Ebru: Aczin ve Aşkın Sanatı
Ebru sanatının tasavvufî yönünü ele alan bu yazı, suyun üzerindeki renklerden hareketle insanın aczini, sabrını, tevazusunu ve Allah'a yakınlaşma yolculuğunu anlatıyor.
Suyun rüyası… Suya düşen nakış… Suyun renklerde fenaya ermesi… Gönlün suya yansıması… Tekrarı ve benzeri olmayan büyülü sanat: Ebru!
EBRU: SUYA DÜŞEN HAKİKAT
Ebru sözünün, Farsçada “âb-ı rû”, “yüz suyu” ya da “ebrî”, “bulutumsu” kelimesinden geldiği söylenir.
Ulu Türkistan’ın bağrından kopup Anadolu’ya göçen Türkler; yanlarında Tanrı Dağları’nın yeşillini, uçsuz bucaksız bozkırların nefesini taşımışlardır. Geride bıraktıkları yerleri suyun kalbine fısıldayan göç erleri, tabiatın renklerini suya aksettirerek ebruyu Anadolu topraklarına kazandırmışlardır.
İnsanla ne çok benzer yönü vardır, ebrunun. Ham maddesi, insan gibi su ve topraktır. (Ebruda kullanılan renkler; toprak, taş ve çeşitli metal oksitlerin ezilmesiyle elde edilir.) Parmak izi gibi, göz rengi gibi her bir ebru ayrı desende çıkar. Eser ilk bakışta anlaşılmaz; anlamak için derin bakış gerekir. Allah’ın 99 ismi ile renklenen insanın suya aksetmiş hâlidir.
Psikiyatride insanın en büyük arzusunun “görülmek” olduğu söylenir. En büyük sanatkâr olan Allah-u Teâlâ, görülmeye ve bilinmeye en lâyık olandır. “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmemi arzu ettim, bu kâinatı yarattım” diye buyrulmuştur. Ebru da, Allah’ı gösteren aynalardan biridir.
Ebrulu kâğıtlarda imza bulunmaz; nedeni, hakiki failin Cenâb-ı Hak olmasıdır. Ebruzen, gerçek sanatkârın yani Allah’ın sanatını yansıttığı için eserin sahibi olarak kendini göremez.
ACZİN VE TESLİMİYETİN RENKLERİ
Ebruzen Ethem Efendi, “Ebru bir sihirdir; bazen tutar, bazen tutmaz” demiştir. Bazen bütün malzemeler kıvamında iken ne su, ne de tekne ebruzeni dinlemez. Ebruzenin en çok aciz kaldığı yerdir bu konu.
Bir öğrenci, sürekli şikâyet ediyormuş. Hocam bu kitre (suya kıvam veren madde) neden bu kadar nazlı? Bir gün tutuyor, bir gün tutmuyor!” Ustası gülmüş. “Su seni sınıyor evlat. Suyla mücadele edip hükmetmeye çalışıyorsun, oysa suyla arkadaş olman lâzım.”
Ebruda boya, suyun direncini kırmaya çalışsaydı sadece çamurlaşırdı; ancak suyun tabiatına uyum sağladığı için ortaya o muazzam desenler çıkmaktadır. Hayatta da suyla kavgaya giren boğulur. Suya teslim olan ise menzile ulaşır.
Bir toz, bir zerre, emek verdiğiniz eseri bozar. Ebruzen, telaşa kapılır. İlk hareket, toz zerresinin oluşturduğu hatayı düzeltmektir. İnsanın kalbini de bir günah zerresi bozar. Kulun, ilk yapması gereken iş; kalbi tövbe suyuyla temizlemektir.
Ebru, yetenekten çok sabır gerektirir. Acele edilirse hata yapılır. Sabır, ebruzenin en büyük yardımcısıdır.
Bu yolculukta Ziya Paşa’nın söylediği gibi aceleye yer yoktur:
Ulaşır menzîl-i maksûda âheste giden/Tîz-i reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır. (Yavaş ve temkinli ilerleyen kişi hedefine ulaşır. Acele edenin ise ayağına eteği dolaşır.)
Ebru, yaratılan renkleri taklit ederek Yaratan’ı aramak, Yaratan’a yaklaşmaktır.
Ebruda suya atılan bir damla, defe yapılan bir vuruş, ressamın âlemi resmetmesi… Hepsi Cemâl-i İlahinin sanata dönüşmüş hâlidir. Ebru, sanatkâra aczini idrak ettirir.
Anadolu irfanında İslam’ın altıncı şartı haddini bilmek, yedinci şartı haddini bildirmektir. Ebru, bu altıncı ve yedinci şartı kâmilen yerine getirir.
Sanat, insanın duygularını işleyerek içindeki cevherleri açığa çıkarır.
Necip Fazıl’ın dediği gibi:
“Anladım işi, sanat Hakk’ı aramakmış, /Marifet bu, gerisi çelik çomakmış.”
Ebru, renksizliğin renge dönüştüğü andır. Ebru sanatında renksiz olan suyun boya ile buluşmasıyla renklerin dansı ve cümbüşü insanı büyüler.
Tıpkı zübde-i âlem (âlemin özü) olan insan gibi… İnsan, hiçliğe kavuştuğunda; yani kendi renklerinden, sıfatlarından sıyrılıp Allah’ın rengine boyandığında, o kulda renk cümbüşü ortaya çıkar.
“Yine şöyle deyin: ‘Biz Allah’ın boyadığı renge boyandık. Kimin boyası, Allah’ın boyadığı renkten daha güzeldir? Biz yalnızca O’na kulluk ederiz.’” (Bakara, 138)
Allah’ın sıfatları ile boyananlar, kendi varlıklarını O’nun varlığında eritip etrafa nefes olurken bu hâllerini tevazu perdesi altında gizleyenlerdir.
ALLAH'IN BOYASIYLA RENKLENEN GÖNÜL
Allah’ın boyası ile boyanan kullardan biri olan Musa Topbaş Efendi, şöyle der: “Biz, bizi sevenleri de severiz, sevmeyenleri de.”
Onların hayat felsefesi budur. Allah’ın Rahman sıfatı ile yaratılanlara bakıp seveni de sevmeyeni de kanatları altına alarak merhamet göstermek.
“Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü” demiş Yunus Emre.
Sevmeyeni sevmek, insanın özündeki Allah’tan gelen ruhu görüp saymaktır. Kalp nurlandıkça genişler. Aynayı nurlandırmanın ve genişletmenin yollarından biri, sevmeyeni de sevebilmektir. Seveni sevmek kolaydır; asıl zorluk sevmeyeni sevmekte, gelmeyene gitmekte, aramayanı aramakta…
Bu noktaya gelen insan, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in ahlâkında yok olan, Kur’an ahlâkıyla boyanan Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh gibi: “Ya Rabbi! Vücudumu öyle büyüt ki cehennemi doldursun da başkasına yer kalmasın” duasını eder.
Allah’ın boyası ile renklenen insanı okumak, usta bir ebruzenin yaptığı eseri uzun uzun seyretmek kadar zevklidir.
Bir ebru sanatında renklerin renksiz suya kavuşmasıyla şaheser ortaya çıkıyorsa, Allah’ın boyasının (ahlâkının) kalbe damladığı Kenz-i Mahfî (gizli hazine) olan kulda ne muazzam eserler ortaya çıkar!
“Su nakış tutmaz diyen beri gelsin.” Hz. Mevlânâ.
Kaynak: Hatice Şahin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 484