Cengâverler Sultânı Osman Gâzi

Osmanlı Tarihi

İ‘lâ-yı kelimetullâh yolunda muhteşem bir cihan devletinin temelini atan cengâverler sultânı[1] Osman Gâzi'nin (1258-1326) hayat hikâyesi.

Osmanoğulları, Orta Asya’dan göç edip Anadolu’ya geçen Oğuz Türkleri’nin Kayı aşîretindendir. Osman Gâzi, Ertuğrul Gâzi’nin üç oğlundan biridir. Lâkabı “Fah­rud­­dîn”dir.

Rivâyetlere nazaran, daha o doğmadan evvel, yapacağı büyük işler babası Ertuğrul Gâzi’ye mânen bildirilmişti. Nitekim kendisine lûtfedilen yüksek kabiliyet ve idâredeki dirâyetinden dolayı, babasının vefâtını müteâkib, diğer bütün beyler, en küçük evlat olmasına rağmen onu ittifakla aşîretin reisi olarak tanıdılar. Onun, beyliğin başına geçişini zamanın şâirleri şöyle dile getirmişlerdir:

Kuşandı dîn kılıncın bele,

Ede İslâm’ı izhâr bütün âleme.

Açıldı fırsat-ı İslâm’ın kapusu

O, Muhammed ümmetinin serveridir...

Böylece ittifakla beyliğin başına geçen Osman Gâzi, babasından kalan 4.800 km2 arâzîyi 16.000 km2’ye çıkarmıştır. İlk sikke, onun zamanında bastırılmıştır.

EDEBALİ HAZRETLERİNİN DUASI

Babası Ertuğrul Gâzi, hayatı boyunca hocası ve mürşidi Şeyh Edebali Hazretleri’ni kendine rehber edinmiş, onun mânevî terbiyesi ile kemâl sahibi bir aşîret reisi olmuştu. Bu sebeple oğlunun da onun terbiyesi altında yetişmesini çok arzu ediyordu. Osman Gâzi de sık sık Edebali Hazretleri’ni ziyaret ediyor, duâsını alıyordu.

Şeyh Edebali’nin evinde misâfir kaldığı bir gece Osman Bey, rûhuna sükûnet veren, nefsinin çırpınışlarını dindiren sohbetin huzuru içinde heyecan dolu anlar yaşamıştı. Bir rivâyete göre, kendisine yatması için gösterilen odanın duvarında asılı bir Kur’ân-ı Kerîm olduğu için ayağını uzatmayıp oturduğu yerde kıvrılarak tatlı bir uykuya daldı. Rüyâsında, Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan ve giderek hilâl şeklini alan Ay’ın, bir ucunun kendi göğsüne girdiğini ve kendisi ile Şeyh Edebali Hazretleri arasından çıkan bir fidanın çınar hâline geldiğini ve bu çınarın dallarının üç kıt’aya yayıldığını ve birçok milleti gölgesi altına aldığını gördü. Bu topraklarda haşmetli kule ve kubbeler üzerinde Ezân-ı Muhammedî okunuyor; bülbüller Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ediyorlardı. Semânın görülebilen her yeri gülşen olmuştu.

Osman Bey, rüyâsında bu güzel manzaraları büyük bir hayranlıkla seyrederken, âniden bir ceylanın ortaya çıktığını gördü. Batıya doğru kaçmaya çalışan ceylana ok atmak üzere nişan alırken uyandı.

Abdest aldı. Müsâade alarak Şeyh Edebali’nin huzûruna girdi. Rüyâsını anlatmaya başladı. Anlattıkça şeyhin yüzünde tatlı tebessümler beliriyor, gözleri nûrânî bir ışık ile parlıyordu. Zira Edebali Hazretleri, kalp gözüyle bu rüyânın sırrını çözmüştü. Osman Bey susunca, Şeyh, başını kaldırdı; gözlerinin içine bakarak, yumuşak ve âhenkli sesi ile konuşmaya başladı:

“–Oğlum! Gâibi ancak Allah bilir. Lâkin gördüğün bu rüyâda dolu dolu hayır vardır. Cenâb-ı Hak sana ve soyuna saltanat nasîb edecektir. Dün­ya, oğullarının himâyesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kız ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de Batı’ya doğru genişleyecektir...”

Âşıkpaşazâde, Edebali Hazretleri’nin Osman Gâzi’ye söylediği bu sözleri şöylece şiirleştirmiştir:

Hidâyet menzili nîmet senindir,

Ezelî tâ ebed devlet senindir.

Duâlar, nesline erden senindir,

Döşene sofralar dâvet senindir...

Neseb ve nesil ile bürhân senindir,

Cihânda olan devrân senindir;

Ki ins ü cinne hem fermân senindir...

ALLAH'IN DİNİNİ YÜCELTEN DEVLET: OSMANLI

Şeyh Edebali’nin tâbir ettiği rüyânın üzerinden uzun bir zaman geçmeden Osman Bey, Şeyh’in kızı Mal Hatun ile evlendi. Bu izdivaç, iktisâdî kuvveti ve fütüvvet erbâbını Osman Gâzi’nin etrafına topladı. Altı yüz küsûr sene dün­yayı hidâyet ve i‘lâ-yı kelimetullâh (Allâh’ın dînini yüceltmek) cehdiyle nûrlandıracak nizâm-ı âlemi sağlayacak devletin, maddî temeli atılmış oldu.

Diğer taraftan zamanının bütün mânevî ricâli de, Osman Gâzi ve sülâlesinin liderliğinde ittifak ettiler. Husûsiyle Edebali Hazretleri, Hacı Bektâş-ı Velî ve Ahî Evrân, bunu çok arzu etmişler ve Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunmuşlardır.

Bu arzu ve niyazların sebebi, daha evvel verilen birtakım mânevî işâretlerdi. Nitekim Ahmed Cevdet Paşa’nın naklettiği vechile Muh­yid­dîn-i Arabî Hazretleri, Osmanlı Devleti kurulmadan yetmiş sene önce onun müjdesini vermişti. O, bunu ilm-i cifir ile Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerden istinbât etmiş ve üstelik eserinin ismini henüz Osmanlı beyliği bile ortada yok iken “eş-Şeceratü’n-Nu’mâniyye fi’d-Devleti’l-Osmâniyye” (Osmanlı Devleti’nde Soy Ağacı) koymuştur. Ayrıca bu eserde Osmanoğulları’ndan birinci halîfenin Yavuz Sultan Selîm Han olacağı vs. birtakım hâdiseler de yer almaktadır.

İşte bu ve benzeri ulvî müjdelerle Osmanlı’nın açtığı bayrak, büyük evliyâullâhın mânevî kanatlarının gölgesinde yükseldi. Moğolların binbir zulümle dolu kasıp kavuran istilâsı neticesinde bunalan Anadolu’nun mü’min insanı, Allah dostu olan gönül insanlarının kanatları altına koşarak huzura erdi; canlandı ve dirildi. Aksi hâl­de bütün bir Anadolu, mânevî kimliğini yitirmek tehlikesi ile karşı karşıya gelmişti. Çünkü puta tapıcı bir kavim olan Moğollar’ın, İslâm’ın en kuvvetli ordularını yene yene batıya ilerleyişi, Anadolu halkını, elemli, kederli, hattâ ümitsiz kılmıştı. Öyle ki, büyük bir bıkkınlıkla yavaş yavaş özünden kopma emâreleri başgöstermiş ve Moğol âdetleri, gelenekleri ve yaşayışları moda hâline gelmeye başlamıştı. İşte Osmanlı, bu elîm vaziyete Edebali silsilesi ile gönül gönüle vererek “dur” diyebilmiş ve o âna kadar vâkî mağlûbiyetlerin, haktan inhirâfın bir neticesi veya imtihan olduğunun tecrübe ve idrâki içinde olmuştur. Tebaasına, Cenâb-ı Hakk’ın te’yîdine mazhar olan mü’minlerin, tekrar mansur ve muzaffer olacağını îlân ve telkîn etmiştir.

Osmanlı’nın Anadolu beylikleri arasındaki faydasız ve boş çekişmelere karışmadan batıya doğru fetih rûhuyla ilerleyip cihâd üzere olması, bu îlân ve telkindeki samîmiyeti sergilediğinden, Osman Gâzi’nin etrafında sarsılmaz bir tevhîd hâlesi oluşturdu. İ‘lâ-yı kelimetullâh gâyesinin kendisi için İslâm’ın bir emri olduğu şuûrunda olan herkes, onun açtığı mukaddes bayrağın altına koştu. O sıralarda Moğol istîlâsı ile dağılmış bulunan Selçuklu’nun ulemâ ve ümerâsı da Osman Gâzi’nin yanına gelmiş ve kendisine bey’at etmişlerdir. Bunda son Selçuklu sultânının Osman Gâzi’ye olan teveccühü de, rol oynamıştır. O, Osman Gâzi’ye:

“–Oğul Osman Gâzi! Sende saâdet nişanları çoktur. Sana ve nesline âlemde mukâbil yoktur. Benim duâm, Allâh’ın inâyeti, Hazret-i Peygamber -sal­lâl­lâ­hu aleyhi ve sellem-’in mûcizâtı ve evliyânın himmeti seninledir.” iltifâtını yapmış ve i‘lâ-yı kelimetullâh yo­lun­daki muvaffakıyet ve gayretleri dolayısıyla ona tuğ, alem, kılıç ve bir de ferman göndermişti.

Bunun içindir ki, Osman Gâzi, Selçuklular’a, onlar tamamen ta­rih sahnesinden çekilene kadar bağlı kalmış ve hukûken bizzat Selçuklu sultânı tarafından müstakil hâle getirilmesine rağmen böyle bir hareket içine girmemiştir. Bütün bunlar da göstermektedir ki, Osmanlı, Selçuklu devletinin vâris-i tabiîsi olmuştur.

OSMANLI'NIN MANEVİ MİMARLARI

Osman Gâzi devrinin dikkat çeken en mühim husûsu, onun, devletin temelini mânevî ve kalıcı esaslar üzerine kurmuş olmasıdır. Onun çevresinde Edebali Hazretleri, Şeyh Mahmûd, Dursun Fakîh, Kâsım Karahisârî, Şeyh Muhlis Karamânî, Âşık Paşa, Elvan Çelebi gibi ilim, îman ve irfan sahibi has kimseler mevcuttu. Devlet yapısında mâneviyâtın o kadar ehemmiyeti vardı ki, Osman Gâzi’nin beyliği, Karacahisar fethinden sonra Dursun Fakîh’in Cuma namazındaki hutbesiyle tasdîk olunmuştu.

Silsile-i Nakşibendiyye’den Hâce Ârif Rîvgerî -kuddise sirruh- ve Hâce Mahmûd Encîrfağnevî -kuddise sirruh-; Şeyh Sâdeddîn Cibâvî -kuddise sirruh-, Bahâüddîn Veled -kuddise sirruh-, Şeyh Edebali -kuddise sirruh- ve emsâlleri, Osman Gâzi zamanında yaşayıp dün­yaya ışık tutan gönül sultanlarıdır.

Birçok rivâyete göre Edebali Hazretleri, “evlâd-ı Rasûl”dendir. Osmanoğulları, anne tarafından böyle bir şeref ve şâna da nâil olmuşlardır. Böylece silsile ile anne tarafından Rasûlullah -sal­lâl­lâ­hu aleyhi ve sellem-’e vâsıl olmuşlardır.

ALLAH DOSTLARINA İHTİMAM

Ertuğrul Gâzi, Allah dostlarına ihtimam husûsunda, oğlu Osman Gâzi’ye ve onun şahsında bütün haleflerinin ruhlarına yön verecek olan şu kıymetli va­si­yette bulunmuştur:

“Bak Oğul!

Beni incit, Şeyh Edebali’yi incitme! O, bizim aşîretimizin mâneviyat güneşidir. Terâzisi dirhem şaşmaz!

Bana karşı gel, ona karşı gelme! Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim; ona karşı gelirsen gözlerim sana bakmaz olur, baksa da görmez olur!

Sözümüz Edebali için değil, senceğiz içindir! Bu dediklerimi va­si­yetim say!..”

6 ASIR DÜNYAYI İSLAM'LA TANIŞTIRDILAR

Edebali Hazretleri, çok hareketli bir genç olan Osman Gâzi’yi terbiye ve tasarrufu altına almış, ona mârifetullâhın (Allâh’ı tanıyabilmenin) zevkini tattırmış, onu; güzel ahlâk, diğergâmlık, ağırbaşlılık ve olgunluğa kavuşturmuştur. Böylece onu cihanşümûl bir devletin başkanlığına hazırlamıştır.

Diğer taraftan Osman Gâzi’nin etrafını oluşturan hâleyi, hu­sû­siy­le genç kadroyu da aynı şekilde yoğuran Şeyh Edebali Haz­ret­leri, biliyordu ki gençlik, istikbâlin tohumudur. Bu tohumun özüne bakarak yarınını keşfetmek kolaydır ve her devrin gençliği, kendi enerjisini harcayabildiği âlemde yaşar. Bunun için o da, Osman Gâzi ve etrafındaki gençliğin enerjisine yol ve yön vererek onları nefis cihâdı ve hizmet şuuru ile en mükemmel bir sûrette ve bir cihan devletinin temelini atacak seviyede istikâmetlendirmiştir.

Bu itibarla Osmanlı Devleti’nin asıl mîmârı Şeyh Edebali Haz­ret­leri’dir. Diğer beyliklerde bir Şeyh Edebali olmadığı için erimeler olurken Osmanlı Beyliği, kısa zamanda devlete, devletten de cihan hâkimiyetine yükselmiştir. Osmanlı, dün­yayı altı asır İslâm’la tanıştırmış, adâlet tevziinde bulunmuş ve hakkın terâzisi olmuştur.

ŞEYH EDEBALİ'NİN OSMAN GAZİ'YE NASİHATİ

Cihâna hak ve hukuk tevzî eden ihtişamlı mâzimizden gelen hissiyâ­tı­mızın lisânıyla, Şeyh Edebali Hazretleri’nin, Osman Gâzi’yi ve onun şah­sında da istikbaldeki devlet adamlarını istikâmetlendirecek olan hikmet dolu tavsiyelerinin bir kısmı şöyledir:

“Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Âcizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana...”

“Ey Oğul!

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana... Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...”

“Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı... Allah Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübârek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin.”

“Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve duâlarla bize vaad edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.”

“Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın... Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin! Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlûb eder. Bunun için dâimâ sabırlı, sebatkâr ve irâdene sahip olasın!..”

“Sabır çok önemlidir. Bir bey, sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.”

“Milletin, kendi irfânı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.”

“Oğul!

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezânında ölürler.”

“Dün­ya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fet­he­dilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazîlet ve adâ­le­tinle gün ışığına çıkacaktır.”

“Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.”

“Bu dün­yada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.”

“Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve îtibârın zedelenir...”

“Şu üç kişiye; yani câhiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken îtibârını kaybedene acı!..”

“Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.”

“Haklı olduğun mücâdeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervâsız, kahraman, gözüpek) derler.”

“En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.”

“Ülke, idâre edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idâre edene âittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idâresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar...” (Bu düstur Osmanlı’yı altı asır yaşatmıştır.)

“İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kı­pır­damayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar, lâf dedikoduya dö­nüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir...”

“Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.”

“Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.”

“Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinâyettir. Bey, memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.”

“Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..”

“Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da... Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.”

“Sevgi dâvânın esâsı olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!..”

“Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın!..”

İşte bu gibi kıymet hükümleriyle Edebali Hazretleri, Osman Bey’i âdeta bir hamur gibi yoğuruyordu. Yoğurması da gerekiyordu. Çünkü Osman Bey, zor durumdaydı... Her yönden gelip kendine iltihâk eden beylikleri mi birlik içinde tutsun; dengeleri mi korusun; Bizans’ı mı kollasın, Germiyan’ı mı?.. Moğol’u mu gözetsin; tekfurlarla mı savaşsın?..

İşte Edebali Hazretleri, bütün bu ve benzeri ehemmiyetli mevzûlarda Osman Bey’e bir mânevî rehber oluyor ve kendisinin yürüyeceği yolları, yüksek bir takvâ hayatının firâset ve basîretiyle aydınlatıyordu.

DÜNYANIN EN BÜYÜK DEVLETİ ONUN İSMİYLE ANILDI

Bu yüksek mânevî terbiye ile, gerek Osman Gâzi, gerekse tebaası, İslâm ahlâkını en mükemmel bir sû­ret­te hayata ve tatbikata intikâl ettirerek sâlih bir topluluk hâline geldiler. Az sayıdaki aşîret gücü ile Bizans Ordusu’nu ve tekfurları üst üste mağlûb ederek cihanşümûl bir sultanlık kurdular. Dört yüz çadırla başlayan bu aşîret, mânevî terbiye bereketi ile büyük bir ihsân-ı ilâhîye mazhar oldu. Uzun müddet, babadan oğula dehâlar silsilesi devam etti. Dün­ya, onlarla saâdet ve adâletin kâ‘bı­na varılmaz sayısız tezâhürlerine şâhid oldu. Her gittikleri yerde bir nizâm-ı âlem ve muvâzene unsuru oldular.

Bu büyük oluşa vücut veren Osman Gâzi, hiç şüphesiz ki ta­rihimizin en dikkate şâyan bir şahsiyeti olma şerefiyle mücehhez bulunmak­tadır. Bunun içindir ki dün­yanın en büyük devletinin ismi, onun adına nisbet edilmiştir.

YİĞİT BİR GAZİ OSMAN BEY

İyi bir dînî ve mânevî terbiye alan Osman Gâzi, gâyet dindar, sâlih bir bey idi. Âhi­rete meyli ziyâdeydi. Dînen yasak olan şeylerden son derece kaçınırdı. Bütün gâyesi, “fî sebîlillâh” cihâda mâtuftu. Tatlı sözlü, halîm bir zât olup müddet-i ömründe bir kere bile gazab etmediği rivâyet edilir. Bunun yanında teşebbüs ve iktidar sahibi olarak devletin işlerini güzel idâre etme husûsunda son derece kâbiliyetliydi. Tahakküm tanımaz bir yiğit gâziydi.

Onun hakkında aşağıdaki ifâdeleriyle hris­ti­yan ta­rihçiler dahî, ilmin haysiyetine riâyet ederek hakîkati fedâ etmeyip hakkı teslîm etmek mecbûriyetinde kalmışlardır.

Ta­rihçi Hammer der ki: “Onun bıraktığı devlette teşkilat ve esas temeller o kadar kuvvetliydi ki, Osmanlı, kısa bir müddet sonra dün­yanın en büyük devleti oldu. Farz-ı muhâl onun devrindeki insanlara: «Bu gâzinin torunları, karşısına çıkan birçok güçlü devleti mağlûb ederek Avrupa’yı dize getirecek ve şu harita bölgelerine hâkim olacak!» deselerdi, bunları işiten herkes: «Bu bir hayaldir; boş bir masaldır!» derdi. Fakat o namdar Gâzi ile etrafı, bilhassa tasavvuf erbâbı ve ulemâ, buna cân u gönülden inanıyor ve bu büyük zuhûr için yorulup dinlenmeden gayret sarf ediyorlardı.”

Gerçekten Osman Gâzi ve yiğitleri, at sırtından inmediler; gece gündüz akından akına koştular. Hızla geliştiler, büyüdüler ve çoğaldılar. Bizans için korkulu bir rüyâ oldular. İslâm’ın gür sesini cihâna yaymak yolunda yediden yetmişe savaştılar. Küffâr, artık kalelerinden dışarı çıkamaz oldu.

GAZADAN HİÇBİR ZAMAN GERİ DÖNMEDİ

Lamartin şöyle der: “Osman Gâzi’nin tabiî istîdâdı sâde, doğru ve âdilâne idi. Akıl ve ze­kâ­sını Allâh’ın birliğine hasrederek yeryüzünde vahdâniyet-i ilâhiyye aley­hinde bulunan bâtıl îtikadları ve putperestliği men etmeye çalışırdı. Bununla beraber fâtihlerin siyâsetini takip ederek zaptettiği ülkelere tasarruf etmeye ve yerleşmeye başladı. Osman Gâzi, yavaş yavaş ilerledi; fakat hiçbir zaman geri dönmedi...

Nitekim Osman Gâzi’nin, daha devletinin kuruluşunu tamamlamakla meşgûl olmasına rağmen en büyük hedefi, İstanbul yönünde ilerlemek ve Hazret-i Peygamber -sal­lâl­lâ­hu aleyhi ve sellem-’in müjdesine nâil olabilmekti. Nitekim Yazıcıoğlu Ali’nin şu şiiri de bu hakîkati ifâde etmektedir:

Osman, Ertuğrul oğlusun,

Oğuz, Karahan neslisin.

Hakk’ın bir kemter kulusun,

İstanbul’u aç, gülzâr yap!..

Osman Gâzi’nin fetihleri harita üzerinde tedkîk edildiğinde onun hayret verici şu gâyeleri rahatlıkla göze çarpar:

  • Hudutları denize dayandırmak arzusu,
  • Yıkılışa giden Bizans’ın durumunu takdîr ile onu iki denizden kıskaca almak,
  • Rum topraklarını yarma şeklinde hareketlerle birbirinden ayırmak, ardından irtibatı kesilen parçaları fethetmek.

Kendisi bu istikâmette gayret ettiği gibi evlâdına da aynı gayreti va­si­yet etmiş ve vefâtından önce Bursa önlerine kadar gelerek oğluna uzaktan parıldayan bir manastırın kubbesini işâretle: “Beni şol gümüşlü kubbenin altına koyasın!” demişti.

DEVLET-İ EBED-MÜDDET

Ömrü, devamlı gayret ve gazâ içinde geçen Osman Gâzi, Bizans’la sınır olmanın verdiği avantajı iyi kullanmış ve devletine müthiş bir dinamizm kazandırarak mütevâzı beyliğine cihan devleti olma yolunda hızla mesâfe aldırmıştır. Başlangıçta hiçbir ululuk ve ihtişam iddiâsı taşımayan Osman Gâzi’nin vârisleri, “sultânü’l-guzât” (gâziler sultânı) olmuştur. O, hayâl zannedilen bir ideali hakîkat yapmıştır. Bunu Gibbons şöyle takdîr eder:

“Osman Gâzi, bir pâdişah oğlu değildir. Toprakları küçük ve tebaa­sı az olmasına rağmen devleti, seneden seneye mütemâdiyen bü­yü­­müştür. Bu kesintisiz büyüme ise, elbette onu tesis eden dehânın ha­kîkî büyüklüğüne delâlet eder. Türk milletinin Atilla ve Cengiz gibi hü­küm­­darları, göz kamaştırıcı muzafferiyetlerine rağmen akıncı olarak kalmış ve imparatorlukları da temsîl edilmemiş gâyesiz bir fütûhattan ibaret olmuştur. Arkalarında sadece kan, irin ve gözyaşı bırakmışlardır. Çünkü onlar, idealsiz kuru cihangirler olarak sadece boru ve trampet sesleri arasında yakıp yıkıyorlardı. Osman Gâzi’nin yaptıkları ve geride bıraktıkları ise, çok farklı idi. Bunun için ardındakiler de, hak ve hu­kûku temsil ve tevzî etme husûsunda dâimâ ön safta bulunmuşlar ve devletleri, “devlet-i ebed-müddet” olmuştur. Şu hâlde Osman Gâzi’­nin mevkii, öncekilerle kàbil-i kıyas bile değildir.”

Fevkalâde müttakî bir hayat süren Osman Gâzi’nin, vefat ettiğinde geriye bıraktığı şahsî mal varlığı, bir zırh, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, birkaç at sürüsü, üç sürü koyun ve emsâlinden ibaretti.

RAHMETULLÂHİ ALEYH!..

Osman Gâzi ve emsâlleri, dün­yaya aldanıp nefsânî arzularına râm olmadılar. Güçleri, kuvvetleri, aklî ve irâdî üstünlükleri, muvaffakıyetleri, şanla dolu zaferleri; onları, gurur, kibir ve ucuba götürüp şımartmadı.

Dün­yanın yalancı mal, mevkî, mansıb ve rütbeleri karşısında eğilip küçülmediler. Başlarında taşıdıkları sarığın izzet ve haysiyetini korudular. Yüklendikleri muazzam “i‘lâ-yı kelimetullâh” dâvâsının şerefli birer neferi oldular.

Gerçek saâdetin Cenâb-ı Allâh’a kullukta olduğunun idrâki için­de nâil oldukları nîmetler; şükürlerinin, kalbî heyecanlarının ve mâ­ri­fe­tul­lâ­ha olan iştiyâklarının artmasına vesîle oldu.

Onlar, dün­yanın fânî nîmetlerine îtibâr etmeyip, ellerine geçen her şeyi ukbâ için sarf ettiler. Çünkü onlar, kuru bir cihangirlik dâvâsının ihtiraslı pençelerine aslâ mağlûb olmadılar. Bunun için ta­rih, şan ve şeref dolu sayfalarını onlar için yazdı...

Allâh’ım! Onların ardından garip, yetim, bîkes ve mazlum kalan bizlere, i‘lâ-yı kelimetullâh yolunda yeni bir silkiniş ve diriliş nasîb eyle!.. Âmîn!..


[1]Osmanlı arması: Güneş, halîfeliği; Ay/hilâl, pâdişahlığı; silâhlar, devletin gücünü; çiçekler, sevgi ve muhabbeti; terâzi, adâleti; kitap, hukûku ve Allâh’ın kânunlarına bağlılığı; en alttaki yuvarlak şekiller, başarılı kimselere verilen devlet nişanlarını ifâde eder. En üstteki yuvarlak içindeki tuğrâ, devrin pâdişâhının tuğrâsıdır. (Tuğrâda; el-Gâzi .......Han el-Muzaffer Dâimâ yazılıdır.) Hilâlin için­deki yazı: “el-Müstenidü bi-tevfîkâti’r-Rabbâniyye melikü’d-devleti’l-Osmâniyye” (=Os­man­lı Devleti’nin pâdişahları, Allah Teâlâ’nın tevfîkine dayanırlar.)

Kaynak: Osmanlı, Osman Nuri Topbaş, Erkam Yayınları, 2013