Dijital Emperyalizm Türkiye’yi ve Neslimizi Nasıl Etkiliyor?

RÖPORTAJ

Dr. Muhammed Ersin Toy, Altınoluk Dergisi’ne verdiği röportajda dijital emperyalizmin Türk kültürü ve aile yapısına etkilerini değerlendiriyor.

Altınoluk Dergisi olarak bu ay iletişim ve sosyal medya uzmanı Dr. Muhammed Ersin Toy Bey ile dizi ve filmlerle ülkemiz ve neslimiz üzerinde kurgulanan ifsat planlarını konuştuk.

DİJİTAL PLATFORMLAR KÜLTÜREL DİPLOMASİNİN YENİ ARACI MI?

Hocam, doktora tezinizde dijital dizi platformlarını bir “kültürel diplomasi” aracı olarak ele aldınız. Bu kavramı izah edebilir misiniz?

Öncelikle bu mülakat için çok teşekkür ederim. Bu meseleler maalesef yeterince gündem olmuyor; gündeme geldiğinde de çoğu zaman yalnızca görünür sonuçlar tartışılıyor, meselenin asıl kaynağına, üretim düzenine ve zihniyet boyutuna temas edilmiyor. Bu sebeple konunun böylesine kıymetli ve müstesna bir zeminde ele alınmasını son derece önemli buluyorum.

Benim doktora çalışmam, Netflix’in Türk içeriklerini merkeze alan, saha araştırmasına dayalı ve çok katmanlı bir çalışmaydı. Çalışmanın bana gösterdiği en temel husus şuydu: Dijital platformlar artık yalnızca içerik taşıyan teknik kanallar değildir. Hangi hikâyenin anlatılacağına, hangi karakterin merkeze alınacağına, hangi değerin olumlanacağına ve hangi toplumsal kesimin nasıl temsil edileceğine etki eden kültürel aktörlerdir. Başka bir ifadeyle platform yalnızca hikâyeyi dağıtmaz; hikâyenin kurulacağı zihinsel, estetik ve ideolojik çerçeveyi de şekillendirir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bu tür dizi-film platformları yalnızca Türkiye’ye içerik sunmuyor; Türkiye’yi ve Türk kültürünü küresel izleyici için yeniden seçiyor, çerçeveliyor ve paketliyor. Türk dizilerinin dünyada gördüğü büyük ilgi, platform açısından aynı zamanda ekonomik bir fırsat ve kültürel dolaşım imkânıdır. Yerel üretim, küresel platform ekonomisinin hem yaratıcı kaynağına hem de kültürel ham maddesine dönüşmektedir.

Küresel ölçekte ise çok geniş bir etki alanından söz ediyoruz. Bu platformlar medya ekosistemini yeniden şekillendiren, içerik üretim alışkanlıklarını dönüştüren ve küresel kültür dolaşımının kurallarına etki eden başat aktörlerden biridir. Tam da bu noktada dijital diplomasi, dijital empoze ve kültürel emperyalizm kavramları önem kazanıyor.

DİJİTAL EMPERYALİZM DİZİLERLE NASIL NORMALLEŞTİRİLİYOR?

Dijital diplomasi nedir hocam?

Dijital diplomasi, dijital araçlar ve kültürel içerikler üzerinden ülkelerin ve toplumların birbirini tanımasını sağlayan; fikirleri, imajları ve değerleri yumuşak güç yoluyla dolaşıma sokan bir etki kapasitesidir. Fakat bu dolaşım eşit, şeffaf ve karşılıklı olmaktan çıktığında; bir merkezin değerleri evrensel, doğal ve tartışılmaz ölçüler gibi sunulduğunda dijital diplomasi masumiyetini kaybeder ve dijital emperyalizme dönüşür. Kültürel diplomasi burada bir yakınlaşma vasıtası olmaktan çıkar, kültürel kuşatmanın yumuşak yüzü hâline gelir.

Dijital emperyalizm yalnızca yabancı içeriklerin başka ülkelere taşınması değildir. Çok daha derin ve tehlikeli bir süreçtir: İdeolojiler, fikirler, dinî değerler, aile anlayışı ve ahlâkî ölçüler aşındırılır; kavramların içeriği değiştirilir; normal ve anormal olan yeniden tarif edilir. Bir hayat tarzı “özgürlük”, “ilerleme” ve “çağdaşlık” etiketiyle kutsanırken ona itiraz eden değerler baskı, gerilik veya cehaletle eşleştirilir. Böylece belirli bir dünya görüşü evrensel ölçü hâline getirilmeye çalışılır. Dijital emperyalizmin en güçlü tarafı da budur: Açık bir zorlamaya ihtiyaç duymaz; zihinleri görünmez bir normalleştirme ve kavramsal yönlendirme yoluyla dönüştürür.

Bu ve benzeri dizi-film platformları dijital emperyalizmin bir aracı olarak mı işliyor?

Bu soruya büyük ölçüde ve açık biçimde “evet” cevabı verilebilir. Üstelik bu, yalnızca sert bir eleştiri veya retorik bir suçlama değildir; platformun tekrar eden anlatı kalıpları, karakter inşası ve görünürlük tercihleri üzerinden okunabilen yapısal bir durumdur. Karşımızda eski tip, kaba ve doğrudan bir propaganda modeli değil; yerelleşmiş, kişiselleştirilmiş, algoritmik ve gündelik hayatın içine karışmış çok daha incelikli bir etki düzeni vardır. Platform ideolojisini sloganlarla değil; sevdirilen karakterler, estetize edilen hayat tarzları ve “iyi insan” tanımları üzerinden normalleştirir.

Netflix gibi dijital içerik platformlarının pek çok yapımında neoliberal politikaların sözcülüğünü yapan, kapitalist hayat biçimini ve haz merkezli bireyi yücelten bir anlatı düzeni görüyoruz. Sınırsız tercih özgürlüğü kutsanırken aile, annelik, babalık, sadakat, dinî sınırlar ve geleneksel değerler bireyin önündeki baskı araçları gibi konumlandırılıyor. LGBT propagandası da yalnızca münferit bir hikâye unsuru olarak değil, sistematik bir temsil ve normalleştirme politikası içinde işleniyor. Bu nedenle mesele birkaç karakterin varlığı değil; belirli bir insan ve toplum modelinin ısrarla makbul, modern ve kaçınılmaz hayat biçimi olarak sunulmasıdır.

Dini içerikte de aynı şekillendirme söz konusu mu?

Dinî temsillerde de belirgin bir hiyerarşi kuruluyor. Hristiyan kültür ve geleneği birçok içerikte merkeze yerleştiriliyor; “iyi” karakterlerin dönüşüm ve gelişim çizgisinde bu referanslar daha insanî, modern ve akla uygun bir rol modeli olarak sunulabiliyor.

Buna karşılık İslam ve Müslüman kimlik sıklıkla çatışma, güvenlik, baskı, geri kalmışlık ve toplumsal kapalılık eksenlerine sıkıştırılıyor; İslamofobik ve Türkofobik temsil kalıpları dolaşıma sokuluyor. Mo ve Muslim Matchmaker gibi daha içeriden ve çoğulcu karşı örneklerin bulunması bu yapısal örüntüyü ortadan kaldırmaz. Tam tersine, Müslümanların kendi hikâyelerini anlattığı istisnalar ile ana akım temsil rejimi arasındaki farkı daha görünür kılar.

Bu bakımdan platform yalnızca içerik üretmiyor; nasıl bir insanın “özgür”, nasıl bir ailenin “çağdaş”, nasıl bir dinî tutumun “makul” ve nasıl bir hayatın “yaşanmaya değer” sayılacağını da tarif ediyor.

İdeolojik müdahale tam burada başlıyor. Seyirciye bir düşünceyi kabul etmesi doğrudan emredilmiyor; o düşüncenin taşıyıcısı olan karakter sevdiriliyor, hayat tarzı estetize ediliyor, muhalif değer dünyası ise problemli, geri veya nefret üreten bir alan gibi gösteriliyor. Böylece aileyi, anneliği, babalığı ve değerler dünyasını aşındıran yeni bir normallik inşa ediliyor.

TÜRK KÜLTÜRÜ KÜRESEL PLATFORMLARDA NASIL YENİDEN ŞEKİLLENDİRİLİYOR?

Gazze sürecinin bu içerik üretimine bir etkisi oldu mu?

Bu platform, 7 Ekim 2023 sonrasında sergilediği tutumla bahsettiğim bu yönünü daha görünür hâle getirmiştir. İsrail lehine açık bir pozisyon alması, İsrail içeriklerini öne çıkarması, Filistin’e ilişkin içerikleri geri plana itmesi ya da kaldırması, Arapları ve Müslümanları terörle ilişkilendiren temsil biçimlerini dolaşıma sokması ve Müslüman değerlere yönelik saygınlığı zedeleyen içerikleri ön plana çıkarması, platformun gerçek yüzünü daha açık biçimde ortaya koymuştur.

Bu içerikler gerçekten o ülke için mi üretiliyor ve o ülkenin kültürünü, değerlerini mi yansıtıyor; yoksa yerel unsurlar küresel bir ideolojik kalıbın yerli ambalajı olarak mı kullanılıyor?

Burada benim cevabım açıktır: Hayır. Türk kültürünü, dilini ve dinini kendi ideolojik ve emperyal amaçları doğrultusunda kullanıyor; bunları küresel dolaşıma uygun biçimde yeniden paketleyerek pazarlıyor ve istismar ediyor.

Cami, ezan, başörtüsü, düğün, cenaze, tasavvuf veya aile gibi unsurlar anlatıya dâhil ediliyor; fakat çoğu zaman kendi iç anlamları ve normatif bağlamlarıyla değil, küresel izleyicinin kolayca tanıyacağı dramatik işaretler olarak kullanılıyor. Din yaşayan, dönüştüren ve bağlayıcı bir değer sistemi olmaktan çıkarılarak görsel dekorasyona; kültür ise pazarlanabilir egzotik malzemeye indirgeniyor.

Bu anlatı düzeninde oyuncular, çoğu zaman Türk kültürünü ve toplumsal evrenini yaşayan kişiler olmaktan ziyade neoliberal kültürün haz ve hız eksenine dayalı birey anlayışını temsil ediyor. Bireysel arzu merkezîleştiriliyor, sınırsız özgürlük yüceltiliyor, dinî ve ahlâkî sınırlar aşılması gereken engeller veya modern hayatla uyuşmayan kalıntılar gibi gösteriliyor. Değer karşıtlığı ve ahlâkî çözülme, modern bireyin olağan yaşantısı gibi sunuluyor. Böylece yerel görünen içerik, özünde yerel olmayan bir insan ve toplum tasavvuruyla inşa ediliyor.

İşte bu noktada dijital diplomasi dijital emperyalizme evriliyor. Dijital emperyalizm artık yabancı bir üniformayla gelmiyor; Türkçe konuşan oyuncuların yüzüyle, İstanbul görüntüleriyle, bizim tarihimizle, dinimizle ve bize ait sembollerle geliyor. Kültürümüzü dışarıdan yok saymak yerine onu içeriden boşaltıyor; bize ait kavramların içini başka bir değer sistemiyle dolduruyor. Bizi, bize ait olanı kullanarak dönüştürmeye çalışıyor. Röportajın başlığında söylediğimiz gibi: Bizi bizimle vuruyorlar.

DİJİTAL EMPERYALİZMİN TÜRK TOPLUMU ÜZERİNDEKİ MENFİ TESİRLERİ

Nasıl bir menfi tesirden bahsedebiliriz?

Türkiye özelinde platformun içeriklerini dikkatle izlemiş ve sistematik biçimde not etmiş biri olarak şu tespiti açıkça yapıyorum: Bu platform Türk toplumunu büyük ölçüde “haz” merkezli bir hayat anlayışı üzerinden temsil ediyor. Bireysel arzu, sınırsız özgürlük ve kuralsızlık öne çıkarılırken sınır, yasak, gelenek ve ahlâkî çerçeve aşılması gereken engeller gibi sunuluyor. Bu anlatıda insan, sorumlulukları, aidiyetleri ve inancıyla değil; arzuları ve tüketim kapasitesiyle tanımlanıyor.

Aldatma, ihanet, zina ve evlilik dışı ilişkiler birçok yapımda yalnızca dramatik bir istisna olarak kalmıyor; olağan, sıradan ve hatta meşru davranış biçimleri gibi sunuluyor. Buna karşılık din, değerler ve geleneksel hayat tarzı geri kalmışlığın, cehaletin ve bugüne ait olmayan bir dünyanın hayaleti gibi temsil ediliyor. Bu değerleri yaşayan insanlar toplumun merkezindeki üretken ve güçlü özneler olarak değil; çoğu zaman kenarda, taşrada, alt sınıfta, “köylü”, baskıcı veya sorunlu figürler olarak kodlanıyor.

İşte dijital emperyalizm, Türk kültürünü dışarıdan reddetmek yerine Türk kültürü, Türk dili ve dinî kodlar aracılığıyla ilerliyor. Türkçe, İstanbul, aile, gelenek, tasavvuf, tarih ve dinî motifler birer yakınlık kapısı hâline geliyor. Dünyada Türkiye’yi seven, Türk dizilerine ilgi duyan ve Türk kültürüne sempati besleyen insanlara bu kapıdan ulaşılıyor; fakat karşılarına çıkan değerler sistemi Türk kültürünün kendi iç mantığından değil, küresel platformun normatif ve ideolojik tercihlerinden üretiliyor. Bize ait olan, bize ait olmayanı taşımak için kullanılıyor.

Bir başka ifadeyle dijital emperyalizm kabuk değiştirmiştir. Artık sınırları aşmak için yabancı dilde ve yabancı oyuncularla üretilen içeriklere ihtiyaç duymuyor. Algoritmayı, kültürü, ülkelerin millî markalarını ve kendi yaratıcı endüstrilerini kullanarak bütün sınırları muğlaklaştırıyor. İçerik yerli görünüyor; fakat verdiği mesaj, kurduğu insan modeli ve dayattığı ahlâk başka bir zihniyet dünyasına dayanıyor. Bu, yerli ambalaj içinde yürütülen kültürel bir kuşatmadır.

Peki Türkiye’de izleyicinin, medyanın ve kurumların bu temsil savaşına karşı yeterli refleksi gösterdiğini düşünüyor musunuz?

Açık söyleyeyim: İzleyicilerimizin içeriklere karşı tepki ve refleks göstermekte çok zayıf olduğunu düşünüyorum. Ben bu konuda çok eleştiri yazdım. En basitinden biz çoğu zaman neye tepki veriyoruz? Sadece LGBT meselesine.

Netflix’in Türkiye içeriklerinin neredeyse tamamını izlemiş ve incelemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: LGBT meselesi çoğu zaman bir veya iki sahne dışında anlatının merkezinde durmuyor. Ama Türk imajının çürümesi, ahlâkî dağılma, tekinsiz toplum, güvensiz ülke, kadın cinayeti, ailenin kopuşu, ihanet, aldatma, cinsel sapkınlık, köksüzlük ve kimliksizleşme gibi temalar neredeyse her içerikte karşımıza çıkıyor. Politik yıpratma ve siyasî etki alanı da elbette bunun içindedir.

Dolayısıyla mesele yalnızca LGBT tartışmasına indirgenemez. Daha derinde FETÖ anlatısı, PKK/YPG temsili, Kıbrıs meselesi, harita ve sınır gösterimleri, azınlıklar, başörtüsü, aile yapısı, ahlâk, güvenlik, kadın cinayetleri, ihanet, tekinsiz toplum ve güvensiz ülke imgeleri üzerinden çok daha geniş bir Türkiye algısı kuruluyor.

Bir ülkenin marka değerini yalnızca devlet kurumları, iletişim başkanlıkları, yapım şirketleri ya da sektör temsilcileri belirlemez. O ülkedeki halkın tepkisi, kırmızı çizgileri, estetik beklentisi ve kültürel refleksleri de belirler. Bu noktada çok zayıfız. Halkımız ve kurumlarımız tepki göstermeli, refleks geliştirmeli; dijital vatanda ülkenin algısını, markasını ve sınırlarını korumalıdır.

Bu platformda üretilen Türkiye imajı nasıl bir Türkiye’dir?

Platformun ürettiği Türkiye imajı iki katmanlı bir yapı içinde ortaya çıkıyor. Birinci katmanda Türkiye, mekân olarak son derece estetikleştiriliyor. Deniz, Boğaz, tarihî yapılar, şehir siluetleri, kıyılar ve kültürel zenginlik öne çıkarılıyor. Özellikle İstanbul romantize edilerek görsel açıdan güçlü, turistik olarak cazip ve küresel izleyici için tüketilebilir bir “lokasyon markası” hâline getiriliyor.

İkinci katmanda ise toplum olarak Türkiye, sürekli gerilim üreten ilişkiler üzerinden temsil ediliyor. Aldatma dramatik merkeze yerleştiriliyor, ihanet olağanlaştırılıyor, zina ve çarpık ilişki biçimleri rasyonelleştiriliyor. Aile, huzur ve dayanışma üreten temel bir kurum olmaktan çıkarılıp bireyin kaçmak istediği bir çatışma alanına dönüştürülüyor. Evlilik ise güven, sadakat ve süreklilik zemini olarak değil; bireysel özgürlüğü sınırlayan, arzuyu baskılayan ve insanı zincirleyen bir yapı gibi kurgulanıyor.

Benim doktora araştırmamda uluslararası öğrencilerin verdiği cevaplar da bu sonucu destekledi. Katılımcıların çoğu Türkiye’nin tarihî, kültürel ve doğal zenginliklerinin etkileyici biçimde gösterildiğini kabul ederken; Türk ailesinin, dinî ve manevî değerlerin, kadın-erkek ilişkilerinin ve gündelik toplumsal hayatın abartılı, parçalı veya gerçeklikten uzak sunulduğunu ifade etti. Bu sonuç, kültürel görünürlüğün her zaman doğru temsil anlamına gelmediğini açıkça ortaya koyuyor.

Bu yüzden mesele sadece iyi dizi çekmek meselesi değildir. Mesele, Türkiye’nin hikâyesini kimin anlattığı meselesidir. Türk imajının hangi senaryolarla kurulduğu, Türkiye markasının hangi ilişkiler, hangi aile yapıları, hangi hayat tarzları ve hangi karakterler üzerinden dünyaya pazarlandığı meselesidir.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 487