Ebû Ali Rûzbarî (k.s) Kimdir?

KİM KİMDİR?

Adı Ahmed b. Muhammed b. Kasım, künyesi Ebû Ali, nisbesi “Ruzbârî”. Aslen Bağdatlı. Mısır’a yerleşti ve orada şeyh oldu. 322/933 yılında Mısır’da vefat etti.

Hadis ilminde de üstâd. Hadisteki üstadı İbrahim Harbî’dir. Fıkıhta Ebu’I-Abbâs b. Süreyc’in talebesidir. Tasavvufta ise Cüneyd’in talebesi Ebu’l-Hüseyn Nûrî ve Ebû Hamza ile çağdaş ve arkadaş. Şam’da İbnü’l-Cellâ’nın sohbetlerine de katıldı. Rûzbârî, âlim, fakih bir zat olup tarikatte ârif, hadiste hâfız idi.

TASAVVUF YOLUNA GİRİŞİ

Tasavvuf yoluna girişi şöyle oldu. Cüneyd, Bağdad’ta ulu camide konuşurken Ruzbârî tesâdüfen oraya gelmişti. Cüneyd sohbet sırasında: “Dinle be adam” diyordu. Ruzbârî bu uyarının kendisine olduğunu zannederek konuşulanlara kulak verdi. Cüneyd’in söylediklerinde gönlünde bir heybet meydana geldi ve müdhiş derecede etkilendi. Bu hâdiseden sonra varını yoğunu infak edip tasavvuf yoluna girdi.

Rûzbârî, meramını iyi ifade edebilen ve güzel konuşan bir hatipti. Tasavvufta irfanî derinlik sahibi bir zattı. Sözleri başkalarının sözlerine benzemezdi.

Sordular:

– İşaret nedir? Dedi ki:

– İşaret, işaret edilen zâttan (Allah’dan) gelen vecd hâlini tazammun eden durumu beyandır. Ancak işâret illetlerle doludur. İllet ise hakikat ve hakikatin kaynağına çok uzaktır.

Rûzbârî bir günah işledikten sonra ihsana kavuşmayı işlediği günaha müsâmaha edildiği şekilde yorumlamayı yanılgı olarak görürdü. Çünkü günahkâr olduğu halde cezâsız kalışını Allah’ın rahmeti sanmak en büyük bir aldanıştı.

SABIR, RIZÂ VE ŞÜKÜR

Sabır, rızâ ve şükür makamları arasında bir ilgi kurar ve derdi ki: Sabretmeyen rızâ mertebesine eremez. Şükret­meyen de kemâle erişemez. Arifler ilâhî sevgiye Allah’ın lütfü sayesinde vardılar ve bu nimete şükrettiler.

Rûzbârî’ye göre şu üç şeyi tadan mânevî âfetten kurtulurdu. Duyarlı bir kalbe sâhip olarak karnını doyurmamak, hiç bitmeyen kanâatle beraber tam sabır, dünyaya değer vermeyen sürekli bir zühd ile birlikte fakr duygusu.

Dünyayı elde etme sırasında nefs diğer nefislerin altında küçülür. Âhireti elde etmede ise yücelik vardır. Şaşarım o kimselere ki fânîyi arzulayıp zilleti ebedî izzete tercih etmişlerdir.

Tasavvufu şöyle tarif ederdi:

Tasavvuf; uzakta olmanın acısını tattıktan sonra yakın olmanın lezzetine ermektir.

Kendisinde manevî hâl olduğu zehâbına kapılanlara uyarısı sertti: Kendisini bir defa bile mânevi bir hal üzre zan ve iddiâ eden bütün hakikatlerden uzak olur. Çünkü böyle bir hâl sâhibi bunu söylemeye gerek görmez. Hakikat onda tecellî eder, o da o hâl ile telezzüz eder ve bununla yetinir.

Ebû Ali Rûzbârî mükrim insandı. Etrafındaki sâlih insanlara helvâ ve tatlı ikram ederdi. Pek çok sâlih, âbid ve âlim insan bu ziyâfete katılırdı.

Bir gün kendisine sordular:

– Birisi var, çalgı dinliyor. Kendisine birşey söyleyenlere de diyor ki, “o benim için helal, çünkü ben öyle bir dereceye ulaştım ki bu tür şeyler bana etki etmiyor.

Rûzbârî söylenenleri dinledikten sonra şu karşılığı verdi:

– Evet bir yere ulaşmış ama cehenneme.

Derdi ki:

Müşâhede kalplere hasdır. Keşif ise sırların işidir.

Kalp gözü sayılan basirete muayene, kafa gözü basara da zahirdeki eşyayı görmek düşer.

NEFSE İZZET, NAZ VE NİYAZ

Nefse izzet izafe etmeyi ve ona lâyık olduğu hadden ziyâde kıymet biçmeyi hoşgörmez ve böyle birinin âlemdeki eşyânın hiçbirine ibret nazarıyla bakamayacağını söylerdi.

Tasavvuf yolunda nazdan niyâza geçmek zordur. Bu yüzden Rûzbârî nazdan niyaza değil, niyâzdan naza geçilmesini tavsiye ederdi. “Nazdan niyaza gel, abdestten sonra namaza gel!” derdi.

Dağınıklıktan kurtulup cem’-i himmet etmeyi önemserdi. Kendi arzusunu, dostlarıyla olan ahbaplığını bırakıp Hak’ta fâni olmayanı; Hak sevdasına tutulup darmadağınık olan herşeyi bir noktaya toplayamayanı yolda kalmış sayardı.

Derdi ki:

– En daracık zindan kişinin zıdlarla, bîçârelerle olmasıdır.

– Sözün işten çok olması eksiklik, işin sözden ziyadeliği ise meziyettir.

– Kişinin faydasız şeylerle uğraşması Allah’ın ondan yüz çevirdiğinin alâmeti sayılır.

– Benlikten tümüyle sıyrılmadıkça sevgi alanına ayak basamazsın.

VESVESE TEDAVİSİ

Her insanın başına gelebileceği gibi bir ara taharet ve abdest konusunda vesvese hastalığına tutuldu. Hatta bir gün abdest almak için tam on bir kerre deniz sahiline indi çıktı, içindeki “olmadı” vesvesesi bir türlü dinmiyordu. Nihayet güneş batmak üzereydi ki gönlü iyice daralmıştı. Şöyle efkârla denize baktı ve bu hâlinden âfiyet taleb etti. Şöyle bir ses duydu: “Afiyet ilimde ve şer’î ölçülere uymadadır. İlmin öğrettiği şer’î ölçülere uy ve kurtul!” O da öyle yaptı ve vesvese belâsından kurtuldu.

SÛFÎ KİMDİR?

Sordular:

– Sûfi kimdir? Şu karşılığı verdi:

– Sûfi safâ ile abâ giyen, nefsine cefâ çektiren, dünyayı ardına atan ve Mustafâ’nın yolunu tutandır.

Tasavvufu da şöyle tanımlardı: Tasavvuf, kovsa bile, Sevgilinin kapısı önünde diz çöküp eşiğine baş koymaktır. Tasavvuf hürlerin yoludur.

Havf ve recâ dengesini önemserdi. Derdi ki havf ve recâ, kuşun iki kanadı gibidir. Nasıl tek kanatla kuş uçamazsa havf ve recâdan birinin eksikliği diğerine de engeldir. Her ikisinin de bulunmaması kişiyi şirk sınırına götürür. Gerçek havf, sâdece Allah’dan korkup başkasından korkmamaktır. Sevgi ise kendini tümüyle sevgiliye verip kendinden bir şey kalmamasıdır.

Tevhid ile istikamet arasında ilgi kurar; gerçek tevhidin kalbin inkârdan ayrılıp isbâtta istikamet üzre olması demek olduğunu söylerdi. Gerçek tevhid sırrına “cem” makamından erişilebileceğini; fark halinde de tevhid lisanıyla konuşulabileceğini anlatırdı.

Tevhid konusunda ince yorumlar ve irfânî derinlikler taşıyan sözleri vardı. Hakk’ın ortaya koyduğu nimetlerin gizlediği nihâyetsiz kerem ve nimetinin delili olduğunu söylerdi.

Derdi ki:

– Eşyâ, O’nun sâyesinde zâtlarından fânî olmuşken O’na nasıl şehâdet edebilir? Ya da eşyâ O’ndan ve sıfatlarından zuhûr etmişken O’ndan nasıl gâib olabilir. Hiçbir şeyin kendisine şâhidlik edemediği ve kendisinden gâib olmadığı zât-ı âlâyı tenzih ederim.

Tasavvuf yolunda ilerlemenin, kılıcın keskin tarafında seyretmek gibi, azıcık bir sapma ve sertlik olsa helâka götürecek bir hassâsiyet istediğini anlatırdı.

Mâneviyât yolunun avcılarından korunma yollarından biri gizlilik ve sırrîliktir. Nitekim bu konuda şunları söylerdi: “Allah, peygamberine mucize ve burhanları açıklamayı farz kıldığı gibi, veliler üzerine de ahvâl ve makamlarını, kerem ve kerâmetlerini gizlemeyi emretmiştir ki yabancıların ve ağyârın gözü değmesin, kimse bilmesin.”

HASED HASTALIĞI

Hasedden sordular. Dedi ki: Ben o makamda bulunmuş değilim. Ancak şu kadarını söyliyeyim hasedci münkirdir. Çünkü Allah’ın taksimine razı olmamaktadır.

Afet sebebi olan üç hastalık sayardı. Tabîat, âdet ve bozuk sohbet. Tabîat hastalığı haram yemektir. Âdet hastalığı harama bakmak ve gıybet dinlemektir. Bozuk sohbet veya sohbetteki fesâd nefsde zuhûr edene uymaktır.

İnsanın alıp verdiği nefeslerin şu dört hâlden biriyle olduğunu söylerdi: Ya şükrü gerektiren nimet veya şükrü icâb ettiren minnet veyahut sabrı gerektiren mihnet, yahut da afvı gerektiren hatâ ve günah.

Herşeyin bir vâizi olduğunu söyler, kalbin vâizi de hayâ derdi. Hak’tan hayâyı müminin hazinesi görürdü. Allah Rasûlü öyle buyurmamış mıydı. “Müftüler fetva versede sen kalbine danış!” (Dârimî, Büyü, 2) “Hayan yoksa istediğini yap!” (Buhârî, 54; Edeb, 78; Ebû Dâvud, Edeb, 6; İbn Mâce, Zühd, 17; Muvatta, Sefer, 46; İbn Hanbel, IV, 131,132, V, 273)

Kabz ve bast ile fenâ ve baka arasında ilgi kurardı. Kabzı fenânın, bastı bakanın ilk sebebleri sayardı.

Sohbete ehliyetsiz olanla birlikte bulunmayı daracık bir zindan olarak görürdü.

MÜRİD VE MURÂD

Mürid ve murad kavramını şöyle yorumlardı: Mürid, Allah Teâlâ’nın kendisi için irâde buyurduğundan başkasını irâde etmeyendir. Murâd ise iki âlemde Allah’dan başkasını irâde etmeyen ve Allah tarafından murad olunandır.

En yararlı yakîn, insanın gözünde Hakk’a tâzimi artıran, Hakk’ın dışındakilerin nezdindeki değerini küçülten ve gönülde havf ve recâyı sâbitleştiren yakîn duygusudur.

- rahmetullahi aleyh -

Kaynaklar: Sülemî, s. 354-360; Ebû Nuaym, X, 356-357; Kuşeyri, I, 162; Hücvîrî, s. 197-198; İbnul-Cevzî, II, 454-455; Attâr, s. 755-758; İbnul-Mulakkın, s. 50-58; Câmî, s. 200-203; Şârânî, I, 91; Münâvî, I, 510-512; Nebhanî, I, 485-486.

Kaynak:  Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ, Gönül Erleri, Erkam Yayınları