Eyüpsultan Camiî’nde Sabah Namazı Kılmak
Her Arabî ayın ilk cumasında Eyüpsultan Camiî’nin avlusunda, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başlayan ziyaret… Kadınlar, dualar, mendiller ve göklere uzanan bir selâm dalgası…
Asırlardır her Arabî ayın ilk cumasında Eyüpsultan’da buluşan kalpler, bir geleneği değil, bir teslimiyeti yaşatıyor.
ARABİ AYIN İLK CUMASINDA EYÜPSULTAN CAMİÎ’NDE SABAH NAMAZI
Eyüpsultan’da Bir Sabah: Mahşer Gibi Kalabalık
Eyüpsultan Camii, sabahın erken saatlerinden beri İstanbul’un dört bir tarafından gelmiş cemaatle dolup boşalmaktadır. Son gelenler iç avluya serilmiş hasırlar üstünde secdeye varıyorlar. Hazreti Halid’in türbesi iki taraftan sarılmıştır.
Başları bol, geniş beyaz örtülerle sarılı, kiminin omuzundan sarkan koca son moda çantası, kiminin kucağında yavrusu, kiminin elinde, üstüne iki büklüm abandığı sopası, yüzlerce kadın sevgilileri alıp götüren bir uçağı uğurlar gibi, gözleri gökte, aynı noktada, sağ elleri havada, etrafa gül kokusu saça saça, mini mini mendillerini sallıyorlar.
Eyüp Sultan Camii’nin dış avlusunu mahşer gibi dolduran bu ipeklere ve renklere bürünmüş insanların tepesindeki gök, bir billur kâse gibi tertemiz, lekesiz ve noktasız…
Bir tayyare homurtusu da yok. O halde bu, bilekleri ve parmaklarındaki pırıl pırıl bilezikler ve yüzüklerle titreşe titreşe uzanan çıplak kolların havalandırdığı, kelebekler gibi çırpınıp duran mendillerin selamı kime?
Gür, davudi bir ses, gökten damla damla gönüllere akar gibi geliyor: Essalâtü… Vesselâm…
Sanki minaredeki müezzin cemaatle beraber dinliyor. Bu kadar içe işliyen, böyle göz yaşartan bir ses, bir faninin ağzından nasıl çıkar? Yazık ki hiç görmemiştim: Meğer her Arabî ayının ilk cumasında, müminlerin Eyüp ziyareti, bu ilahi nağmenin füsûniyle başlarmış…
Cami, sabahın erken saatlerinden beri İstanbul’un dört bir tarafından gelmiş cemaatle dolmuş. Son gelenler, iç avluya serilmiş hasırlar üstünde secdeye varıyorlar. Kol kola girmiş, birbirlerinin eteklerinden tutunmuş, adeta kucak kucağa akan kadın selleri kol kol oradan oraya dağılıyor.
Hazreti Halid’in türbesi iki yandan sarılmıştır. Cephedeki hacet penceresinin yıllardanberi okşana okşana parlamış parmaklıklarına, dokunacak yer arayıp bulmak telâşiyle uzanmış eller hele parmaklar, bir felaket anında cankurtarana yapışmış gibi sımsıkı sarılıyor. Kalabalığın ortasında, havalanmış kollar, yumruklarında sıkılmış kar gibi bembeyaz çocuk çamaşırlarını parmaklığa dokundurmak için çırpınıyorlar.
Şehrin kimbilir hangi semtlerinde, belki Şişli’nin bir zengin apartmanında, belki Kasımpaşa’nın bir zavallı kulübesinde canlanmak, derdinden kurtulmak için bu minnacık blûzları, çorapları bekleyen kimbilir kaç solgun, mecalsiz yavru var?
İçeri hiçbir şey atılmasın diye parmaklıklara örülmüş teller manikürlü narin parmaklara mukavemet edemiyor. Sıcaktan avuçlarda pelteleşmiş mumlar bu aralıklardan birer birer türbenin halıları üstüne atılıyor.
Ellerinde Kur’anları, kiminin tesbihleri, yahut bomboş avuçlarını açıp duaya dalmış kadınlar arkada gelen kalabalığın önünde sele tutulmuş gibi mütevekkil akıp gidiyorlar.
Genç kızlar, uzun eteklerini yerlere sererek eğilip, avlunun göbeğindeki hacet çeşmesinin musluklarını, kısmetleri açılsın diye, kapayıp açıyorlar.
Ayni günde evlenmiş, zifaf görmeden, ayni günde ölmüş iki kızkardeşin yattığı (Çifte Gelinler) merkadinin, önü muratlarına ermeden can verenlerin ruhlarını tâziz için gelenlerle mahşer gibi kalabalık…
Fakat yaşayanlar arasında muratlarına erenler de çok: Ziyaretlerini bitirince dış avluda fakir fukaraya para ve ekmek dağıtanlar, duvar diplerinde horozlarını kurban edenler bunlardır.
Belki ömürlerinde bir karınca incitmemiş kızlar, kadınlar, kucaklarında getirdikleri horozların bıçaklanışını ve gırtlaklarından akan kanlara bulana bulana ve çırpına çırpına can çekişlerine, orada, avuçlarındaki mendilleriyle ağızlarını tıkaya tıkaya fakat gözlerini ayırmadan bakabiliyorlar.
Herkes burada dua ederken, sevap işlerken, öyle bambaşka bir ruha sahip, öyle iyi, güzel ve hafif görünüyor ki, eminim şu kızcağıza bıçağı uzatsam, o adak horozu kendi eliyle kesebilir. Herkes diyorum, evet herkes bu kadınların arasına işte namazını bitiren erkekler de karıştı… Bu erkekler arasında şehrin tanınmış simaları da yok değil meşhur sporcular, tacirler, mühendisler, avukatlar, ressamlar…
Şadırvanın etrafındaki güvercinlere avuç avuç mısır serperek dış kapıya doğru gidenlere bakın, yürüyüşlerinden bakışlarından bile belli, ne kadar hafiflemiş, rahat, ferahdırlar.
Bir Eyüpsultan ziyaretinden bende kalan hatıra; ne çeşme ne horoz, ne mum, ne de mezar taşıdır. Kim ne derse desin orada; insanların bir sırra ermiş gibi, bambaşka bir hüviyete büründüklerini gözlerimle görmüş bulunuyorum.
Şehrin Kalbinde Sönmeyen Işık: Eyüpsultan’ın Ruhu
Ramazan’ın teravih namazları gibi Eyüpsultan’ın cumaları da gösteriyor ki dünyanın bu para ve madde devrinde memleketin geçirdiği buhranlara rağmen dine bağlılık eksilmemiş, hatta bazı ahvalde artmıştır bile.
Bu bağlılıktan eski devirlere mahsus koyu taassubun, yobazlığın doğacağından korkmaya lüzum yoktur. Çünkü Eyüp ziyaretine giden Ramazan’da camileri dolduran binlerce kişi, hiç de eskilere benzemiyor. İçlerinde dinin manasını kavramış, dinin dünya ile ilgisi olmadığını anlamış olan uyanık insanlara rastlandığı gibi kılıkları, kıyafetleri ile de kara taassupla zerre kadar ilgili olmadıklarını belirtenler de var…
Kaynak: Feridun Kandemir, Din ve Hayat Dergisi, Sayı: 48