kânun olan “Hayat; iki gün, bir geceden ibârettir.” hakîkatini tatbikî bir şekilde tâlimdir. Umûmî görüşe göre hayat, dünya günüyle âhiret günü arasındaki ölüm gecesinden ibârettir. Yani dünya fânî bir gün, ölüm muvakkat bir gece, âhiret ise ebedî bir hakîkat sabahıdır.

UYKU VE ÖLÜMÜN SIRLARI: ZİKİR VE İSTİĞFARIN MÂNÂSI

Uyku nasıl ki maddî hayatla mânevî hayatın kavuşma noktasıdır, ölüm de öyledir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:

“Kabir, (dünya konaklarının sonuncusu) âhiret menzillerinin ilkidir.”[1] buyurmuşlardır ki, kabrin dünya ve âhiret husûsiyetlerini kendisinde cem eden bir berzah olduğunu insana tembih eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de, uyku ölüme, uyanış ise dirilişe teşbih edilerek şöyle buyrulmaktadır:

“Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonunda O, yaptıklarınızı size haber verecektir.” (el-En‘âm, 60)

Gerçekten uykuya dalan bir kişinin uzvî faaliyetleri devam ettiği hâlde, kalbî ve zihnî faaliyetleri ortadan kalkar. Tefekkür ve tahassüs yok olur. Uykunun ölümden farkı; rûh-i hayvânînin uyku esnâsında bedende kalmasıdır. Lâkin rûh-i sultânî onu terk etmiştir. Uyandığı anda uykuda geçirdiği zamanı bilmeksizin bütün hayâtî fonksiyonlar -zihnî ve hissî olanlar da dâhil olmak üzere- kaldıkları yerden devam ederler.

Bundan dolayıdır ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Uyku ölümün kardeşidir...” buyurmuştur. (Beyhakî, Şuab, VI, 409/4416; Heysemî, X, 415)

Bunun mânâsı; tefekkür-i mevt için başkalarının cenâzesinde bulunmaktan daha yakînî bir sûrette, insanın kendi uykusundan ölümün hakîkatini idrâk etmesidir.

Diğer bir âyet-i celîlede de;

“Allah, öleceklerin ölümleri ânında, ölmeyeceklerin de uykuları esnâsında ruhlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerin canını tutar, diğerlerini de adı konmuş müddete kadar bırakır. Muhakkak ki bunda düşünebilen zümre için ibretler vardır.” (ez-Zümer, 42) buyrulur.

Âyet-i kerîme, uykunun bir ölüm mâhiyeti taşıdığı telkînini yapmaktadır. Her ölenin kefene bürünmesi kabîlinden, gece de insanları siyah bir örtü altına alır. Mühim olan, o örtünün altında kulun Rabbi ile beraber olmasıdır.

Cenâb-ı Hak buyurur:

“Sabah-akşam Rabbinin ismini zikret. Gecenin bir kısmında O’na secde et; gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbîh et.” (el-İnsân, 25-26)

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da bir öğütlerinde, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a:

“Şunu iyi bil ki Cenâb-ı Hakk’ın gündüz yapılmasını istediği bir amel vardır, onu gece kabûl etmez; gece yapılmasını istediği bir amel vardır, onu da gündüz kabûl etmez!”[2] diyerek, bu hakîkatlere riâyet hususunda hassâsiyete davet eder.

Eğer mü’min, geceyi gâyeli kullanabilir ve zikrin rûhâniyetinden nasîb alabilirse, gecesi gündüzünden daha aydınlık olur. Lâkin gâyesiz ve uykuya mahkûm bir gece ise; taşa, denize ve çöle yağan yağmur gibi, semeresiz ve telâfisi zor bir kayıptır.

Geceden nasîb alabilmek “istiğfâr” ile başlar. Zira insan, nefsâniyete meyli sebebiyle, fıtratında bulunan cehâlet, şehvet, ihtiras, kibir, gurur, cimrilik ve öfke gibi çirkin hâllere yönelir; ilâhî nîmetler karşısında nankörlük ederek günah işler. Mü’min, gaflet perdesini aralayabilirse işlediği cürümlerin ağırlığını vicdânında hisseder, nedâmetle ve ılık gözyaşlarıyla istiğfâr eder.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Ben aralarından ayrıldığımda, (Allâh’ın azâbını önleyecek) istiğfârı kıyâmete kadar ümmetimin yanında bırakıyorum.” (Tirmizî, Tefsîr, 8/3082)

Hiç günahımız olmasa dahî, lûtfedilen ilâhî nîmetlere lâyıkıyla şükredebilmemiz, tâkatimizin üzerindedir. Bu bakımdan da acziyet içinde istiğfârımız, zarûrî bir kulluk vazifemizdir.

GECE İBÂDETİ, ZİKİR VE ŞÜKÜRLE ALLAH’A YAKINLAŞMAK

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, günah işlemekten mâsum olduğu hâlde, Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerine kâmil mânâda şükredememe endişesi içinde, geceleri mübârek ayakları şişinceye kadar namaz kılar ve gecelerin ihyâsı hususunda da ashâbına örnek teşkil ederdi. Ashâbı da büyük bir vecd içinde Oʼnu taklid edebilmenin heyecanını yaşardı.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz sordular:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah sizin geçmiş ve gelecek hatâlarınızı bağışlamış olduğu hâlde niçin böyle yapıyorsunuz (neden bu kadar meşakkate katlanıyorsunuz)?”

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:

“–Çok şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi?” (Buhârî, Tefsîr, 48/2; Müslim, Münâfikîn, 81)

Diğer hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmaktadırlar:

“Kelime-i tevhîd ile îmânınızı tecdîd edin.” (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

“Her kul öldüğü hâl ve amel üzere diriltilir.” (Müslim, Cennet, 83)

Bu da bir bakıma; “Nasıl yaşarsanız öyle vefat edersiniz.”[3] demektir.

Dolayısıyla seherde başlayan tevhîdin rûhâniyeti günlerimizi ve gönüllerimizi ihâta ederse; son nefesimiz, yani dünyadaki her şeye büyük vedâ ânı, kelîme-i tevhîdin rûhâniyeti ile -inşâallâh- bir “şeb-i arûs”a dönüşür.

Seherlerde getirilen salevât-ı şerîfenin de kıymeti pek büyüktür. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e karşı bir muhabbet ve heyecan vesîlesidir. Cenâb-ı Hak, Habîb’ini tekrîm ederek gönüllerimizin Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbet, feyz ve rûhâniyetiyle dolup taşması için üzerimize düşen vazifeyi bildirdiği âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salât ederler. Ey mü’minler! Siz de Oʼna salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56)

Seherlerdeki zikir, yani gönlün Rabbi ile beraber olması, kalbin ihyâsı bakımından çok mühimdir. Bedenimizin maddî gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, rûhumuzun da Hâlık’ını tanıyıp kulluk yapabilmesi için mânevî gıdaya ihtiyacı vardır. Maddî gıdalar nasıl ki tâ kılcal damarlara kadar yayılıp bedenin hayâtiyetini devam ettirirse, mânevî gıda olan zikrullâhın da bütün letâiflerde mekân bulup mü’mini intibâha getirmesi zarurîdir.

Îmanlı ölmenin, ilâhî neşveler ve safâlara kavuşmanın yolu, zikr-i dâimîdir.

Abdullah ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-:

“Bize Allah Rasûlü’nden öyle hâller in’ikâs etti ki boğazımızdan geçen lokmaların zikrini duyuyorduk.” buyuruyor. (Buhârî, Menâkıb, 25)

Bir âile saâdeti ikliminde yaşanan, istirahatli ve ihyâ edilmiş gecenin ardından, hayatî kıymetleri hâiz bir maîşet sabahı gelir. Nitekim gündüzlerin bir maîşet meşgalesi olduğuna ve vakitlerin insan için tanzim edilmiş şekline, âyet-i kerîmelerde şöyle işaret buyrulur:

“Muhakkak ki gece ibadetinin tesiri daha fazla, (bu ibadetteki) sözler (Kur’ân ve duâ okuyuşları) ise daha düzgün ve açıktır. Zira gündüz vakti sana uzun bir meşguliyet vardır. Rabbinin ismini zikret. Bütün varlığınla O’na yönel.” (el-Müzzemmil, 6-8)

Gecenin sükûnu, bediî manzarasının câzibesi ve sırları; onu ibadet ve tefekkürde derinleşerek geçirenlere âittir. Bu sırra sahip olan kulların kalp âlemleri, ulvî hasletlerle yerler ve gökler kadar genişleyip nice ilâhî tecellîlere mâkes olur ve mârifetullah sırlarından hisseler alır.

Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne sordular:

“–Gece namazı kılanların yüzleri niçin güzel ve nurlu olur?”

Şöyle buyurdu:

“–Çünkü onlar, Rahmân ile başbaşa kalmışlardır...”

Bu beraberlik dolayısıyla âşıklar, gecenin nasıl geçtiğini anlayamadan iştiyak ve muhabbetleri artmış bir vaziyette sabaha ulaşırlar.

Veysel Karanî Hazretleri geceleri hiç uyumazdı. Gecelerini üçe taksim etmişti. Bir gece kıyâm, bir gece rükû, bir gece de secde hâlinde sabahlardı. Kendisine sordular:

“–Geceleri aynı hâl üzere, meselâ sabaha kadar secde hâlinde nasıl kalabiliyorsun?”

Şöyle cevap verdi:

“–Biliyorsunuz ki secdede üç defa «Sübhâne Rabbiye’l-a‘lâ» demek sünnettir. Ben daha bir kere diyemeden sabah oluyor!..”

Âdeta bu hâle tercüman olurcasına, muhterem Emin Işık Hocaefendi tarafından, Mevlânâ’nın Dîvân-ı Kebîr’inden nazmen dilimize çevrilen şu ifâdeler pek mânâlıdır:

Doldur o şerâbdan, yine doldur, yine bir sun,

Dursun gece, ey dost onu durdur, ne olursun!..

Vur uykumu zincirlere vur, geçmesin anlar,

Varmaz gecenin farkına, varmaz uyuyanlar...

Aşk yolunun en parlak kandillerinden biri olan Yûnus Emre Hazretleri de gece vakitlerini vuslat ikliminde yaşamanın ulvî hazzı ile şöyle der:

Bize dîdar gerek dünya gerekmez,

Bize mânâ gerek dâvâ gerekmez!..

Bize Kadir gecesidir bu gece

Ko erte olmasın, seher gerekmez!..

Bize aşk şerbetinden sun ey sâkî,

Bize Uçmakʼta Kevser gerekmez!..

TEHECCÜD NAMAZI VE GECE İBÂDETİNİN MÂNEVÎ SIRLARI

Muhterem üstâdımız Mûsâ Efendi, rehber-i fâzılı olan sultânü’l-ârifîn Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri’nin mârifetullah ve kulluk yolunda bizlere bir numûne-i imtisâl vasfındaki yüksek ahlâkı ile, onun geceleri ihyâ hâlinden bir ânını şöyle anlatır:

“Muhterem üstâdımız Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri’nin, sîmâ-yı âlî, vech-i mübârekleri mütebessim olmasına rağmen, yüce gönülleri, için için ağlardı. Ümmet-i müslimenin, zâlimlerin elinden necat bulmaları için ağlarlardı. Günahkârların kurtuluşu, affı için ağlarlar, gözyaşlarını içlerine akıtırlardı.

Kur’ân-ı Kerîm tilâvet edilirken huşû içinde dinlerler, bazen gözyaşları süzüle süzüle yanaklarına akardı.

Bilhassa hac esnâsında Medîne-i Münevvere ile Mekke-i Mükerreme arasında, vasıta içinde refiklerinin uyuduğu zaman, Ay ışığı altında, gözlerinden inci dâneleri gibi gözyaşlarının aktığı görülürdü. Tasvîre sığmayan bu lâhûtî manzara, şâir ve ediplerin tarifini yapmakta güçlük çekecekleri bir güzellikte idi.”

Bu cümleleri nakleden Mûsâ Efendi Hazretleri’nin kendileri de aynı hâl ile mütehallî idiler. Bilhassa gece ibadetlerine olan iştiyakları, âşığın mâşûku ile buluşma ânına olan arzu, hasret ve iştiyâkının tarifsiz bir tezâhürü hâlindeydi. Bedenen sıkıntılı ve muzdarip oldukları hastalık günlerinde dahî bu hâllerini muhafaza ederler, böylece dâimâ ilâhî muhabbet ufkunun zirvesinde yaşarlardı. Nitekim geçirdikleri bir göz ameliyatı sonrası narkozdan henüz uyanmışlardı ki, etrafındakilere ilk sordukları sual;

“–Saat kaç oldu?” cümlesinden ibâret olmuştu.

Kendisine;

“–Efendim! Saat üç olmak üzere!” denilince;

“–Gece ibadeti pek mühimdir; ihmâl edilmez!” diyerek yanındakilerin yardımıyla hemen teyemmüm almışlar, içinde bulunduğu ıztıraplı hâli âdeta unutmuşçasına gönlünü Rabbine vererek, tarifsiz bir mânevî zevk ve şevk içinde, îmâ ile iki rekât teheccüd namazı kılmışlar ve mûtad zikir ve tesbîhâtı îfâya koyulmuşlardı.

Bu hâliyle bizlere âdeta:

“Korkuyla ve ümitle Rab’lerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için) vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” (es-Secde, 16) âyetinin sırrını anlatmışlardı.

Bu sırrı idrâk eden ehl-i gönül bilir ki, gecelerin feyzinden istifâdeyi ihmâl edenler, sabaha yorgun ve uyuşuk çıkarak gündüzün bereketinden de mahrum kalırlar. Gecelerin kıymetini bilmeyen böyle kimseler için gündüzün hayrını düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla sabahın selâmetini elde etmek isteyen her insan, ilâhî ve mânevî manzaraların iklimine girebilmek yolunda gecesini gâyeli kullanmak mecburiyetindedir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:

“Farzlardan sonra en fazîletli namaz, gece kalkarak kılınan namazdır.” (Müslim, Sıyâm, 202-203)

“Gecenin öyle bir ânı vardır ki, onu yakalayıp da Allah’tan hayırlı bir şey dileyen müslümana, Allah ne dilerse verir.” (Tirmizî, Vitr, 16)

“Eğer kişi geceleyin uyanıp hanımını da uyandırarak birlikte iki rekât namaz kılarlarsa, Allah her ikisini de Allâh’ı çok çok zikredenlerden yazar.” (Ebû Dâvûd, Tatavvû, 18/1309)

“Gece ibadetine dikkat ediniz! Çünkü o, sizden önceki sâlih kimselerin âdetidir. Şüphesiz gece ibadete kalkmak, Allâh’a yaklaşmaya vesîledir. (Bu ibadet) günahlardan alıkoyar, hatâlara kefâret olur ve bedenden dertleri giderir.” (Tirmizî, Deavât, 101)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine buyururlar:

“Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve şöyle dedi: «...Hiç şüphe yok ki, mü’minin şerefi (değeri) teheccüd namazındadır...»” (Heysemî, II, 252)

Sahâbeden Ebû Zer -radıyallâhu anh- da şu nasihatte bulunmuştur:

“Yeniden dirilme günü için çok sıcak bir gün oruç tut. Kabir yalnızlığı için gece karanlığında iki rekât namaz kıl. Kıyâmetin büyük hâdiseleri için bir kere haccet ve muhtâca bir sadaka ver. Ya haklı yere bir söz söyle, yahut kötü bir söz söylemekten dilini alıkoy!” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 165)

DÜNYA HAYATININ FÂNİLİĞİ VE ÂHİRET ŞUURU

Gün ve gece periyodu içinde deverân eden fânî hayat, ayrı bir ilâhî ihtişam ve ibret levhasıdır. Bir mü’minin gecesini tamamen uykuda harcayarak ilâhî feyz ve rûhâniyetten mahrum kalması, geceleri bir heykel donukluğu içinde uykuya kurban etmesi, büyük bir hüsrandır.

Zira bizler, fânî lezzetleri ellerinden alınacak âhiret yolcularıyız. Bir yaz bulutu hâlinde gelip geçen dünya hayatı, âhiret endişesi olmadan yaşanıyor ise bu, gündüzü akşamsız telâkkî etmek kadar büyük bir gaflet ve hamâkattir.

Dipnotlar:

[1] Ahmed, Müsned, ı, 63.

[2] Ebû Nuaym, Hilye, I, 36.

[3] Bkz. Münâvî, Feyzü’l-Kadir, V, 663.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları