Derinden Etkileyen Şahsiyetler

Abidevi Şahsiyetler

1950'li yıllarda İmam Hatip Lisesi öğrencisi olan Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'yi çocukluğunda ve öğrencilik yıllarında etkileyen kıymetli şahsiyetler...

Beni çocukluk yıllarımda en çok etkileyen bilhassa iki kıymetli şahsiyet vardır: Annem ve babam... Buna ilâveten de elbette güzel bir çevre…

Annem, ufak yaşlardan itibaren bizlerin gönül âlemine çok kıymetli hazîneler yığan melek ruhlu ve mübârek bir şahsiyet idi. Bize her vesîleyle Allah dostlarının muhabbetini telkin eder ve firâseti ile gönül bahçelerimizde nûrânî güzellikler yeşertirdi. Onun, kardeşimi dünyaya getirdikten sonra, yani iki evlâdının hizmetine ve diğer meşgalelerine rağmen hâfız olması, bana hak yolunda gayret ve Kur’ân aşkı bakımından çok tesir etmiştir.

Babam ise; Allah aşkı, vecdi, îman, ihlâs, takvâ, güzel ahlâk, vakar vesâir hasletleriyle her bakımdan benim için âbide bir şahsiyetti. Duygu derinliğine sahipti. Yüksek ufukların insanıydı. Meselâ o zaman İmam-Hatipler yeni açılmıştı ve mezun olanlar için hiçbir dünyevî istikbâl yoktu. Fakat babam, büyük bir sevinçle bizi İmam-Hatip Lisesi’ne kaydettirdi. Son sınıfı da yatılı okuttu. Tatil günlerinde bize camileri, Topkapı Sarayı’nı ve diğer tarihî yerleri gezdirir; seviyemize göre ecdâdımızın; dîne, îmana, vatana ve millete yaptıkları hizmet ve fedâkârlıkları ve onların asil rûhî yapılarını anlatırdı. Bizlere, onlara lâyık bir nesil olmayı telkin ederdi. Zaman zaman büyük hocaefendileri ziyâret ettirir; onlardaki nezâket, hassâsiyet ve terbiyeyi dimağımıza işlerdi. Numûne gönül insanlarını tanıtırdı.

Babamın fakir-fukarâya olan sevgisi ise, engin bir deryâ gibiydi. Onlara yapacağı bir hizmeti, kabul ettikleri zaman bir teşekkür edâsı içinde olurdu. Maddî bir hediye vereceğinde onu zarif zarflar içerisinde takdim ederdi. Hattâ zarfların üzerine: «Kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim!» ibaresini yazardı. Bu hâl, Yaratan’dan ötürü yaratılanları severek onlara nezâket ve zarâfetle davranmanın tabiî bir neticesiydi. Annemle birlikte hastalara yemek yapıp hastahânelere götürürlerdi. O çocuk yaşta bu merhamet tezâhürleri, rûhumu, ben farkında olmadan bir nakış gibi işliyordu. Velhasıl annem ve babam benim için büyük bir rahmet ve bereket olmuşlardı.

UNUTULMAYACAK SÎMÂLAR

Çocukluğuma ait bana ayrıca tesir eden birçok hâdise ve hâtıradan en mühimleri daha ziyade İmam-Hatip Lisesi’nde okuduğum yıllara rastlar. Hele derslerimize gelen hocaefendiler açısından çok talihli idik. Çok değerli ve unutulmayacak sîmâlar tanıdık. Bunlardan:

Celâleddin Öktem hoca, yetmiş yaşında, parkinson hastalığı olan bir kimse idi. Buna rağmen bir arkadaşımızın kolunda sınıfa gelir; 25’lik bir delikanlı heyecanıyla ders anlatırdı…

Aslen Rum cemaatinden iken kendisine iman nasip olmuş “Yaman Dede” mahlâsı ile bilinen Abdülkadir Keçeoğlu, on dakika Farsça gramer anlattıktan sonra iki mesnevî beyti okur ve bütün ders ağlaya ağlaya onları şerh ederdi. Gözlerinin altı havuz gibi çukurlaşmıştı. Gözyaşlarını oraya döküp oradan da yüzünden aşağı sızdırırken ayrı bir rûhâniyet tevzî ederdi. Gönlü Peygamber muhabbetiyle bambaşka doluydu. Kendisine:

“–Mevlânâ’yı ne kadar da çok seviyorsunuz?!” denilince, gönül dünyasından taşan şu karşılığı verirdi:

“–Oğlum, ben nasıl Mevlânâ’yı sevmem ki, o benim elimden ve gönlümden tuttu, Hazret-i Peygamber’in kapısına getirdi.”

Kendisinden feyz aldığımız o günden bugüne birçok şey geldi, geçti. Ama geride, onun bizim rûhumuzda akseden gönül vecdinin izleri kaldı. Yazdığı meşhur na’tinden: «Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Rasûlâllah!» mısraını okurken bir sonbahar gazeli gibi titreyip bahar şebnemleri gibi ağlaması, hâlâ gözlerimin önündedir…

Diğer bir hocamız, sabah 07.00’da gelir, çorbalarımızı koyardı. Başka bir hocamız, sofrada kalmış bir ekmek parçası görse kimseyi azarlamadan: «Bak evlâdım, bu nîmeti bulamayan nice muhtaçlar var. Nîmete hürmet eder ve şükredersek, Allah daha çok artırır. Ancak onun kadrini bilmezsek, elimizden alır.» diye tatlı tatlı nasihatler ederdi.

Felsefe grubu hocamız Nurettin Topçu ise, toplumdaki fertlerin egoist ve hodgâmlığına çok üzülür, İslâm’ın fert ve toplum hayatında yaşanmamasına dertlenir ve:

“–Bu insanlar, niçin tasavvufa bu kadar bîgâne kalıyorlar?!” diye hayretini ifade ederdi.

Diğer bir hocamız, hüsn-i hat dersi verirdi. Ancak talebelerin kamış ve mürekkebini kendisi getirirdi.

Bir diğeri, yatakhânede geceleyin dolaşır, üstü açık olanların üzerlerini örterdi.

Bazı hocalarımız da, son dersi müteâkip derslerde geride kalan talebelerin eksiklerini telâfî için ilâve ders yaparlar ve her talebenin daha iyi yetişmesi için bitmez bir heyecanla emek sarfederlerdi.

Hocalarımızın bize en çok öğretmeye çalıştığı husus ise, canı ve malı kullanmayı bilebilmenin dersi idi. Bu dersi, fiilî davranışları ile sergilerlerdi.

O günlerden bugüne aradan kırk yıl geçti. Ancak o günlerin güzel insanlarından bize aksedenler hâlâ silinmedi. Lâhûtî ve bereketli izleri, akıl ve gönlümüzde hâlâ canlı ve müessir… Dolayısıyla o demleri güzelleştirenlere her vakit duâ hâlindeyim… Cenâb-ı Hak hepsinden râzı olsun!.. Lâkin sıra şimdi bugünleri ve yarınları güzelleştirmekte… Bu da bizlere düşüyor. Allah Teâlâ cümlemizi buna muvaffak kılsın!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Huzurlu Aile Yuvası, Erkam Yayınları, 2013