Gazze’ye Zekât Bizi Arındırır mı?

ÜMMET

Gazze’ye verilen zekât, malımızı olduğu kadar kalbimizi de temizleyebilir mi?

İslâm’ın temel iktisadî ibadetlerinden biri olan zekât, her Müslümana farz kılınmış ilahî bir sorumluluktur. Fıkıh kitaplarında asırlardır detaylarıyla işlenen bu ibadet; hem ferdi arınmayı, hem sosyal dayanışmayı hedefler. Zekâtın kimlere verileceğini belirleyen Kur’ân’ın sekiz sınıflık tasnifi, tarih boyunca fakihlerin titizlikle ele aldığı bir konu olmuştur.

Tevbe suresinin 60. âyeti bizlere zekâtın kimlere verileceğini bildirir:

“Zekâtlar ancak fakirlere, yoksullara, zekâtların toplanmasında görevli memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihâd edenlere ve yolda kalmışlara verilir. Allah’ın bu konudaki kesin emri ve taksimi böyledir. Allah her şeyi hakkıyla bilen, her işi ve hükmü hikmetli ve sağlam olandır”

GAZZE’YE ZEKÂT BİZİ ARINDIRIR MI?

Bugün ise bu sekiz sınıfın hepsini birden kuşatan ender bir durumla karşı karşıyayız: Gazze halkı… Mazlum, mağdur ve muhasara altındaki bu beldede yaşayan Müslümanların hâli, âyetin tayin ettiği her bir harcama alanıyla örtüşmektedir. Bu sebeple günümüzde âlimler, zekâtın Gazze’ye yönlendirilmesini sadece bir ruhsat değil, neredeyse bir zaruret olarak değerlendirmişlerdir.

Gazze’ye Yardım Etmek Manevî Sorumluluktan Kurtarır mı?

Gazze’deki insanlar, fıkhî tariflere göre hem fakir hem miskindir. Fakir; hayatın asgarî ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan kimsedir. Miskin ise bir nebze imkânı olsa da ihtiyacını karşılamaktan uzak olandır. Gazze’de bugün, varlıklı olanın da fakirle aynı noktaya düştüğü dramatik bir durum yaşanmaktadır. Çünkü elinde para olan bile yiyecek, ilaç, yakacak bulamamaktadır. Zulüm sadece bombalarla değil, açlıkla da icra edilmektedir. İşte bu tablo, “fakirler ve miskinler” kategorisini bütünüyle Gazze halkına şamil kılmaktadır.

Zekâtın bir diğer alanı da “müellefe-i kulûb”tur. Çoğu kez yeni Müslüman olmuş kimselerin gönlünü İslâm’a ısındırmak olarak bilinse de fakihler, bu kavramı daha geniş anlamışlardır. Özellikle ümmetin bir kısım fakihleri, sınır boylarında yaşayan Müslüman toplulukların himaye edilmesini de bu kapsamda görmüşlerdir. Çünkü bu insanlar desteklenmezse düşmana meyledebilir, toprakları zayıf düşebilir. Bu yaklaşım, Gazze’nin İslâm ümmeti için stratejik bir sınır hattı olduğunu düşündüğümüzde daha da anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla Gazzelilere verilecek zekât, yalnızca bir yardımlaşma değil, aynı zamanda ümmetin “güvenlik harcaması”dır (bkz. Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletüh, c. 3, s. 2005 vd., Dâru’l-Fikr, Dımaşk, 4. baskı).

Geçmişte “köleler” hissesi, kölelerin hürriyetine kavuşması için harcanırdı. Kölelik kurumu tarihe karışsa da çağdaş fakihler, bunun yeni bir anlam kazandığını ifade etmişler ve bu payın sömürge altındaki toplumların kurtuluşuna tahsis edilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Bugün Filistin halkının yaşadığı hâl, işte bu “çağdaş esaretin” en açık tezahürüdür. Onların özgürleşmesi için yapılan her katkı, zekâtın bu kategorisine tam anlamıyla uymaktadır.

Diğer bir sınıf ise borçlulardır. Gazze’de bireyler sadece kişisel borçlarla değil, toplumsal çapta da “borçlu” hâline gelmiştir. Evler yıkılmış, işyerleri harap olmuş, altyapılar çökmüştür. İnsanlar, yeniden inşa için ağır borç yükü altındadır. Fakihler, sadece şahsî borçluları değil; toplum yararına borca giren kişi ve kurumların da zekâtla destekleneceğini ifade etmişlerdir. Dolayısıyla Gazze’deki yetimhaneler, hastaneler, yardım kurumları bu paydan hakkıyla istifade etmektedir.

Kur’ân’ın zikrettiği bir diğer sınıf “yolda kalmış yolcu”dur. Bunlar, klasik anlamda sefere çıkıp da memleketine dönemeyen kimselerdir. Ancak bugün yerinden edilen, evinden sürülen, mülteci hâline gelen herkes bu kapsamdadır. Gazze halkının şehirden şehre göç etmek zorunda kalması, “ibnü’s-sebîl” hükmünü doğrudan onlara taşımaktadır.

Hiç şüphesiz Gazze halkının hâli, “Allah yolunda” mücadelenin en somut örneğidir. Canlarını, mallarını, evlatlarını feda ederek İslâm beldesini savunmaktadırlar. Fakihler, “fî sebîlillâh” payını cihad ve onun gerektirdiği her türlü harcama olarak tarif etmişlerdir. Bugün Gazze, bu maddenin canlı bir tefsiridir.

Kur’ân’ın sekiz sınıflık zekât tasnifi, Gazze’de âdeta bütün yönleriyle hayat bulmuştur. Fakirlikten miskinliğe, müellefe-i kulûb’dan gârimlere, ibnü’s-sebîl’den fî sebîlillâh’a kadar bütün yönler, Gazze halkının yaşadığı dramda birleşmektedir.

Bu nedenle Gazze’ye yönlendirilecek zekât, sadece bir hayır işi değil, ilâhî bir farzın yerine getirilmesidir. Kur’ân’ın (bilinmiş hak) ifadesi, zenginlerin malında fakirin hakkı olduğunu bildirir. Bugün bu hak, belki de en fazla Gazze’nin mazlum halkına aittir.

Zekâtın Gazze’ye Ulaşması Meselesi

Zekât bir ibadettir; fakat içinde mali yön ağır basan bir ibadet olduğu için vekâletle eda edilebilir. Nitekim namaz ve oruçta vekâlet caiz değilken, hac ve zekât gibi mali yönü olan ibadetlerde vekâlet caiz görülmüştür. Kişi zekâtını, güvenilir bulduğu birine teslim eder; vekil de bunu ihtiyaç sahiplerine ulaştırır. Ancak zekâtın yerine ulaşmasından asıl sorumlu olan yine mal sahibidir.

Doğru ve faziletli olan kişinin zekâtını bizzat kendi eli ile gerekli yerlere dağıtmasıdır. Ancak zekât verilecek kişinin başka şehirde bulunması, ihtiyaç sahiplerini tanımaması, zekâtın daha faydalı kullanılacağı yerlere yönlendirilmek istenmesi gibi sebeplerle vekâlet yoluna başvurulur. Günümüzde zekâtın dernekler, vakıflar veya resmî kurumlar aracılığıyla toplanması da vekâlet kapsamında değerlendirilir.

Burada şu hususlara dikkat edilmesi gerekir:

Vekil, zekâtı ancak Kur’ân’da belirtilen sekiz sınıfa verebilir.

Mal sahibi, zekâtı vekile teslim ettiği anda sorumluluktan kurtulmaz; zekât yerine ulaşmazsa veya yanlış kişilere verilirse asıl mesuliyet mal sahibine aittir.

Vekil, zekâtı geciktirmeden yerine ulaştırmalıdır.

Zekât, vekâlet yoluyla ödenebilen bir ibadettir. Ancak vekilin güvenilir olması, zekâtı usulüne uygun yerlere ulaştırması ve mal sahibinin de bu konuda dikkatli davranması gerekir. Böylece hem zekâtın ibadet yönü korunmuş olur hem de toplumsal fayda en üst seviyeye çıkar.

Bu çerçevede, günümüzde hayır kurumları ve dernekler de zekâtın dağıtımında bir vekil konumuna girebilir. Ancak bu vekâletin mahiyeti iki şekilde tezahür eder:

Birinci durum: Dernek veya kurum, yalnızca zekâtını verenin vekili konumundadır. Yani kişi, zekâtını o kuruma teslim eder; kurum da onun adına dağıtır. Burada kurum sadece mükellefin temsilcisidir. Bu durumda zekât, ancak fakire ulaştığında ifa edilmiş sayılır. Dolayısıyla zekât dağıtımının geciktirilmesi caiz olmadığı gibi, yerine ulaşmayan zekâttan da bizzat mükellef sorumlu olur.

İkinci durum: Dernek veya kurum hem zekât verenin hem de zekât alacak fakirlerin vekilidir. Bu ise ya devletin bizzat görevlendirdiği resmî zekât kurumlarında ya da devletten izinli kuruluşlarda geçerlidir. Böyle bir kurum, zekâtı toplarken mükellefin; dağıtırken ise fakirin vekili konumuna girer. Bu durumda dağıtımda bir miktar gecikme caiz görülebilir, çünkü vekâlet çift yönlüdür ve fakirlerin hakkı devlet adına güvence altındadır.

Bugün iman ve takva hassasiyeti ile bilinen, şeffaflığıyla toplumsal güveni kazanmış, kamu yararı statüsü almış insânî yardım kuruluşlarını, dernekleri ve vakıfları bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Müslümanların azınlık hâlinde yaşadığı, resmî bir İslâmî otoritenin bulunmadığı gayrimüslim ülkelerde de şeffaflığıyla toplumsal güveni kazanmış İslâm merkezleri aynı vazifeyi üstlenir. Zekât, onların emin ellerinden süzülerek gönüllere ulaşır; ihtiyaç sahiplerinin duasıyla birleşir. Böylece emanet, asıl sahibine kavuşmuş olur.

Günümüz şartlarında Gazze bağlamında meseleye baktığımızda şunu ifade etmek mümkündür: Gazze’ye ulaştırılmak üzere, yukarıda zikredilen ikinci kısımda yer alan kurumlara emanet edilen zekât, onların hesaplarına intikal ettiği anda mükellefin zimmetinden düşmüş sayılır. Bu kurumlar, “Gazze şartı” ile kabul ettikleri zekâtın yanında, makul ölçüde zekât dışı kaynakları da devreye sokmalı; bunu ise bir ulaştırma bedeli, bir hizmet payı olarak telakki etmelidir. Onlar elden gelen gayreti gösterip de bütün imkânlarını seferber ettikten sonra, yol esnasında zayi olan zekât, artık fakirin vekili sıfatıyla onların elinde zayi olmuş kabul edilir. Bu durumda ise zekât, hakiki muhatabına ulaşmış, müstahakkına kavuşmuş addedilir.

Vekâlet yoluyla verilen zekâtta dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da zekâtın herhangi bir şarta bağlanması hâlidir. Böyle durumlarda mükellef, şartını vekiliyle açıkça paylaşmalı, vekil de bunu kabul etmelidir. Zira çoğu zaman bağışa eklenen şartların yerine getirilmesi ayrıca bir maliyet gerektirir; bu maliyetin kimin tarafından karşılanacağı ise baştan bilinmelidir. Vekil, kendisine tevdi edilen şartın ifası için doğacak masrafı mükelleften talep etme hakkına sahiptir. Bu mesele açıklığa kavuşturulmadığında ihtilaf ve sıkıntılar kaçınılmaz olur. Bu sebeple birçok kurum, zekâtı yalnızca meşru harcama alanlarına sarf etme kaydıyla kabul etmekte, bunun dışında şartları kabul etmemektedir. Onların bu tavrı da haklıdır. Dolayısıyla, böyle bir kuruma şartlı zekât gönderildiğinde, beyan ettikleri prensiplere binaen ileri sürülen şartlar muteber sayılmaz; zekâtın normal harcama yerlerine ulaştırılması ise edâ için kâfidir.

Kaynak: Ahmet Hamdi Yıldırım, Altınoluk Dergisi, Sayı: 476