Evlenememek Kader mi?
Evlenememek kader mi? Sizlerden gelen soruları ve dinî meselelere dair merak edilenleri Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.
Bu soruyu soran kardeşimiz herhalde 30 yaşlarına gelmiş ve evlenememiş. Eli ayağı yerinde, nefes alabilen, gözüyle görebilen, kulağıyla işitebilen, diliyle konuşabilen, eliyle yazabilen ki soruyu yazdığına göre okumuş, etmiş, zahiren evliliğe mani bir durumu olmayan bir kardeşimiz. Allah'ın kendisine verdiği bin bir nimeti; yani bin bir kesretten kinaye sayısız nimeti görmüyor. Allah'ın kendisine verdiği nimetleri müktesep bir hak olarak görüyor. "Tabii verecek canım. Ben güzel olmayacağım da kim olacak? Ben görmeyeceğim de kim görecek?" diye sayabildiği kadarıyla nimetleri görüyor ama evlenememiş 30 yaşına kadar. Bu adalet miymiş? Öbürü 18 yaşında evlenmiş. Güzel kardeşim, sakat doğan çocuklar var. İşte geçen evvelki hafta Gazze'den gelen misafirlerle Mısır'da buluştuk. Ayakları yok, elleri kopmuş, gözünü kaybetmiş. Onlar insan değil mi? Yani senin evlenemedim diye ki evlensen 3 gün sonra "Nereden evlendim?" diye de isyan edeceksin; o da ayrı bir mesele. Eğer öyle bir profilin olmasaydı şimdiye kadar belki de evlenmiştin.
Allah'ın yeryüzünde envai türlü mahlukatı var. Bunların içerisinde en değerli olanı insanoğlu. İnsanoğlunun da bin bir türlü hali var. Yani bakıyorsun biri kör, gözleri yok. Şimdi bu kardeşimize sorsak; 8 milyarın içerisinde 50 milyon kör insan var. "Bu 50 milyondan biri olup evlenmiş olmayı mı tercih ederdin, evlenmemiş olup da gözü görenlerden olmayı mı tercih ederdin?" Ama hiç görme nimetini aklına getirmez bir insan. Dolayısıyla Allah adil-i mutlaktır. Cenabı Allah bu yeryüzünü, dünyayı bir imtihan yurdu olarak bize vermiş. Burada bir senaryo dahilinde herkes kendi rolünü oynuyor. Bu rolünü kim ihlasla oynarsa ahirette madalyasını cennet olarak alacak. Kim rolüne razı olmaz? "Niye bana filmde efendim hizmetçi kadın rolünü verdiğinizde kraliçe rolünü vermediniz?" diye isyanlara düşerse imtihanı kaybeder. Şunu unutmamak lazım gelir ki Allah bu dünyada dezavantajlı kılmışsa bir kulunu; yani göz nimetinden mahrum etmiş, kulaklarını sağır etmiş, dil vermemiş konuşamıyor, Allah bir kuluna ağır hastalıklar vermiş. Şimdi mesela bakıyorsunuz dünyanın birçok ülkesinde nice mazlum insanlar hapishanelerde inim inim inliyorlar. Yani oradaki bir Müslüman kalkıp, "Ya Rabbi, ben senin dinin için doğruyu söylemeye çalıştım. Dilimin döndüğünce, doğru tarafta durmaya çalıştım. Elimden geldiğince, bu muydu bana vereceğin mükafat? Ben burada azap çekiyorum." Ama nice insanlar dışarıda keyif ediyorlar, günü gün ediyorlar. "Bu mu senin adaletin?" diye isyan etmiyor. Ama bu kardeşimiz Allah'a reva diyor. "Bu adalet mi?" diyor. "Ben" diyor, "evlenemedim."
Biz İmtihandayız? Soruları Seçme Hakkımız Yok
Hasılı kelam şunu unutuyoruz maalesef. Biz imtihandayız. Soruları seçme, hangi sorunun bize sorulacağını tayin etme hakkı bizde değil. Biz memnun edilmesi gereken taraf değiliz. Yani Allah bizi memnun etmek, bizim hatırımızı saymak, bizim gönlümüzü hoş tutmak mecburiyetinde değil. Haşa. O Allah azze ve celle alemlerin, kainatın Rabbi. Ya şu evrende insan dediğin nedir Basri hocam? Allah'ını seversen bugün var yarın yok. Yahu 8 milyar insan içerisinde, şöyle mesela bahçedeki karıncalara bak. Oradaki bir karıncadan farksız bizim varlığımız. Ya bakma bir saltanat peşinde olduğumuza. Karıncaların alemine de girsen onlarda da bir saltanat var. Kraliçe karınca var, bir koloni var. Muazzam bir düzen var. Belki bizden daha iyi işliyor işleri. Yani bir kova su üstlerine döküldüğünde "Allah" diyorlar, "işte bir sel yaptı." Hasılı kelam yani insan bazen kainatın merkezine kendini koyuyor. Oysa biz aciz varlıklarız.
Evlenip Evlenmeyeceği İnsanın Kaderinde Yazılıdır
Eğer Allah'ın bize tayin ettiği kadere razı olur, Allah'ı memnun etmek için gayret edersek Allah bizi memnun eder. Ama beklentilerimizin gerçekleşmemesi üzerine planlar yapıp "niye böyle oldu?" diye bunun sonu yok. Bu maalesef insana mutsuzluk getiren bir şeydir. Onun için şunu birincisi akıldan çıkartmamak lazım. Nasıl bir insanın sakat kalacağı, efendim ama olacağı, fakir olacağı onun kaderinde yazılıysa evlenip evlenmeyeceği de kaderinde yazılıdır. Evlenmek Allah'ın bir nimetidir, lütfudur. Bazen kadru kıymeti bilinmeyince de işkence haline, azap haline gelir. Evlat Allah'ın bir lütfudur, bir nimetidir. Bazen bir işkence, bir azap, bir fitne haline gelir. Onun için Allah'tan hayırlısını, bizim için en iyisini, en doğru olanını istemeye mecburuz. He şu da var; Allah'ın kaderi bizim duamızla, isteğimizle bozulur mu? Allah'ın kaderi hiçbir şeyle bozulmaz. Fakat Allah bize dua etmemizi emrettiği için biz Allah'a dua ederiz. Duamız ibadetimizdir, ibadet yerine geçer. Allah kaderinde "bu kulum dua edecek, ona da bunun üzerine şu verilecek" diye yazılmışsa o da böylece tahakkuk eder, cereyan eder. Dolayısıyla birinin nazarı, birinin büyüsü, birinin yaptığı bilmem ne benim kaderime etki edebilir mi? Edemez. "Allah müsaade etmedikçe hiç kimse hiç kimseye zarar veremez." (Bakara Suresi, 102. Ayet). Cenabı Allah sihirle, büyüyle uğraşanların zarar veremeyeceklerini ifade ediyor. Allah müsaade etmezse kimsenin kimseye zarar vermesi mümkün değildir. Fakat büyü dediğimiz şey metafizik bir durumdur. Yani fizik aleminin ötesinde bir hadisedir. Nasıl bir adam tetiği çekip de karşısındakine ateş ettiğinde o kurşun adamı öldürür veya öldürmez, kesin bir sonuç söyleyemiyorsak, sihirle büyüyle uğraşan bir kimsenin de karşı tarafa zarar verip veremeyeceği ancak Allah'ın müsaadesi ve izniyle olur. Buradan hareketle bir insan "ben evlenemiyorum bana büyü yaptılar", "ben evlenemiyorum benim kısmetimi bağladılar", "ben evlenemiyorum işte hiçbir işte muvaffak olamıyorum, kısmetin bağlandı, rızkın bağlandı" diye kendisini olumsuz düşüncelere esir edeceğine Allah'ın kendisine verdiği imkanları seferber etmeli ve o imkanlar dahilinde gayret etmeli, çalışmalı.
En Büyük Engellerden Biri Kararsız Kalmaktır
Evliliğin özellikle de belli bir yaşa geldikten sonra görebildiğim acizane Basri hocam, en büyük engellerinden biri insanların kararsız kalmasıdır. Onun için kanaat önderi diyebileceğimiz, eskiden daha fazlaydı ama gittikçe azalıyor, böyle camilerimizde güzel imamlarımız oluyordu. Cemaatle bütünleşen, halkla dertleşen, yani camiyi bir mahallenin merkezi haline getiren imamlarımız hala varlar ama eskisi kadar çok değiller. Belki nüfus kalabalıklaştı, bundan da olabilir. Yani bu kardeşlerimiz ister kız olsun ister erkek olsun bu işleri becerebilen, yapabilen, yani bu noktada dirayetli olan kimselere müracaat edip "Hocam ben evlenmek istiyorum. Kimi tensip buyurursanız, bana yardımcı olursanız size duacı olurum" diye müracaat etsinler. Ondan sonra da "yok kaşının üzerinde gözün var" diye bir bahane bulmayıp "amenna" deyip razı olsunlar evlensinler. Ama yani bir hoca efendiye gittiler de karşılarına gösterilen aday hiç de öyle tahammül edebilecekleri bir tip değil; hoca efendi böyle tensip etti diye de teslim olmasınlar. Fakat bu noktada bir teslimiyete ihtiyaç var. Onu ifade etmeye çalışıyorum. Bu teslimiyeti göstererek bu sıkıntılarından kurtulabilirler. Cenabı Allah hayırlı eşler bütün ümmet-i Muhammed'e nasip eylesin, bizleri de eşlerimize hayırlı eylesin. Amin. O da ayrı bir mesele. Şimdi evlenemeyenler evlenmek için can atıyor Basri hocam. Evli olanlar da "nasıl eşimden kurtarırım" diye feryat ediyor. Demek ki insanoğlunda bir doyumsuzluk söz konusu. Onun için Cenabı Allah'a dua etmek lazım. Bu borçları kapatmaya, ödemeye de faydalı bir dua olarak naklediliyor Efendimiz aleyhissalatu vesselam'dan. "Allah'ım helalinle beni yetindir, haramından uzak kıl. Allah'ım beni senden başka kimseye muhtaç etme. Senin elindekilerle beni kanaat sahibi kıl. Fazlınla beni zenginleştir. Senden başka kimseye muhtaç etme." (Tirmizi, Daavat, 110). Dolayısıyla bütün dertlerin dermanı olacak Cenabı Allah "Bana dua edin, Ben sizin duanızı kabul edeyim" buyuruyor (Mü'min Suresi, 60. Ayet). Daha daha ne olsun? Demek ki duamızı düzgün yapamıyoruz demektir. Eğer bir dua düzgün yapılıyorsa ki duanın düzgün yapıldığının en büyük alameti de hani bir hikaye anlatırlar; yağmur duasına çıkılacakmış bir yerde de sadece köyün delisi yanına şemsiye almış. Güp güneşli bir günde demişler ki "bu şemsiyeye niye ihtiyaç duydun?" "Yağmur duasına çıkacağız ya." Demiş. "Evet, dua edeceğiz sonra yağacak." Ha "deli" demişler. İşte bu deli gibi imanla; yani yağmur duasına çıkıyorsun ama sen de inanmıyorsun yağmurun yağacağına. İnansan tedbirli gidersin. Onun için duanın mutlak kabul olduğunu böyle gözümüzün önünde görüyormuş gibi duayı yapmak lazım. Cenabı Allah o itikadı hepimize nasip eylesin. Amin. Allah razı olsun değerli hocam.