Derdini Paylaşamayan Bir Topluma Dönüştük

Cemiyet Hayatımız

İnsanlar arasında muhabbetin, dert paylaşmanın azaldığı günümüz dünyasını Psikolog Mehmet Dinç, saka hikâyesi üzerinden anlatıyor.

SAKANIN BAHANESİNİ ÇALDIM

Feridüddin Attar’ın hoş bir hikâyesi vardır:

İki saka (sucu) yolda karşılaşırlar. Biri diğerine; “Kardeş, bana kırbandan bir tas su verir misin? Çok susadım” der.

Öteki şaşırır; “Be şaşkın. Bende kırba varsa sende de kırba var. Neden kendi kırbandan doldurup kendi suyunu içmiyorsun?” Cevap dikkat çekicidir; “Haklısın kardeş, bende de su var sendeki gibi ama ben kendi suyumu içmekten bıktım.”

SU BAHANE MUHABBET ŞAHANE

Sakanın söylemek istediği açıktır aslında, diğer sakanın suyu farklı değildir ki kendi suyunu içmekten bıktığı için onun suyunu içmek istesin. Derdi onun su içmek değildir, suyu biriyle beraber içmektir. Su bahanesiyle bir durdurup diğer sakayı; konuşmak, halleşmek, dertleşmek istemektedir. Kendi yaşamına benzer bir yaşamı dinlemek, kendi yaşamını da bir başkasına dinletmek istemektedir.

Ümitsizlikse duydukları, kalbinin bir köşesinde her daim muhafaza ettiği hayata dair ümitlerini paylaşacaktır, ümit aşılamaya çalışacak, başarırsa da muhatabının yüzüne yansıyan sevinçten o da nasibini alacaktır.

Duydukları ümide dair ise, hayatın her an içinde olduğu halde bir türlü fark edilemeyen güzelliklerine dair bir şeyler ise; ümidini kıran, üzüntü veren, onu sıkan dertlerinden bahsedecek, kırılmaya yüz tutan ümitlerini tazeleyecek, yaşama sevincini artıracaktır. Acı veya tatlı, neşeli veya üzüntülü, iyi veya kötü her ne paylaşırsa paylaşsın, sonunda paylaşımın verdiği mutlak huzuru yaşayacaktır kalbinde. Sakanın derdi paylaşmaktır, her ne var ise paylaşılabilecek.

PAYLAŞIMLARIN AZALDIĞI BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ

Paylaşımların her geçen gün azaldığı bir dünyada yaşıyoruz. Önceleri bütün akrabalarıyla evlerini paylaşan insanlar şimdi eşleri ve çocuklarıyla paylaşamıyorlar. Önceden karnını zar zor doyurabilecek ve kaybederse aç kalacağı azığını paylaşan insanlar şimdi koca sofralara birini çağırmaya korkuyorlar.

Önceden yoldan geçenle dertleşip halleşen insanlar şimdi en yakınından gizliyor kalbindekileri.

PLASTİK SEVİNÇLERDEN TATMİN OLAMAMANIN VERDİĞİ HUZURSUZLUK

Ne maddi ne manevi varlığımızı, imkânlarımızı, sahip olduklarımızı paylaşmıyoruz artık. Kendimizi vermişiz bir şeylere (iş, spor, TV vs her ne ise) gözümüz görmüyor başka hiçbir şeyi ve biz onların verdiği plastik sevinçlerden tatmin olamamanın verdiği huzursuzlukla dönüp dolaşıp yanlışın nerede olduğunu arıyoruz yanı başımızda durduğundan habersiz.

Hâlbuki bizim kültürümüzde maddi varlığımızın paylaştıkça çoğalacağına inanırdık biz. Misafir 10 bereket getirir, birini yer dokuzunu bırakır bilirdik. Uzun süre misafir ağırlamamaktan ya da sadaka vermemekten korkardık, bereketi gider elimizdekilerin de elimizde varlığımız olduğu halde tat alamayız hayattan sonra diye düşünürdük.

KAYBETTİKLERİMİZİ YENİDEN PAYLAŞTIKÇA KAZANABİLİRİZ

Sonra kimseye göstermekten korkmayacağımız kadar temiz kalplerimiz vardı bizim. Hiç tanımadığımız birisine dahi gösterebileceğimiz kadar temiz. “Âlemi nasıl bilirsin? Kendim gibi” sözüne inandığımızdan herkesi kendimiz gibi bilip kimsenin kötü niyet taşıyacağından şüphelenmez, söylediğimizi muhatabımızın yararına söyler, yaptığımızı muhatabımızın yararına yapardık.

Bu yüzden söylediklerimiz zaman zaman acı da olsa yaptıklarımız bazen incitici de olsa kimse darılmazdı iyi niyetle ve temiz kalple söylediğimizden emin oldukları için. Ötesinde kimse kimseyi zorlamazdı birbirini sevmesi için ama her geçen gün insanların birbirine sevgisi artardı.

Şimdi ne hediyelere seviniyor insanlar, ne güzel sözlere niçin verildiğinden veya niçin söylendiğinden bir türlü emin olamadıkları için. Bütün bunları söylememin amacı birilerini üzmek ya da karamsarlık yaymak değil etrafa.

Tek dileğim; paylaşmakla kaybettiklerimizi yine ve yalnızca paylaşmakla kazanabileceğimizi hatırlatmak…

Yoksa bu yazı, sakanın suyu gibi bahanem benim.

Kaynak: Mehmet Dinç, Altınoluk Dergisi, sayı; 350