Dinde Zorlama Yoktur

İMAN

İslam’da iman gönüllülük esasına dayanır, dinde zorlama yoktur ve mümin sorumluluk bilinciyle hareket eder.

Îman etmek, kalbin ve aklın Rabbine teslim olup emirlerini gönüllü kabul etmesidir.

DİNDE ZORLAMA VAR MI?

Yani dinde, zorlama ile değil, “gönüllülük esası” ile teslîmiyet vardır. Öyleyse, Müslüman olmayan kimseleri Müslüman yapmak için bir zorlama yoktur. Fakat îman eden kimselerin, zorlansa ve nefsine ağır gelse de yapmayı kabul ettiği birtakım ibadetler ve esaslar vardır. Kul, bu sorumluluk ve vazifeleri gücü nisbetinde yerine getirir, adım adım yol almak için çabalar, hayatı boyunca Allâh’a kul olmak hususunda istikrar ve istikâmet üzere kalma gayreti gösterir.

İnsan nefsi, her ne kadar sınırlanmak istemese de mâkul ve meşrû sınırların kendisini güvende tuttuğunu da yakînen bilir. Tıpkı etrafında dört duvar ve bir çatıdan oluşan “sıcak bir yuva” aramak gibi! Her yuva, birtakım sorumluluklar yükler; birtakım sınırlar getirir. Ama fıtrata uygun ve gerekli olan bu sınır ve sorumluluklara riâyet; insanı hem kısa hem de uzun vâdede mutlu eder. Aynı şekilde en temel sağlık kâidelerine uymak da insana sınır koyar; ama onun aklını, bedenini ve malını koruma altına alır.

İman Şuuru ve Sorumluluk Bilinci

Dünya hayatında, dînin sınırları, inanan-inanmayan herkes için güvenli bir alan sunar. Îman, mü’minlere bir şuur hâli verir; neye, neden inandığını bilen kimse, başkalarının hatırlatma ve zorlamasına gerek kalmadan vazifelerini gönül rahatlığıyla yerine getirir. Onun için hayatın, ağzından çıkan bütün sözlerin ve yaptığı davranışların büyük bir anlamı vardır.

Mü’min olmayan kimseler de kendi sorumluluklarının farkında oldukları müddetçe, dinin izin verdiği sınırlar dâhilinde, büyük bir hürriyet alanına sahiptirler. Mü’minler arasında güven içinde yaşarlar, yerler-içerler, aile kurarlar, alışveriş yaparlar, inançlarının gereğini rahatlıkla yerine getirirler.

İMANDA TAKLİTTEN TAHKİKE GEÇİŞ VE İNANÇ BİLİNCİ

Makbul olan, bir dîne mensup insanların “neye, nasıl inandığı” hususundaki bilgilerinin, inançlarının kökleşip derinleşmesidir. Başka bir söyleyişle, îmânın taklitten tahkîke geçmesi gerekir. Eğer kalbe îman yerleşmemiş olursa, dînin emir ve yasaklarını yerine getirme hususunda hep zorlanma ve baskı hikâyeleri ortaya çıkar. Anne-babalar çocuklarının namaz kılmadıklarından, yeteri kadar tesettüre riâyet etmediklerinden dem vurmaya başlar. Bazen bilmek ve inanmak da yetmez; şeytan ve nefis insanı, Allâh’ın koyduğu sınırları çiğnemeye, isyan etmeye sevk eder, her fırsatta…

Gönüllü İman ve İbadette Samimiyet

Gönülden îman eden kimseden “zoraki” bir ibadet ve davranış beklenmez elbette… Çünkü îman, öncelikle kalbin ikna olması, hakikati anlaması ve Allâh’ın emirlerine teslim olmasıdır.

“Birisi istediği için” beş vakit namaz kılmak, “birisi istediği için” haramlardan uzak durmak, “birisi istediği için” başını örtmek; çocuk ve gençlerde öğrenip alışana kadar mâkul görülebilir. Ama eğitim-öğretim ve alışkanlık safhası geçtiği andan itibaren, gençlerin/insanların kendi inanç, irâde ve gayretleriyle “doğru gördükleri” bu emir ve yasaklara riayet etmeleri beklenir. Aksi hâlde anlaşılmayan, kabullenilmeyen, tam olarak idrâk ve îman edilmemiş bu davranışları devam ettirmek zorlaşır. Kişi ya bulunduğu ortama göre hareket etmeye başlar, bu da iç dünyasında çift karakter oluşmasına; başka bir ifadeyle münafıklık ve riyâya dönüşür. Ya da belli bir irâde ve güce ulaştığında, gönülden kabullenmediği bu “baskıcı” anlayışı, tamamen reddeder.

O hâlde çocuklarımızı-gençlerimizi yetiştirirken sadece bir şeyleri “yapması” ya da “yapmaması” istikametinde “zorlamak” yerine, onların huyuna-suyuna, anlayışına, duygu ve düşünce dünyasına hitap eder şekilde yaklaşmak gerekiyor.

“Biz böyle yetiştirilmedik! Kimse bize uzun uzun bir şeyler anlatmadı!” demek kolaycılıktır. Çünkü bizim devrimiz ile onların yaşadığı devir ve muhatap oldukları “zihin çeldirici” şartlar çok farklı! Her şeyi, kendimizin yapmasına imkân yok elbette… Ama onları kuşatacak, kafalarına ve gönüllerine hitap edecek böyle insanlar ve çevrelerle buluşturmak da bizim sorumluluğumuzda…

DİJİTAL ÇAĞDA GENÇLİK VE DEĞERLERİN DÖNÜŞÜMÜ

Artık gerçekten “devir değişti”! İnsanlar sadece anne-babanın, okulun-öğretmenin eğitiminden geçmiyor; onların sözlerini/nasihatlerini dinlemiyorlar. Artık çocuklarımızı, telefonlar, internet fenomenleri eğitiyor, şekillendiriyor. Küresel güç merkezleri; dünyayı, toplumları, aileleri ve ailenin bütün fertlerini bebeklikten yaşlılığa kadar hazırladığı birbirinden albenili formlarla kalıptan kalıba sokuyor. Herkesin zevkine hitap eden bir içerik üretiliyor, bulunuyor. Kâfire, fâsığa söveceksen de internette istediğin içerik var; günahın her türlüsüne dalacaksan da… Yeter ki online kal; yeter ki onların içeriklerini üret, paylaş! Onlara kazandır. Duygularına tercüman olan videoları paylaşarak gönlünü serinlet(!), tebliğ ve uyarı, hattâ cihad vazifeni yap!

Bu yeni devrin diline yabancı olmamamız gerekiyor, elbette… Ama onun esiri de olmamak gerekiyor. Sabahtan akşama bilgisayar başında yahut elde telefonla sosyal medya hesaplarını alt üst etmek; orada bulduklarını sağa-sola göndermek insanı ne kadar yetiştirir, ne kadar olgunlaştırır? Toplumun “iyileşmesine” ne kadar fayda verir? Basit bir hesapla, bir dakikalık beğeneceğimiz bir videoyu bulmak için kaç saatimiz geçiyor? Başkasına gönderdiğimiz o bir dakikalık video, gruplardaki kişi sayısınca insanın “dakikasını/saatini” çalıyor. Sizin yönlendirdiğiniz o video ile, sanal âleme giren kişi, sadece bir video ile yetinmiyor, altına-üstüne bakarken o da dakikalarını/saatlerini harcıyor. Netice? Kârımız ne, zararımız ne?

Ama bu sahayı boş bırakmamamız da şart! Maalesef yeni neslin “dili” bu. Kısa, vurucu, sıkmayan, hattâ biraz da eğlenceli paylaşımlar… Bu “kısa” paylaşımlar, ne kadar uzun ve derin düşünme fırsatı veriyor? Doyuruyor mu, doyma hissi mi veriyor? Anlık düşünce ve duygular; kalbimizi, dimağımızı ne kadar tatmin ediyor? Bu kısalık, bizi yetiştiriyor mu, güdük mü bırakıyor?

DOĞRU ÜSLUP VE NEBEVÎ TEBLİĞ ANLAYIŞI

Tekrar konumuza dönersek; yanlış üslup, doğru sözün celladıdır. İnsanlara, gençlere, kadınlara ulaşacak doğru sözler, doğru üsluplar geliştirmeliyiz. Doğruyu söylemek, hakkın yanında olmak yetmez; onu ihtiyaca göre, en güzel şekilde sunmak da şart! Din dilimizi gözden geçirmek; topluma, şartlara ve zamana göre yenilemek, eskiyen/aksayan yönleri değiştirmek gerek! Nebevî üslupla:

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz.”[1] esasına uygun bir başlangıç ve bu üslup üzere topyekun bir hazırlık/devamlılık gerekiyor.

Bu hadîs-i şerîf iyi anlaşılmalı; sınırları ve esasları net olan bir dîni, “kolaylaştırmak” adına budamak değil, burada kastedilen… Dînimizin îmân, ahlâk, ibadet, haram-helâl ölçülerinden tâviz vermeden, yeni bir üslup ile çağımız insanına anlatılması kastımız…

Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere; “Kim Allah için bir iyiliğe aracılık ederse, onun sevabından kendisi için bir pay vardır. Kim de kötülüğe aracılık ederse, onun da günahından ona bir pay düşer. Allah her şeyi görüp gözeten ve karşılığını verendir.” (en-Nisâ, 85)

Hidayet ve Sırat-ı Müstakim Üzere Dua

Cenâb-ı Hak, bu büyük ve şerefli vazifede hepimize kolaylıklar lûtfetsin. O hidâyete eriştirmezse, kimse hidâyeti bulamaz. O’nun izni ve murâdı olmazsa, en sevdiğimiz insanları bile hidâyetle buluşturamayız. Rabbimiz bizi selâmet ve saadet yollarına hidâyet eylesin. Lûtuf ve ihsânı ile sırât-ı müstakîm üzere sâbit kadem eylesin. Bizi her türlü davranışıyla İslâm’ın güzelliklerinin üzerinde yansıdığı, hâliyle ve kâliyle örnek bir Müslüman kul olarak yaşatsın ve bu şekilde son nefesimizi vermeyi nasip etsin. Âmîn.

Dipnot:

[1] Buhârî, İlim 11, Edeb 80, Cihâd 164; Müslim, Cihâd 6-7. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Edeb 17.

Kaynak: Ayşenur Sever, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482