Ekranlardaki Yozlaşma Bir Milli Güvenlik Meselesi mi?

HAYATIMIZ

Medya üzerinden yürütülen psikolojik harp ailemizi nasıl tehdit ediyor? Anayasa'nın 41. ve 58. maddeleri ışığında ekranlardaki yozlaşmaya karşı manevi çelik kubbeyi nasıl inşa ederiz? Hüdayi Vakfı'nın tarihi ikazı ve toplumsal direnişin yolları bu analizde.

Bir milleti tarih sahnesinde var eden, onu diğer yığınlardan ayırıp medeniyet kurucu bir aktör haline getiren en ayırt edici vasıf, sahip olduğu ahlâkî değerler manzumesidir. Tarihin şaşmaz kanunudur; ahlâkî değerlerini, manevi dokusunu ve irfanını kaybeden hiçbir toplum uzun süre ayakta kalamamış, eninde sonunda içten içe çürüyerek yok oluş sürecine girmiştir.

Milletlerin hayatında yaşanan ekonomik krizler, kaybedilen savaşlar, yıkılan şehirler veya devasa maddi kayıplar bir şekilde, birkaç on yıl içinde telafi edilebilir. Yıkılan fabrikaların yerine yenileri kurulur, yanan ormanlar yeniden yeşertilir, çöken ekonomiler doğru politikalarla ayağa kaldırılabilir. Ancak ahlâkî kayıpların hiçbir ekonomik kayıpla ölçülmesi, maddiyatla telafi edilmesi, bilançolardaki rakamlarla düzeltilmesi mümkün değildir.

TELAFİSİ MÜMKÜN OLMAYAN KAYIP: AHLÂKÎ ÇÜRÜME

Bir toplumda ahlâkî değerleri, edebi, hayâyı, dürüstlüğü ve irfanı inşa etmek nesiller boyu süren, iğneyle kuyu kazmak misali büyük bir sabır, çaba ve fedakârlık gerektiren bir süreçtir. Fakat asırlar boyu ilmek ilmek, bin bir emekle inşa edilen bu ulvi değerleri yıkmak, tahrip etmek ise çok kolay ve ürkütücü derecede hızlıdır.

Geçtiğimiz ay, irfan ve ahlâk ocaklarının ülkemizdeki müstesna temsilcilerinden Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, tam da bu kanayan yaraya parmak basan tarihi bir basın açıklaması yayınladı.

Vakıf, kapımızdaki tehlikenin boyutunu şu çarpıcı sözlerle ifade ediyor: "Bugün sadece sınırlarımıza değil, evlerimizin içine de bir saldırı yürütülüyor. Bu saldırı tankla, topla, füzeyle değil ekranlar üzerinden geliyor."

Açıklamada yer alan, "Televizyon dizileri, programlar ve dijital içerikler aracılığıyla evlerimizin ortasına ahlâksızlık füzeleri atılıyor" tespiti, karşı karşıya olduğumuz büyük tehlikenin adını tam on ikiden vurarak koymaktadır.

Vakfın altını özenle çizdiği, "Terör devleti İsrail’in Başbakanı soykırımcı Netanyahu’nun medya ve sosyal medyayı 'sekizinci cephe' olarak tanımlaması boşuna değildir" şeklindeki hakikat, meselenin can alıcı noktasıdır.

Bugün küresel emperyalizm ve Siyonizm, toplumları konvansiyonel silahlarla değil; ekranlar üzerinden vurduğu devasa bir psikolojik harp alanından işgal etmektedir. Hedef bellidir: Toplumların direniş şuurunu yok etmek ve manen iğdiş edilmiş, sadece tüketen, haz peşinde koşan yığınlar oluşturmak.

Vakfın bu tarihi ve haklı ikazının sosyolojik düzlemde ne kadar vahim bir gerçekliğe tekabül ettiğini, televizyon programlarının toplumsal etkilerini inceleyen güncel ve kapsamlı bir araştırma tablosu acı bir şekilde doğrulamaktadır.

Vakfın açıklamasında yer alan, "Domuz etiyle/haram gıdalarla donatılan sofralar, sadakatsizlik güzellemeleri, çarpık ilişkiler, mahremiyet perdelerini yırtıp atan programlar ekranlardan evimizin ortasına lağım akıtıyor" feryadının ekrandaki fiili karşılığını bu araştırmada net bir şekilde görüyoruz.

REYTİNG UĞRUNA YIRTILAN MAHREMİYET PERDESİ

Araştırma verilerine göre; özellikle gündüz kuşağını işgal eden programlar eliyle, toplumun en marjinal, en hastalıklı vakaları alınıp "işte Türkiye'nin gerçeği" ambalajıyla milyonların zihnine boca edilmektedir. Bu yayınlarda aile içi en mahrem sırlar fütursuzca deşifre edilmekte, çarpık ilişkiler ve evlilik dışı gayrimeşru hayatlar normalleştirilmektedir. İnsanımızın en kutsal saydığı "mahremiyet perdesi" her gün saatlerce süren yayınlarla acımasızca yırtılıp çöpe atılmaktadır.

Diğer yanda, eğlence adı altında sunulan yarışma programları üzerinden toplumun sinir uçlarıyla oynanmaktadır. Bu tür formattaki yayınlarda; küçük bir maddi menfaat uğruna insanların birbirini nasıl ezeceği, en yakınlarına nasıl hakaret edebileceği, kaba kuvvet, entrika ve empati yoksunluğu reyting malzemesi yapılmaktadır. Büyüklere saygı, küçüklere şefkat gibi kavramlar bu stüdyolarda yerle yeksan edilmekte, nezaket ve tahammül gibi erdemler zayıflık olarak kodlanmaktadır.

Meselenin en yıkıcı boyutlarından biri ise akşam kuşağını esir alan dizilerdir. Vakfın tam da işaret ettiği gibi, "Bugün ekranlarda inşa edilen dil; aileyi sorun merkezi, sadakati yük, fedakârlığı zayıflık, iffet ve hayâyı ise çağ dışılık olarak gösteriyor."

Araştırmanın da açıkça raporladığı üzere bu yapımlar; yasak aşkları, ihanet sarmallarını ve kadına yönelik şiddeti estetik bir kılıfa büründürerek sunmaktadır.

Özellikle dini değerleri, muhafazakâr aile yapılarını sürekli bir çatışma, ikiyüzlülük veya karanlık bir kaos unsuru gibi gösteren yapımlar, toplumun fay hatlarını kaşımaktadır.

"Günah" kavramının içi boşaltılmakta, haram olan ilişkiler tutku, yeraltı dünyasının kanlı hesaplaşmaları ise adalet olarak gençlerin zihnine kazınmaktadır.

Mafyatik yapıların, şiddet sarmalının kahramanlaştırıldığı bu dizi evrenleri, gençlerimize "sorumluluğu değil hazzı, sadakati değil anlık arzuları, emeği değil kolay kazancı" vaaz etmektedir.

AHLÂKİ TAHRİBATA KARŞI ANAYASAL GÜVENCE

Bütün bu sosyolojik ve ahlâkî enkazın ortasında, meselenin bilerek hasır altı edilen çok mühim bir "hukuki ve anayasal" boyutu bulunmaktadır:

Vakfın açıklamasında haklı olarak altı çizildiği üzere; "Bu; ne sanat özgürlüğü meselesi ne de reyting meselesi değildir. Bu mesele bir medeniyet meselesidir. Bu mesele millî güvenlik meselesidir."

Bugün ekranlardan evlerimizin tam ortasına bu ahlâksızlık lağımını akıtan yayıncı kuruluşlar, eleştiriler karşısında derhal "düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti" ile "sanat özgürlüğü" kalkanının arkasına saklanmaktadırlar. Oysa hukuk nizamımız, hiçbir özgürlüğün toplumun temellerini dinamitleyecek kadar sınırsız olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Anayasamız, sadece ferdi/bireyi değil, doğrudan aileyi, gençliği ve genel ahlâkı devletin güvencesi altına almıştır.

Anayasa'nın 41. maddesi son derece net ve emredici bir hükümle, "Aile, Türk toplumunun temelidir" der ve devlete "ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması" için gerekli tedbirleri alma vazifesi yükler.

Ardından 58. madde, devleti "gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak" ile kesin bir dille mükellef kılar.

Dahası, Anayasamızın muhtelif maddelerinde (9 maddede) "genel ahlâkın korunması"na yapılan açık atıflar, devletin ahlâkî yozlaşmaya karşı ne denli net bir duruş sergilemesi gerektiğinin en büyük ispatıdır.

Dolayısıyla, şiddeti, gayrimeşru hayat tarzlarını, mafyatik yapıları ve ahlâki çöküntüyü evlerimizin içine kadar sokan bu pervasız yayınlar, basit bir ifade hürriyeti veya sanatsal kurgu meselesi değildir. Bu durum; doğrudan doğruya Anayasa'nın ruhuna, 41. ve 58. maddelerin amir hükümlerine yönelik açık, ağır ve süregelen bir ihlaldir.

Yayın hürriyeti, bu aziz milletin temiz fıtratını ve gelecek nesillerimizin ahlâkî dokusunu reyting uğruna zehirleme özgürlüğünü asla kapsamaz.

SON KALE: ŞUURLU AİLE VE SARSILMAZ İRADE

Sözün özü; ekranlar üzerinden yürütülen bu kültür emperyalizmine ve psikolojik harbe karşı direnmek, bu aziz milletin varoluşu, istikbali ve bekası için bir ölüm kalım mücadelesidir.  

Peki, ahlâkımızı hedef alan bu sinsi füzelere karşı manevi çelik kubbeleri kim inşa edecek?

Bu sorunun cevabı, milletimizin bin yıllık irfan geleneğinde ve devletin kurumlarında gizlidir. O çelik kubbenin dış iskeletini; anayasal nizamın aileyi, gençliği ve genel ahlâkı tavizsiz bir zırh gibi koruması ve kamu denetimini sağlamakla görevli kurumların görevini hiçbir baskıya boyun eğmeden ifa etmesi oluşturacaktır.

Ancak o kubbenin asıl kilit taşı; evladının zihnini zehirli yayınlara teslim etmeyen, evinin baş köşesine ekranı değil edebi, hayâyı ve muhabbeti yerleştiren şuurlu anne babaların sarsılmaz iradesidir.

Kaynak: Bilal Akyol, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482