Engelli, Kendisine Vaktinde Bakmadıkları İçin Anne-Babasını Dışlayabilir mi?
Engelli kendisine vaktinde bakmadıkları için anne-babasını dışlayabilir mi?
Herkes ellerinden gelen gayreti göstermekle mükelleftir. Bir anne-baba çocuğuyla ilgilenmemiş, gerekli terbiyeyi vermemişse Allâh katında sorumludur. Fakat çocuğun engelinden dolayı eğitim ve terbiyede zorlanmışlar, yetersiz kalmışlarsa mâzûrdurlar.
Temel gereksinimleri karşılanmayan engelli bir çocuk anne-babasına karşı geçici bir süre bastırma, içe çekilme, gerileme, inkâr ve yansıtma gibi savunma mekânizmaları geliştirebilir. Bunlar normal reflekslerdir. Ancak yıllar sonra, bakımını vaktinde gereği gibi yapmadıkları/yapamadıkları, maddi açıdan bâzı şeyleri alamadıkları veyâ kendisine kötü davrandıkları gerekçesiyle sitem olsun diye anne-babasını dışlayamaz, onlarla iletişimini kesemez, onların mesaj göndermesine, telefon görüşmelerine engel koyamaz.
Şartlar ne olursa olsun anne-baba ile iletişim, hiçbir durumda kapatılmamalıdır. Eğer bir çocuk, içinde doğup büyüdüğü âilesine karşı bir mesâfe koyma gereksinimi duyuyorsa, bu karara varmasındaki nedenleri açık bir biçimde ifâde etmelidir. İletişim kanallarının açık kalması çözüm üretmeye ve her iki taraf için de geçerli olacak orta yolun tutulmasına vesîle olacaktır.
Bir Müslüman hiç bir şekilde annesiyle, babasıyla ve yakın akrabalarıyla ilişkilerini koparamaz. Onlardan zarar gelse dahî onlara karşı olan sevgi, saygı ve hürmetini bozamaz. Hiçbir şekilde onlarla arasına mesâfe koyamaz.
Bir insânın en büyük gâyesi Allâh’ın rızâsını elde etmek olmalıdır. Allâh’ın rızâsı ise ana-babanın rızâsına bağlıdır. Allâh insânın yaratıcısıdır, ana-baba da bu yaratılışın zâhiri sebepleridir. Öyle ise ilk görevimiz yaratanımızı tanıyıp O’na karşı kulluk vazîfelerimizi yerine getirmek, sonra da ana-babamıza iyilik ve itâatta bulunmaktır. Kur’ân’da Allâh, kendisine ibâdetten hemen sonra ebeveyne iyiliği emretmiştir.[1]
Anne-babaya iyilik Kur’ân-ı Kerîm’de çok yerde zikredilir. Yüce Rabbimiz söyle buyurur:
“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri harâm kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin (ihsânda bulunun)...”[2]
“Allâh’a kulluk/ibâdet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya iyi davranın (ihsânda bulunun)...”[3]
“Biz, insâna anne babasına iyi davranmayı (ihsânda bulunmayı) emrettik.”[4]
“Rabbin, sâdece kendisine kulluk/ibâdet etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı (ihsânda bulunmanızı) kesin bir şekilde emretti…”[5]
Görüldüğü üzere, Kur’ân’da Allâh’a şirk koşmama emrini müteâkiben emredilen ilk sorumluluk ana-babaya iyi davranmak ve itâatkâr olmaktır. Kur’ân- Kerîm’de yer alan ‘ihsân’ kavramı saygı gösterme, onurlandırma, itâat etme ve anne-babayı sevindirip kendilerine hizmet etme vs.yi içine alır. Bu anne-baba hakkının Allâh hakkından sonra geldiğinin ve diğer insânî haklar karşısında önceliği olduğunun açık bir ispatıdır.
İnsanda evlât sevgisi, yaratılıştan gelen fıtrî bir sevgidir.[6] Hz. Âdem ve Havvâ’dan îtibâren tüm anne babalardaki bu fıtrî meyilden dolayı, çocuklarının bakımını çoğunlukla her ana-baba yerine getirir. O yüzden “evlâtlarınızı sevin, onlara merhametle muâmele edin” gibi emir Kur’ân’da yer almaz, zâten fıtratta olduğundan sevmemesi, ilgisiz kalması pek düşünülemez. Kur’ân’da ana-babanın evlâda karşı görevlerinden daha çok evlâdın ana-babaya karşı sorumlulukları hatırlatılır.
Merhum Seyyid Kutup “Fi Zılâli’l-Kur’ân” isimli meşhûr tefsirinde Lokmân 14. âyetini şöyle açıklar: “Çocukların anne-babalarına karşı iyilik ve ihsânda bulunmaları Kur’ân-ı Kerîm’de ve Rasûlullâh (s.a.s)’in hadîslerinde birçok yerde tekrârlanmaktadır. Bunun aksi yâni anne-babaların evlâtlarına şefkât ve merhametle muâmele etmeleri husûsundaki tavsiyeler ise pek az yerde zikredilir. Anne ve babaların çocuklarını gözetip korumaları, onlara şefkât ve merhametle muâmele etmeleri insânın fıtratında mevcut olan bir şeydir. Nesillerin çoğalıp hayâtın devâm etmesi insâna bahsedilen bu ilâhî duygu sâyesinde olmaktadır. Bu yüzden anne ve babalar çocuklarına herşeylerini feda ederler, sâhip oldukları en kıymetli şeylerini verirler. Hattâ öyle içtenlikle verirler ki bunun farkında bile olmazlar. Fıtrat, ana-babanın çocuklar konusunda uyarılmaları işinde tek başına yeterlidir. Ve bu fıtri özellikle, ana-babalar, kendiliğinden, yâni ayrıca bir uyarılmaya ihtiyâç duymadan evlâtlara karşı sorumlulukları için fedakârca harekete geçip bu konuda âdetâ çırpınırlar. Çocuklara gelince onlar böyle değildir. Onlar anne-babalarına hizmet etmeleri ve iyilikle muâmele etmeleri husûsunda defâlarca tavsiyeye muhtâçtırlar. Onun için Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde anne babaya iyilik husûsunda defâlarca dikkatimiz çekilmektedir.” Çocuk, tüm ömrünü adamış da olsa, ana-babasının ortaya koydukları fedakârlığın çok küçük bir kısmını bile karşılayacak imkândan yoksundur.
Rabbimiz ana-babaya iyi davranmayan evlâdı isyânkâr ve zorba olarak nitelendirmektedir.
“Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyânkâr bir zorba değildi.”[7]
Bu âyet-i kerîmede Yahyâ’nın (a.s), insânlara karşı son derecede şefkâtli, Allâh’a karşı saygılı, dînine bağlı, ana-babasına iyilik eden, insânların hukûkunu gözeten, zorbalık ve isyânkârlık gibi kötü vasıflardan uzak Allâh katında değerli bir insân olduğu yer almaktadır. Allâh’ın (c.c) bu kadar tekrârladığı emrine rağmen “ana-babaya iyi davranma” emrine itâat etmeyerek onlara iyi davranmayanlar, onların meşrû, şer’i tavsiyelerine itâat etmeyenler ise bu âyet hükmünden yapılacak çıkarımla isyânkâr ve zorba olarak nitelendirilmiş olmaktadırlar.
Ebeveyne ihsân, evlâtların onların hizmetlerini yapması, onlara nâzik konuşması ve onların meşrû isteklerini gerçekleştirmesi için çalışmasıdır. Peygamberimiz (s.a.s) bu konuda şöyle buyurur: “Burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün.” ‘Kimin yâ Rasûlallâh?’ denildi. Hz. Peygamber: “Yaşlandıklarında ana-babasına, onlardan birine yâhut her ikisine de yetişen, fakat onlara iyilik etmediği için cennete giremeyen kimsenin…”[8]
Evlâtları uyaran Allâh Rasûlü (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
“Allâh’ın rızâsı, babanın rızâsında, gadabı da babanın gadabındadır.”[9]
Rasûlullâh (s.a.s) bir hadîs-i şerîfinde de şöyle buyurmuştur: “Üç kimsenin duâsı, makbûl duâlardır; bunların kabûl edilişinde şüphe yoktur: Zulme uğrayanın duâsı, yolcunun (misâfirin) duâsı, ana-babanın çocuklarına duâsı.”[10]
Peygamberimiz, müşrîk bile olsa anne-babaya sıla-i rahimde bulunup ona iltifâtlarda bulunmayı emretmiştir. Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ (r.a.) anlatıyor: ‘Henüz müşrîk olan annem yanıma geldi. Nasıl davranmam gerekeceği husûsunda Hz. Peygamber’den (s.a.s) sorarak: ‘Annem yanıma geldi, benimle görüşüp konuşmak arzû ediyor, anneme iyi davranayım mı?” dedim. ‘Evet’ dedi, “ona gereken hürmeti göster.”[11]
Anne-babaya asi olmak ve itâatsizlik etmek kebâir tâbir edilen büyük günâhlardandır. Bir gün peygamberimiz (s.a.s) ashâbına: “Size büyük günâhların en büyüğünü bildireyim mi?” diye üç defâ sordu. Üç defâsında da: ‘evet, bildir ey Allâh’ın rasûlü’ diyen ashâb-ı kirâma, bunların sırasıyla; “Allâh’a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek” olduğunu belirtti.[12]
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallâhü anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
“Büyük günâhlar şunlardır: Allâh’a ortak koşmak, ana babaya itâatsizlik etmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan yere yemîn etmek.”[13]
Sözle veyâ davranışla ana veyâ babayı üzmek, gönüllerini kırmak dînimizde büyük günâhlardan biri sayılmıştır. Bâzı hadîslerde kıyâmet gününde Allâh Teâlâ’nın ana ve babasına itâatsizlik eden kimselerin yüzlerine bakmayacağı belirtilmiştir.[14] Ana-babaya âsî olmanın şumûlü geniştir. Onları üzmek bile onlara asi olmak demektir. Bir hadîs-i şerîfte: “Men ehzene vâlideyhi fekat akka hüma: Kim ana babasını incitip üzerse onlara âsi olmuş demektir.” buyrulur.[15]
Peygamber Efendimiz (s.a.s) “ana-babasından biri hayâtta olup da rızâsını almayan cehenneme girmeye müstehak olur” buyurunca ashâb-ı kirâmdan biri “Yâ Rasûlallâh ana-baba evlâdlarına zulmetse de böyle mi?” diye sorunca cevâbında üç defâ “Evet zulmetseler de…” buyurdu.”[16]
Evlât, ana-babasına iyilik eder ve itâatta bulunursa cenneti hak eder, âsî olursa cehennemi hak eder. Ebû Ümâme (r.a.) anlatıyor: Bir adam Peygamber Efendimize: Ey Allâh’ın Rasûlü! Anne ve babanın çocukları üzerindeki hakları nelerdir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz: “Onlar senin cennet ve cehennemindirler” buyurdu.[17]
İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: “Müslüman ana-babaya sâhip olan bir Müslüman, Allâh’tan sevâp bekleyerek onların hizmetinde bulunursa, Allâh ona muhakkak cennette iki kapı açar. Eğer ana-babadan biri bulunursa, bir kapı açar. Eğer onlardan birini kızdırırsa, onun rızâsını kazanmadıkça, Allâh o çocuktan râzı olmaz.”[18]
“Evlât, hiçbir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olmuş bir vaziyette bulur da satın alarak hürriyetine kavuşturursa hakkını ödeyebilir.”[19]
“Babalarınızdan nefret etmeyin. Bu, Rabbinize karşı bir küfr(ân-ı nîmet)dir.”[20]
Bir kimse, anne ve babasına karşı yanlış yaptığını farkettiğinde hemen özür dilemelidir. Onların söz ile çıkışlarına aslâ cevâp vermemelidir. Ana-babası zâlim dahî olsalar, onlara karşı gelmek, onlarla sert konuşmak câiz değildir. Birisi, sevgili Peygamberimize (s.a.s) geldi ve dedi ki: “Yâ Rasûlallâh! Benim anam-babam ölmüştür. Onlar için ne yapmam lâzımdır?” Peygamberimiz “sallâllahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Onlara dâimâ duâ eyle, Onlar için Kur'ân-ı Kerîm oku ve istiğfâr et!” Ashâb-ı kiramdan biri dedi ki: “Yâ Rasûlallâh bundan fazla yapılacak bir şey var mı? “Onlar için sadaka verin ve hac yapın.” Biri çıkıp dedi ki: “Anam-babam çok şefkâtsizdirler, onlara nasıl itâat eyleyeyim?” Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: “Anan seni dokuz ay karnında gezdirdi, iki sene emzirdi. Seni büyütünceye kadar koynunda besledi ve sakladı, kucağında gezdirdi. Baban da seni büyütünceye kadar birçok zahmetlere katlanarak seni besledi, idâre ve geçimini te’min eyledi. Sana dînini, îmânını öğrettiler. Seni İslâm terbiyesi ile büyüttüler. Şimdi nasıl olur da şefkâtsiz olurlar? Bundan daha büyük ve kıymetli şefkât olur mu?”[21]
Her anne babanın çocuğu üzerinde mutlaka hakkı vardır. İslâm Dîni’ne göre çocuk, hiçbir durumda anne-babasına, dede-ninesine, âile büyüklerine hürmetsizlik yapamaz, onlarla iletişimini koparıp onlara zulmedemez. Ana-babaya, büyüklerine karşı saygısızlıkları, azarlama ve itâatsizlikleri sebebiyle bir kez olsun pişmanlık duyup özür dilemeyi bile gurûruna yediremeyen mütekebbir evlâtlar vardır. Böyle evlâtlar, ana-babanın onca fedakârlıklarla kendilerine hizmet etmelerini, her türlü imkânı sağlayarak kimseye muhtâç etmemeye çalışmalarını kendilerine yapmaları gereken zorunlu görevleri olduğuna, evlât olarak ne yaparlarsa yapsınlar, ana-babanın yine de bu görevleri yapmak mecbûriyetinde olduklarına inanırlar. Hâlbuki bunca fedakârlığı yapan anne-babaya reva görülen saygısızlık ve isyân, Allâh’ın aslâ râzı olmayacağı büyük bir günâhtır.
Günümüzde kendilerini Müslüman olarak tanımlayan birçok evlât, seküler hayâtın etkisinde kalıp anne-babalarına karşı farklı gerekçelerle tepki koymakta ve savrulmaktadırlar. Bu çocuklar bir an önce hâllerini sorgulayarak bu tür yanlışlıklardan arınıp Allâh’a tam bir teslimiyetle sığınıp tevbe ederlerse Kur’ân’a tâbi olur, ana-babalarına sarılıp özür dileyerek helâlleşirlerse Allâh’ın ve ana-babalarının rızâsını kazanarak kendilerini hüsrâna götürmeyecek bir gelecek umabilirler.[22]
Saîd Nursî bu husûsta şöyle demiştir: “Dünyâda en yüksek hukûk, anne ve babanın şefkâtine mukâbil, hakları olan hürmettir. Çünkü anne ve baba hayâtlarını, çocuklarının hayâtları için hiç tereddüt etmeden fedâ etmektedirler. Öyle ise insânlığı kaybolmamış ve canavarlaşmamış her bir evlât, o muhterem, sâdık ve fedâkâr dostlara hâlis şekilde hürmet etmeli, samîmî olarak hizmet etmeli, rızâlarını tahsîl ve kalplerini hoşnût etmelidir. İşte ey insân! Aklını başına al. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızâlarını tahsîl eyle. Eğer dünyâyı seversen, yine onları memnûn et ki, onların yüzünden hayâtın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Eğer rahmet-i Rahman istersen, o Rahman’ın vedîalarına ve senin hânendeki emânetlerine rahmet et.”[23]
Anne ve babaya her türlü ikrâm ve ihsânda bulunmak, onların ihtiyâcı olduğu takdîrde ihtiyâçlarını gidermek, onlara kırıcı sözler söylemeyip dâimâ tatlı dilli olmak, en güzel tavır ve davranışlarla karşılık verip onları üzmemek dînimizin tavsiyelerindendir. Yaşlandıklarında her türlü hizmetlerine koşmak, ihtiyâçları varsa onları yedirip giydirmek, hastalık anlarında tedâvî ve bakımlarını yaptırmak, her Müslüman evlâdın görevidir.
Dünyânın çok kısa olduğu, âhiretin ise kalıcı esâs yurdumuz olduğu hakikatini hiç aklımızdan çıkarmamalı, ölümün çok yakınımızda olduğu bilincini sürekli diri tutmalıyız. Bu sebeple yarın, “keşke bunu yapmasaydım” veyâ “keşke onlara çok daha iyi davransaydım” dememek ve son pişmanlığın fayda etmediği günde kahrolmamak için elimizden gelenin daha fazlasını bu imtihân dünyâsında ana-babalarımız için yapmalı ve âhiretimize bu bilinçle hazırlanmalıyız. Ana-babaya ihsânda bulunma, iyi ve saygılı davranma, meşrû husûslarda itâatkâr olma, dünyâda huzûr ve güzelliklerin kaynağı, âhirette cennetin sebebi olacaktır. Aksi hâl ise, huzûrsuzluk ve azâba sürükleyecektir.[24]
Anne babamıza iyilik etmek, onların yaptıklarına minnet duyup teşekkür etmek, onlara iyi davranmak, güzel ve tatlı söz söylemek, yaşlandıklarında merhamet göstermek, kendilerine “öf!” bile dememek, onları azarlamamak, hayâttayken ve öldükten sonra onlar için duâ etmek Yüce Rabbimiz ve Rasûlü Ekrem Efendimiz (s.a.s.) tarafından açıklanan ve ebeveynimize karşı yerine getirilmesi gereken görevlerimizdendir.
Hayâtta ve öldükten sonra ebeveynine karşı görevlerini yerine getiren, onları memnûn edip hayır duâlarını alan kimse, dünyâ ve âhiretin en büyük mutluluklarından birini kazanmış olur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s) böylelerinin bereketli uzun bir ömre sâhip olacaklarını, ebeveynin kendileri için yapacakları duâların Allâh tarafından mutlaka kabûl edileceğini ve Cennet’i kazanacaklarını müjdelemektedir.
Dipnotlar:
[1] İsrâ: 17/23; Nisâ: 4/36; En’âm: 6/151.
[2] En’âm: 6/151.
[3] Nisâ: 4/36.
[4] Ahkâf: 46/15.
[5] İsrâ: 17/23.
[6] Âl-i İmrân: 3/14.
[7] Meryem: 19/14.
[8] Müslim, “Birr” 10.
[9] Tirmizî, “Birr” 3.
[10] Ebû Dâvûd, “Salât” 29; Tirmizî, “Birr” 7; İbni Mâce, “Duâ” 11.
[11] Müslim, “Zekât” 50; Ebû Dâvûd, “Zekât” 34.
[12] Buhârî, “Edeb” 6.
[13] Buhârî, “Eymân ve’n-nüzûr” 16; Tirmizî, “Tefsîru sûre” 6; Nesâî, “Tahrîm” 3, “Kasâme” 48
[14] Nesâî, “Zekât” 69.
[15] en-Nebhani, el-Fethu’l-Kebir, II 373.
[16] Beyhakî
[17] İbni Mâce, “Edep” 1.
[18] Buhârî, “Edebü'l-Müfred” 6.
[19] Buhârî, “Edebü’l Müfred” 14.
[20] Kütüb-i Sitte, 15/123.
[21] Sadık Dânâ, Aile Sââdeti, Erkam Yayınları.
[22] https://www.kalemder.org.tr/yazilar/Kur’ânda-zikredilen-ana-babaya-karsi-sorumluluklar/
[23] Mektûbât, Saîd Nursî, s. 251-252.
[24] https://www.kalemder.org.tr/yazilar/Kur’ânda-zikredilen-ana-babaya-karsi-sorumluluklar/
Kaynak: Hasan Serhat YETER, Engellinin İlmihâli, 2022