Evlilik Neden Bir Ayettir?
Kur’ân’ın rehberliğinde evlilikteki sevgi, merhamet ve huzurun ilâhî rahmet ve hikmete işaret eden yönlerine dikkat çekiliyor
Hemen herkesin hayalinde mutlu bir evlilik vardır. Huzurlu bir yuva kurmayı, sevildiğini hissetmeyi, güven içinde yaşamayı ve hayatın yükünü birlikte taşımayı ister. Fakat bugün hızın, tüketimin ve bireyselliğin kuşattığı dünyada evlilik, Kur'ân'ın yüklediği derin mânâdan giderek uzaklaşmakta; ilâhî bir nimet ve emanet olmaktan çok, dünyevî beklentiler ekseninde değerlendirilmektedir. Bu acı tablo, hayatımızda evliliği yeniden vahyin rehberliğinde inşa etmeyi zaruri kılmaktadır.
EVLİLİKTE İLÂHÎ RAHMETİN ÂYETİ: SEVGİ, HUZUR VE MERHAMET
Kur'ân-ı Kerîm evliliği ilâhî rahmetin tecelli ettiği, sevgi ve merhametin hayat bulduğu mukaddes bir yolculuk olarak takdim etmektedir. Bu hakikatin en güzel ifadesi, Yüce Rabbimizin şu buyruğudur: “O’nun âyetlerinden biri de, kendileriyle ülfet edip huzura ermeniz için size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesidir. Şüphesiz bunda, tefekkür eden bir toplum için nice âyetler vardır.” (Rûm 30/21). Burada eşler doğrudan “âyet” olarak nitelenmektedir. Peki, âyet ne demektir?
Kur’ân lisanında âyet, Allah’ın varlığını, kudretini, ilmini ve hikmetini gösteren her türlü delil, nişan ve işarettir. Güneş bir âyettir; düzenli doğuşu ve batışı ilâhî nizamı haber verir. Yağmur bir âyettir; ölü toprağa can vermesi rahmeti gösterir. Dağlar, yıldızlar, renkler ve diller hep âyettir. İşte bu kevnî âyetler zincirinin bir halkası olarak kadın ile erkek arasındaki sekinet, meveddet ve rahmet de bir âyettir.
Kur’ân’ın eşleri “âyet” olarak zikretmesi, bize çok geniş bir ufuk açar. Birbirini hiç tanımayan, farklı ailelerde, farklı coğrafyalarda yetişmiş iki insanın zamanla aynı gönülde buluşması, birbirinin sevincini kendi sevinci, acısını kendi acısı gibi yaşayabilmesi, aralarında güven, sadakat ve merhametin yeşermesi asla sıradan bir hadise değildir. Bu, Allah Teâlâ’nın insan hayatındaki en büyük tecellilerinden biridir. İnsan çoğu zaman gözünü göğe dikip yıldızları seyrederken Rabbini hatırlar, ama aynı yastığı paylaştığı eşinde tecelli eden ilâhî sanatı fark etmez. Hâlbuki eş, okunmayı bekleyen en yakın âyettir.
FARKLILIKLARIN AHENGİ: ÂYETİN İÇ YÜZÜ
Müfessirler, âyetteki “kendi cinsinizden eşler yaratması” ifadesinin bu âyetin temel sırrı olduğunu belirtirler. İnsan ancak kendi mahiyetinden olanla tam bir ülfet bulabilir. Kadın ve erkek birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısı olarak yaratılmıştır. Bu tamamlayıcılık yalnızca bedensel değil; ruhî, duygusal ve kalbî boyutları da içerir.
Tasavvuf geleneğinde erkekte celâl (kuvvet, azamet, adalet, himaye), kadında ise cemal (güzellik, zarafet, şefkat, merhamet) tecellilerinin daha belirgin olduğu ifade edilir. Bu iki farklı kutbun evlilik çatısı altında birlikteliği, ahenkli bir bütünü doğurur. Bu denge, aile içinde adaletin, hoşgörünün ve fedakârlığın temelini oluşturur. İşte bu denge, evliliğin bir âyet oluşunun ta kendisidir; çünkü zıtların uyumu, ancak sonsuz ilim ve kudret sahibinin eseri olabilir.
MARİFETULLAH MEKTEBİ OLARAK EVLİLİK
Eşler bir âyet olduğuna göre, o âyetin gereği gibi okunması ve üzerinde tefekkür edilmesi Kur’ân’ın emridir. İnsan, Allah’ın isimlerinin (esmâ-i hüsnâ) tecellilerini en kapsamlı şekilde üzerinde taşıyan varlıktır. Ancak bu tecellileri kemale erdirmek için bir aynaya ihtiyaç duyar. “Mü’min, mü’minin aynasıdır”[1] sırrınca, insan kendini en iyi eşinin aynasında seyrederek olgunlaşır. Evlilik bu yönüyle bir marifetullah mektebidir. Eş, üzerinde ilâhî isimlerin tecelli ettiği canlı bir âyet olarak okunduğunda, her hâl ve davranışta Rabb’e açılan bir pencere hâline gelir.
Mevlânâ insandaki bu tecelliyi şöyle anlatır:
“Uykuya varırsak, onun aşkıyla kendimizden geçmişiz, onun mesti olmuşuzdur. Uyanık bulunursak onun yazdığı destanda, bize verdiği rolü yaşarız… Bu karma karışık olan dünyada biz kim oluyoruz? Biz birer gölge varlık, birer hiçten ibaretiz. Hiç bir harfle birleşmeyen, hiç bir nokta almayan elif gibiyiz. Bizden zuhûr eden her hareket, her hal, O'nun ilâhî isim ve sıfatlarının tecellîsidir.”[2]
Bu bakış açısıyla erkek, eşinde Allah’ın cemâl isimlerinin yansımalarını temaşa eder. Onun zarafetinde el-Latîf'in inceliğini, şefkatinde er-Rahmân ve er-Rahîm'in rahmetini, sabrında es-Sabûr'un metanetini, sevgi ve muhabbetinde el-Vedûd'un sıcaklığını, affediciliğinde el-Afüvv'ün enginliğini müşahede eder. Eşinin fedakârlığında el-Kerîm'in cömertliğini, nezaketinde ise el-Halîm'in yumuşaklığını hisseder. Böylece anlar ki eşi, Rabbinin rahmet ve lütuf isimlerinin tecelli ettiği canlı bir âyettir.
Kadın ise eşinin şahsında Allah’ın celâl isimlerinin yansımalarını okumaya başlar. Erkeğin ailesini yönetmesinde el-Kayyûm’un, koruyup gözetmesinde el-Hafîz'in, adaletinde el-Adl'in, helâl rızık için gösterdiği çabada er-Rezzâk'ın, güç ve metanetinde el-Kavî'nin, sevgi ve vefasında el-Vedûd'un, sabır ve vakarında ise es-Sabûr'un tecellilerini seyreder. Böylece hayat arkadaşı eşini Rabbinin kudret ve hikmetini hatırlatan canlı bir âyet olarak görür.
Bu idrak, aile hayatını karşılıklı hak iddiasından çok sevgi, merhamet ve kulluk şuuru üzerine inşa eder. Kadın, eşinde bu celâl tecellilerini okudukça bilir ki erkek, Rabb’inin kudret ve hikmetinin her an tecelli ettiği canlı bir âyettir. Böylece her iki taraf da eşinde ilâhî bir ikramları seyrederek. Bu idrak sabrı ve şükrü beraberinde getirir. Aile, celâl ile cemalin, yöneticilik ile teslimiyetin, kuvvet ile şefkatin dengelendiği bir huzur iklimine dönüşür.
NEFSİN TERBİYE OCAĞI
Tasavvuf ehli, aile hayatını nefsin kemâline vesile görmüştür. Eş, insanın sevgiyi, merhameti, sabrı yaşadığı kıskançlığı terbiye ettiği, cimrilikten cömertliğe, acelecilikten teenniye geçtiği bir terbiye ocağıdır. İnsan ahlâkî durumunu en çok eşiyle olan muamelesinde keşfeder. Öfkesinin sınırlarını, tahammülünü, fedakârlık kapasitesini ve affediciliğini eşiyle olan ilişkisinde öğrenir. Bir kimse eşine karşı ne kadar olgun, merhametli ve adaletli ise, Rabbine o kadar yakındır.
Zira ibadetlerin özü, nefsi terbiye edip güzel ahlâkla donanmaktır. Çünkü aile, insanın en gerçekçi haliyle kendiyle yüzleştiği yerdir; burada sergilenen her güzel tavır, kişinin manevi olgunluğunun bir göstergesidir. Bir türlü manevi ilerleyiş sağlayamayan bir müntesibine, halini sorması üzerine Şeyh efendi ailesi ile arasını düzeltmesini tavsiye etmiştir.
Bu hakikatin en canlı örneği olan Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, aile ahlâkını dinin merkezine yerleştirerek buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım.”[3] Bu hadise göre insanın gerçek karakteri, en mahrem ortamında nasıl davrandığı ile ortaya çıkar.
Netice olarak Kur’ân’ın evliliği “âyet” olarak nitelendirmesi, hayatın en sıradan görünen alanına dahi ilâhî bir anlam kazandırır. Mümin, Rabbini sadece göklere, yıldızlara veya tabiatın güzelliklerine bakarak değil; en yakınındaki insana, yani eşine bakarak da tanımalıdır. Eş, Allah’ın rahmetini, lütfunu ve hikmetini her gün yeniden hatırlatan canlı bir âyettir. Sevgi bu bakışı derinleştirir; tefekkür ise sevgiyi olgunlaştırır. Her güzel davranış ilâhî bir ismi hatırlatır, her fedakârlık kulluğun anlamını biraz daha derinleştirir. Eşine karşı takınılan her merhametli tavır, Rabbin rahmetine açılan bir kapı; her sabır, O'nun rızasına ulaşan bir basamaktır.
Dipnotlar:
[1] Tirmizî, “Birr”, 18.
[2] Mevlânâ, Mesnevî, I, 1511-14.
[3] Tirmizî, Menâkıb, 63.
Kaynak: Muhammed Veysel Akkaya, Altınoluk Dergisi, Sayı: 486