Dinimize Göre Engelli Kişi Tedâvî Yollarını Aramak Yerine Kadere Râzı Olup Oturmalı mıdır?
Dinimize göre engelli kişi tedâvî yollarını aramak yerine kadere râzı olup oturmalı mıdır?
İslâm Dînî’nin korunmasını istediği beş şeyden birisi candır, sıhhattir.
Hayât hakkı, her insânın en tabîi hakkıdır. Bu hakkın yerine getirilmesinde insân sağlığının korunması ve bunun için gerektiğinde tedâvî olunması bir zorunluluktur. İnsanın sağlığını koruması ve tedâvî olması Peygamberimiz’in bizlere emridir:
“Ey Allâh’ın kulları tedâvî olunuz. Zîrâ yüce Allâh hiçbir hastalık yaratmamıştır ki, şifâsını da birlikte yaratmış olmasın.”[1]
Allâh’a kulluk; beden ve akıl sağlığıyla mümkün olabilir. Rasûl-i zî-şân Efendimiz (s.a.s) sağlıklı iken sağlığın kıymetini bilmenin, onu korumanın lüzûmuna şöyle işâret etmişlerdir:
“Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyârlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakîrliğinden önce zengînliğini, meşgûl zamânlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!”[2]
Hastalığın tedâvîsinden önce, hastalığa yakalanmamak için önlem almak ve sağlığı korumak önemlidir. Bu konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber’in uygulamaları günümüze ışık tutmaktadır. İslâm’ın; temizliği[3], dengeli beslenmeyi[4], sağlığı korumayı, zarârlı yiyecek ve içeceklerden kaçınmayı emretmesinin[5] hikmetlerinden biri, hastalıklara yakalanmamaktır.
Tedâvî, bedenen ve rûhen hastalıkların giderilmesi için tıbbî bakımdan gerekeni yapmak demektir.[6] İslâm Dîni, bugün tıbbın önemsediği hıfzıssıhha/koruyucu hekimlik, yâni hastalanmadan önce sağlıklı kalma üzerinde ısrârla durmuş, Müslümanları buna teşvîk etmiştir. Onun belirlediği beslenme esâsları, emrettiği temizlik ve ibâdet şekilleri hep bu koruyucu hekimliğe yönelik şeylerdir. Zâten yarattığı insânı, her yönüyle en iyi bilen Mevlâ’yı zû’l-Cemâl, insânın yararına olan her şeyi ona emretmiş ve her çeşidi ile içki, domuz eti, leş, gıybet ve zinâ gibi onun zarârına olan şeyleri de yasaklamıştır.
Sağlıklı olmak ve bunun için tedâvî olmak, İslâm’ın emridir. Bu sebeple gerektiğinde sağlık hizmetlerinin alınması bir zorunluluktur. Bu hizmetlerin hukûka uygun olarak ve tabîb-i hâzık olarak ifâde edilen uzmanlarca yapılması gerekir.[7]
Fakîhler, hastalığın bulaşıcı olması hâlinde tedâvînin yapılmasının vâcip olduğuna hükmetmişlerdir.[8] Cüzzam vb. bulaşıcı hastalıklardan uzak olmak[9], bu tür yerleri karantinaya almak bu minvâlde değerlendirilebilir. Peygamberimizin
“Bir yerde vebâ gibi bulaşıcı hastalık olduğunu işittiğinizde o yere girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde bulaşıcı hastalık varsa oradan da çıkmayınız.”[10] buyurması koruyucu sağlık hizmetlerinin gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Tedbîrle, takdîr değişmez; fakat takdîrde var ise tedbîr alınır. Hz. Ömer, Şam’da vebâ salgını olduğunu duyunca şehre girmemişti. O sırada ordu komutanı olan Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh (r.a.) “Ey mü’minlerin emiri, Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun!” diye îtirâz ettiğinde, ona şu târihi cevâbı vermiştir. “Evet, Allâh’ın kaderinden yine onun kaderine kaçıyoruz.”
Helâl yollarla tedâvî olmak gerekir. Ebû'd-Derdâ'dan rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullâh (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur.
“Kuşkusuz Allâh hastalığı da şifâyı da yarattı ve her dert için bir dermân yarattı. Binaenaleyh (Allâh’ın yarattığı bu şifâlı ilâçlarla) tedâvî olmaya çalışınız, (fakat) harâmla tedâvî olmaya kalkışmayınız”[11]
Hastalıklara karşı tedbîr almak ve zamân kaybetmeden tedâvî yollarına başvurmak gerekir. Ağır düzeyde hasta olanlar, özürlü olanlar himâye altına alınmalıdır. Zihinsel ve bedensel engellilerin bir emânet oldukları unutulmamalıdır. Çünkü toplum bir bütündür. Bugün komşumuzun başına gelen, yarın bizim de başımıza gelir.[12] Bu husûsu Sevgili Peygamberimiz şöyle îzâh etmiştir:
“Mü’minler, birbirlerine karşı sevgi, şefkât ve acımalarında bir tek cesede benzerler. Cesedin bir organı râhatsız olunca, diğer organları da uykusuzluk ve ateşle onun râhatsızlığını duyar.”[13]
Engelliler ve engelli yakınları, tedâvî yollarını ve imkânlarını aramalıdır. Tedâvî olmanın, tedbîri elden bırakmamanın, esbâba tevessülün yâni sebeplere sarıldıktan sonra takdîri Allâh'a bırakarak sonuca râzı olmanın, Peygamberimizin altını çizdiği önemli sünnetler olduğu unutulmamalıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de Ya’kûb (a.s)’ın yıllar sonra Yûsuf’un terli gömleğini yüzüne ve gözlerine sürünce gözlerinin açıldığından söz edilmesi[14] ve Eyyûb (a.s)’ın hasta bedeninin tamâmen iyileşmesinden bahsedilmesi[15], her tür sıkıntının bir gün iyileşme ümîdinin olabileceğini göstermektedir.
Engelli olarak ihtiyâçlarımızı giderebileceğimiz imkânlarımız varken, insânlardan yardım talebinde bulunmayı reddetmek, sonra da niçin Allâh benim ihtiyâçlarımı karşılamıyor diye şikâyette bulunmak akla ve insafa uygun değildir. Çâresiz kaldığında ihtiyâcını Allâh’a arz etmesi engelli engelsiz herkes için geçerli ve doğru olan bir yoldur. Ancak imkân varken, onu kullanmak yerine Allâh’tan işlerini görmesini talep eden kimsenin durumu, azgın bir fırtınanın ortasında denizde boğulmak üzereyken Allâh’ın kulları tarafından kendisine uzatılan bir ipe sarılmak yerine gökten Allâh’ın kendisine bir ip uzatıp kurtarmasını bekleyen kimsenin durumuna benzemektedir. Unutmayalım ki, Allâh’ın kulları tarafından uzatılan ip de gerçekte Allâh’ın uzattığı bir iptir. Çünkü sonuçta o kulları ve onların kalplerindeki yardımseverlik duygusunu yaratan Allâh’tır.[16]
Kur’ân’da yer alan iki âyette, Hz. Îsâ (a.s)’nın Allâh’ın izni ile doğuştan körleri iyileştirdiği hattâ ölüleri dirilttiği bildirilmektedir.
“Allâh’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim.”[17]
“Bir de anadan doğma körü, alaca tenliyi benim iznimle iyileştirmiştin; ölüleri de benim iznimle kabirden diri olarak çıkarıyordun”[18]
Kıyâmete kadar hükmü geçerli olan Kutsal Kitâp Kur’ân-ı Ker’im’de bu durumların bize bildirilmesi, Hz. Îsâ’nın en amansız hastaları mûcize olarak iyileştirmesi, ümitsiz olunmaması ve her türlü hastalık ile sonuna kadar çaba gösterilmesi anlamına gelebilir.
Engelli, kaderine râzı olup oturmamalı, engelli ile ilgilenenler, tedâvî yollarını her dâim aramalıdır. İmkânlar ölçüsünde mutlakâ maddî-mânevî çârelere başvurmalı, tedâvî ihmâl edilmemelidir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
“Kim bir kişiyi, bir kişi karşılığında olmaksızın veyâ yeryüzünde bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse, muhakkak ki o bütün insânları öldürmüş gibidir. Kim de (bir kişinin hayâtını kurtarmak sûretiyle) yaşatırsa bütün insânları yaşatmış gibi olur.”[19]
Dipnotlar:
[1] Ebû Dâvûd, “Tıb” 1. IV, 193. Tirmizî, “Tıb” 2, IV, 383; İbni Mâce, “Tıb” 1, II, 1137; Ahmed, l, IV, 278.
[2] Hâkim, Müstedrek, IV, 341; Buhârî, “Rikak” 3; Tirmizî, “Zühd” 25
[3] Müslim, “Taharet” 1.
[4] Tirmizî, “Zühd” 47.
[5] Mâide, 5/90; Müslim, “Eşribe” 68.
[6] İbni Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, Çev., Vecdi Akyüz, İklim Yayınları, İstanbul, 1990; C. IV, s.243,379; Yeğin, Abdullah, Osmanlıca Türkçe Yeni Lügat, Hizmet Vakfı Yayınları, İstanbul, trs., s. 697.
[7] Şen, Yûsuf; İslâm Hukûkuna göre sağlık hizmetlerinde mahremiyet hakkı, Ekev Akademi Dergisi, s. 425
[8] Kahraman, “Tedâvî”, DİA, C. XXXX, s. 255.
[9] Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, C. IV, s. 54.
[10] Buhârî, “Tıb” 28; Müslim, “Selâm” 100.
[11] Ebû Davûd, “Tıp” 11.
[12] Karaman, Fikret; “I. Oturum, Konu: Kur’an’ın Engellilere Yaklaşımı”, Ülkemizde Engelliler Gerçeği ve İslâm Sempozyumu, s.62-64.
[13] Buhârî, “Edeb” 27; Müslim, “Birr” 66.
[14] Yûsuf: 12/84, 93, 96.
[15] Sâd: 38/41, 42, 44.
[16] Engelliler İlmihâli, DİB Yay. Komisyon, s.57-58.
[17] Âl-i İmrân: 3/49.
[18] Mâide, 5/110.
[19] Mâide, 5/32.
Kaynak: Hasan Serhat YETER, Engellinin İlmihâli, 2022