Gayret Kuldan, Tevfik Allah'tan: Başarının İki İlâhî Sırrı
Gayret kuldan, tevfik Allah'tan: Başarının iki ilâhî sırrı nedir ve nasıl uygulanır? Kulluk hayatımızın her anını değerli kılan bu sırrı ayet ve hadisler ışığında idrak edin.
Cenâb-ı Hak bizi, annelerimizden hiçbir şey bilmez halde çıkarıp bize kulluğun temel esasları olan kulaklar, gözler ve kalpler verdi. Bütün nimetleri önümüze serdi. Hayatı yarattığı gibi ölüm gerçeğini de önümüze koydu. Bizi yeniden diriltip hesaba çekeceğini de haber verdi. Sonra da tüm bu nimetleri kendisine en güzel şekilde kulluk edebilmek için nasıl kullanmamız gerektiğini ihtar etti:
“Biz, kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık. Ve biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız.” (Kehf, 7-8)
“Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk, 2)
GAYRET KULDAN, TEVFİK ALLAH'TAN: BAŞARININ İKİ İLÂHÎ SIRRI NEDİR?
Dolayısıyla akıl bâliğ olduktan sonra bizden sadır olacak her niyet ve sözün; yiyip içmeye, oturup kalkmaya, ağlayıp gülmeye, üzülüp sevinmeye, uyuyup uyanmaya varıncaya kadar her hareketin; gözümüzün her bakışı, kulağımızın her duyuşu, elimizin her tutuşu, ayağımızın her adımına kadar her fiil ve davranışın Rabbimiz nezdinde son derece önemli olduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Şu misaller bu gerçeği çok açık bir şekilde gözlerimizin önüne sermektedir:
Birinci misal ağır hastalıklarla imtihan edilen Hz. Eyyûb (a.s.)’dan:
Ağır bir hastalığa yakalanan Eyyûb (a.s.), uzun bir zaman sabretti; âfiyet ve şifa için ellerini açıp Rabbine yalvarmaktan bile hayâ etti. Neticede şeytan ona içten ve dıştan iyice musallat olup sıkıntı vermeye başladı. Şeytan bir taraftan kendine, “Sen peygamber olsan böyle bir musibete maruz kalır mıydın?” diye sıkıştırırken, bir taraftan da hanımına ve etrafındaki insanlara, aynı minval üzere vesveseler vermekteydi. Neticede Hz. Eyyûb, Rabbinden âfiyet diledi. Cenâb-ı Hak ona hemen şifa vermedi. Yerden kıpırdayamayacak kadar ağır hasta idi. Belki ancak ayağını kıpırdatabilecek kadar bir gücü vardı. Oysa, denizleri, nehirleri, dereleri durmadan akıtan, binlerce çeşmelerden sular fışkırtan Yüce Rabbimizin, elbette hasta kulu Eyyûb’un ayağını yere vurdurmaya ihtiyaç duymadan, şifa olacak suyu kendi kudreti ile de akıtması kolayın kolayı bir işti. Ama Allah Teâlâ, Eyyûb’den şifa bulması istikametinde kul olarak kendine düşen vazifeyi yerine getirmesini, tüm gücünü kullanarak “ayağını yere vurmasını” emretti. (Sâd, 42)
Hz. Eyyub, ayağını yere vurunca oradan temiz, berrak, soğuk bir su fışkırdı. Eyyub (a.s.) onunla yıkandı, ondan içti ve böylece şifa buldu. Cenâb-ı Hak ona hem sıhhatini, hem ehlini, malını ve mülkünü, hem de onların bir o kadarını daha verdi. Bol bol ihsanlarda bulundu: “Biz de onun duasını kabul buyurduk; bütün dert ve sıkıntılarını giderdik; katımızdan bir rahmet ve bize kulluk yapanlara bir ders olmak üzere ona aile efradını ve bir o kadarını daha bağışladık.” (Enbiyâ, 84)
İkinci misâl ise Hz. Meryem’den:
Cebrâil (a.s.)’ın üflemesiyle Hz. Meryem hamile kalınca, haline kimsenin müttali olmaması ve insanların nazarından uzak kalabilmesi için uzak bir mekâna çekildi. Çünkü durumundan haberdar olan insanların bunu normal karşılamayacaklarını biliyordu. Onlara bunu nasıl izah edeceği hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Nihâyet onu doğum sancıları tuttu. Mecburen bir hurma ağacına dayandı. Bu sırada o, bedenen ve rûhen o kadar zor bir durumda, o kadar mahcubiyet ve utangaçlık içinde idi ki daha önce ölmüş olmayı, unutulup yok olmayı istemişti. Fakat bu arada mucize olarak çok ilginç bir şey gerçekleşecekti.
Yeni doğum yapacak Meryem’in rahat doğum yapması ve doğumdan sonra kısa zamanda iyileşmesi için kışın ortasında kupkuru bir hurma ağacının dallarından taptaze hurmalar dökülecekti. Yeryüzündeki bağları, bahçeleri, milyarlarca ağaçları yaratan ve onlardan sayısız meyveler lütfeden Allah Teala için, Hz. Meryem için kışın ortasında da olsa sadece bir hurma ağacına can verip taze hurma yaratmak elbette son derece kolay ve basit bir işti. Meryem validemiz ise o esnada doğum sancıları içinde kıvrandığından son derece zayıf ve çaresiz bir halde bulunuyordu. İşte bu noktada Kur’ân-ı Kerîm’in “gayret kuldan tevfik Allah’tan” kaidesinin çok mühim bir örneği yaşandı. Allah Teala, ancak tüm gücünü harcayıp kendini zorlayarak yapabileceği bir gayretin Meryem tarafından gerçekleştirilmesini isteyerek: “Ey Meryem! Hurma ağacını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar dökülüversin” (Meryem, 25) buyurdu. Hz. Meryem, emrin gereğini yaptı ve mucize bir şekilde üzerine taze hurmalar patır patır dökülmeye başladı.
Bu dikkat çekici iki misalin açtığı pencereden Yüce Kitabımız’a baktığımızda onun bize Allah ile kul arasındaki kulluk münasebeti açısından çok önemli bir kaideye muhtelif misallerle dikkat çektiğini görürüz. Buna göre Rabbimiz, kulun bir kısım başarılara erişebilmesi için ilk gayreti ondan beklemekte, onun bu gayretini fazlasıyla ödüllendireceğini haber vermektedir. Yani ilk olarak gayret kuldan gelecek ve ona karşılık tevfik Allah’tan olacaktır.
Biz kendimizi haklı olarak aciz, zelil, değersiz görsek de Yüce Rabbimiz, kesinlikle hakkımız olmadığı halde biz mümin kullarına çok büyük değer vermektedir. Hz. Ali (k.v.)’nun buyurduğu gibi; “Sen kendini küçük bir cisim zannedersin, oysa sende dürülüdür büyük bir kainat!” Böyle olduğu için de biz kullarının niyet ve amellerine çok büyük değer atfetmekte ve kulluğun gereği olarak bizden bunu beklemektedir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize (oradaki niyetlerinize) ve amellerinize bakar”[1] hadis-i şerifiyle de aynı gerçeğe dikkatlerimizi çekmektedir.
Dipnot:
[1] Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9.
Kaynak: Ömer Çelik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477