Cemaatle Namaz Mü’minin İmanını Nasıl Ortaya Koyar?

Namaz

Cemaatle namazın imanı yansıtan yönü, mescide bağlılığın fazileti, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) teşvik ve uyarıları, sahabe örnekleri ve toplumsal etkileri hadis ve ayetler ışığında anlatılıyor.

Hadîs-i şerifte buyurulur: “Allâh’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir.” (Müslim, Mesâcid, 288)

HAKK’A EN SEVGİLİ MEKÂN

İsrâ hâdisesine baktığımızda, bu mübârek ve ulvî yolculuğun iki mescid, iki tevhid merkezi arasında meydana geldiğini ve mîrâcın yine bir mescidden gerçekleştiğini görmekteyiz. Câbir bin Abdullah radıyallahu anh anlatıyor:

Benim kabîlem olan Selimeoğulları’nın mahallesi, mescide bir hayli uzaktı. Mescid-i Nebevî’nin etrafında ise boş yerler vardı. Evlerimizi satıp mescidin yakınına taşınmak istedik. O sırada şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Şu bir gerçektir: Biz ölüleri yeniden dirilteceğiz. Onların yaptıkları iyi kötü her işi, geride bıraktıkları iyi kötü her izi kayda geçireceğiz.” (Yâsîn, 12)

Niyetimizi öğrenen Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Selimeoğulları’na;

“–Duyduğuma göre mescidin yakınına taşınmak istiyormuşsunuz, öyle mi?” diye sordu. Onlar da;

“–Evet, ey Allâh’ın Rasûlü! Bunu gerçekten istiyoruz.” dediler. O zaman Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu:

“–Selimeoğulları! Yerinizde kalınız da, mescide gelirken attığınız her adıma sevap yazılsın. Evet, yerinizde kalınız; mescide gelirken attığınız her adıma sevap yazılsın.” (Müslim, Mesâcid, 280, 281; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 36/1)

Yani namazlarını cemaatle kılanlar; camiye doğru attıkları her adımda sevap kazanırlar.

ECDÂDIN VERDİĞİ EHEMMİYET

Osmanlı’da merkezlere büyük camiler inşâ edilmiştir. Mahalle aralarında da küçük mescidler yapılmıştır. O tarihlerde elektrikle aydınlatma olmadığından, yatsı ve sabah namazlarında büyük camilere gitmekte zorlanacak yaşlı ve hasta kimselerin cemaatten mahrum kalmaması için bu küçük mescidler büyük bir hayır olmuştur. Osmanlı’da camiye gösterilen hassâsiyeti şair ne güzel ifade eder:

...Ardına çil çil kubbeler serpen ordu.

ARŞ’IN GÖLGESİ

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu: “Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde Allah Teâlâ, yedi insanı, Arş’ının gölgesinde barındıracaktır:

  1. Âdil devlet başkanı,
  2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç,
  3. Kalbi mescidlere bağlı Müslüman,
  4. Birbirlerini Allah için sevip, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan,
  5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine; «–Ben Allah’tan korkarım!» diye yaklaşmayan yiğit,
  6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse,
  7. Tenhada Allâh’ı anıp gözyaşı döken kişi.” (Buhârî, Ezân, 36; Müslim, Zekât, 91)

Âyet-i kerîmede buyurulur: “Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119)

Hazret-i Mevlânâ buyurur: “Allah ile oturup kalmak isteyen kişi, velîlerin huzûrunda otursun. Velîlerin huzûrundan kesilirsen helâk oldun gitti!”

Bu itibarla, oturacağımız muhiti seçmemiz çok mühim. Mümkün mertebe ev tutarken veya ev alırken; 

  • Sâlih ve sâliha komşuların bulunmasına ve 
  • Camiye yakın olmasına dikkat edeceğiz. 

Bu husus o kadar mühim ki; Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor: “Ölülerinizi sâlih insanların arasına defnediniz.” (Deylemî, Müsned, I, 102)

ÎMÂNIN ŞÂHİDİ

Cemaate devam etmek, îmanda sadâkatin bir tezâhürüdür. Nitekim; Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

“Bir şahsın mescide devam ettiğini görürseniz, onun îmanlı biri olduğuna şahâdet ediniz.” buyurmuş ve;

“Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler mâmûr eder (ihyâ eder). İşte doğru yola ermişlerden olması umulanlar bunlardır.” (et-Tevbe, 18) âyet-i kerîmesini okumuştur. (Tirmizî, Îmân, 8/2617)

Cemaatle namazın hükmü, bazı müçtehidlere göre farzdır. En hafif hükmü sünnet-i müekkededir. Yani namazı münferid kılmak, ancak cemaati kaçırdığında mecbur kalınan bir durum olmalıdır. Müslümanın ilk hedefi, her namazı camide cemaatle kılmak olmalıdır. İş yerleri gibi camiye gidemeyecek yerlerde olanlar da kendi aralarında cemaat yaparak namazlarını edâ etmelidirler.

Namazın cemaatle edâsında 27 derece sevap vardır. (Bkz. Buhârî, Ezân, 30)

Camiye doğru atılan her adımda kula sevap yazılır. (Müslim, Mesâcid, 280, 281; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 36/1)

Namaz cemaatle kılındığında; Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti coşar, belki o cemaat içindeki bir kişinin vesilesiyle, herkesin namazı makbul olur. Namaz cemaatle kılınmadığında, kişi onu vaktin sonuna doğru ertelemeye başlar. Git gide nefse o ibâdetin edâsı daha ağır gelmeye başlar. Vaktin başında 10 rekâtlık namaz, vaktin sonunda 100 rekâtmış gibi gelir.

Hâlbuki namazını cemaatle kılan kişi, huzurla dolar. Vazifeyi gönül huzuruyla yapmanın ferahlığıyla, bir sonraki namaza iştiyakla dolu bir şekilde hazırlanır, gününü bereketlendirir.

AĞIR ÎKAZLAR

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, cemaate devam etmeyenler için ağır îkazlarda bulunmuştur. Übey bin Kâ‘b radıyallahu anh şöyle anlatıyor:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün bize sabah namazını kıldırdı ve;

«–Filân kimse namaza geldi mi?» diye sordu.

«–Gelmedi.» dediler.

«–Filân geldi mi?» diye sordu. Yine;

«–Gelmedi.» dediler. Bunun üzerine;

«–İşte bu iki namaz (yatsı ve sabah) münafıklara en ağır gelen namazdır. Bunlarda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilseydiniz, diz üstü emekleyerek de olsa cemaate gelirdiniz. Birinci saf, meleklerin safı gibidir. Ondaki fazîleti bilseydiniz ona yarışarak giderdiniz. Bir kimsenin diğer bir kimseyle olan namazı, yalnız kıldığı namazdan daha bereketli ve sevâbı daha fazladır. İki kişi ile olan namazı da bir kişi ile olan namazından daha bereketli ve üstündür. Beraber kılanların sayısı ne kadar çok olursa, Allah Teâlâ’nın o kadar çok hoşuna gider.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 47/554; Nesâî, İmâmet, 45) 

GECEYİ İHYÂ GİBİ

Sabah ve yatsı namazlarını cemaatle kılmak hakkında ise şu müjde vârid olmuştur:

“Yatsı namazını cemaatle kılan kimse, gecenin yarısını namazla geçirmiş gibidir. Sabah namazını cemaatle kılan kimse ise, bütün gece namaz kılmış gibidir.” (Bkz. Muvattâ, Salâtü’l-Cemâa, 7; Müslim, Mesâcid, 260)

İLTİFATA MAZHAR KÖLE

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir gün Medîne-i Münevvere’deki çarşılardan birine uğramıştı. Çarşıda siyâhî bir köle müzâyede ile satılıyordu. Güçlü, kuvvetli bir köle olduğu için tâlibi çoktu. İslâm’la şereflenmiş olan bu köle;

“–Beni alacak olana bir şartım var.” diyordu. Alıcılardan biri;

“–Nedir o şart?” diye sordu. Köle;

“–Farz namazlarımı Rasûlullâh’ın arkasında kılmama mânî olmayacaksın.” dedi. Adam bu şartı kabul ederek köleyi satın aldı. 

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem o köleyi hep farz namazlarda takip ederdi. Zira; Muhabbet iki kalp arasındaki bir cereyan hattı gibidir. Tabiatta olduğu gibi insanlar arasında da cezb ve incizab, yani çekim kanunu cârîdir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in gönlü ve bu kölenin gönlü bir râbıta hâlindeydi. 

Bir gün Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yine bakındı, fakat o köleyi göremedi. Kölenin efendisine;

“–Hizmetkârın nerede?” diye sordu. Adam;

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, o, hummâya yakalandı.” dedi. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ashâbına;

“–Kalkın, onu ziyarete gidelim.” buyurdular. Birlikte kalktılar ve şifâ dilemek için ziyaretine gittiler. Peygamber Efendimiz birkaç gün sonra yine;

“–Hizmetkârının hâli nicedir?” diye sordular. Adam bu defa;

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, onun ölümü yakındır, sekerât hâlindedir.” cevabını verdi. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ashâbı kalkıp o kölenin yanına gittiler. Bu sırada köle vefât etti. Onun teçhiz ve tekfinini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz üstlendi ve götürüp defnetti.

KÖLENİN FÂRİK VASFI

Ashâb-ı kiram, bu durumu bir hayli garipsediler. Muhâcirler şöyle konuştular:

“–Biz, Mekke’de her türlü cefâya katlandık. Vatanımızı, mallarımızı ve ailelerimizi terk edip buraya geldik. Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu köleye bizden daha fazla alâka gösterdi. Biz de; «Ona acaba niçin bu kadar değer veriyor?» diye hayret ettik. «Acaba bu kölenin fârik vasfı nedir?» diye merak ettik.” Ensar;

“–Biz de Allah Rasûlü’nü misafir ettik, O’na yardımda bulunduk. Hem mallarımızı verdik, hem fedâ-yı cân eyledik. Lâkin Habeşli bir köle bizden daha fazla iltifât-ı Peygamberî’ye mazhar oldu. Acaba bunun hikmeti nedir?” dediler. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“...Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır...” (el-Hucurât, 13) (Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 411-412) 

BİZİ DE SEVSİN DİYE

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in bizi de sevmesi ve şefaat kanadına alması için bizler de o hizmetkârdaki şu iki haslete sahip olmaya gayret edelim:

Hizmetkârın Peygamberimiz’le beraberliğe gösterdiği; muhabbet, aşk ve fedâkârlık...

Cemaatle namaza gösterdiği huşû hâli ve hassâsiyet...

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem; sadece bu sahâbîyi değil, bütün ashâbını takip ederdi. Bu hem kardeşlik hukukuna hem de cemaatle namaza verdiği ehemmiyetin bir neticesiydi. Herhangi bir din kardeşini üç gün görememişse onu mutlaka sorardı. Uzaktaysa onun için duâ eder, evindeyse ziyaret eder, hasta ise şifâ dilerdi. (Bkz. Heysemî, II, 295) 

SEFERBERLİK

Sahâbe-i kiram; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den sonra cemaatle namaz husûsuna titizlikle riâyet göstermiş, toplumda yeni Müslümanlar arasında cemaatle namaza gevşeklik gösterenleri îkāz etmiştir. Ümmü’d-Derdâ radıyallahu anh anlatıyor: Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh öfkeli bir şekilde yanıma geldi. Kendisine;

“–Seni öfkelendiren nedir?” diye sordum. Şu cevabı verdi:

“–Vallâhi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti hakkında, cemaat hâlinde namaz kılmalarından başka bir şey bilmiyorum. (Bu insanlar niçin cemaatle namaz husûsunda ihmalkâr davranıyorlar.)” (Buhârî, Ezân, 31)

Yine yeni nesli îkaz sadedinde; Abdullah bin Mes‘ûd radıyallahu anh şöyle demiştir:

“Vallâhi ben, nifâkı bilinen bir münafıktan başka namazdan geri kalanımız olduğunu görmemişimdir. Allâh’a yemin ederim ki; (Hasta) bir adam iki kişi arasında ayakta sallanır hâldeyken bile namaza getirilir ve onların iki taraflı desteğiyle safta durdurulurdu.” (Müslim, Mesâcid, 256-257) 

ÂMÂYA DAHÎ RUHSAT YOK

Abdullah bin Ümmü Mektûm radıyallahu anh;

“–Yâ Rasûlâllah! Medine’nin zehirli haşereleri ve yırtıcı hayvanları çoktur. (Ben bu hayvanların zarar vermesinden korkarım, benim cemaate çıkmayıp evde namaz kılmama ruhsat var mı?)” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;

“–Hayye ale’s-salâh ve hayye ale’l-felâh’ı işitiyor musun? Öyleyse durma mescide gel.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Salât, 46/553)

Görüldüğü üzere; Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, her ne durumda olunursa olunsun, imkânları zorlayarak da olsa cemaate iştirâkin ehemmiyetini vurgulamıştır. Abdullah İbn-i Ömer radıyallahu anh Hazretleri, namaza başlayan kölelerini âzâd ederdi. Dostlarından biri onu uyarma gereği duydu. Kölelerinden bir kısmının sırf âzâd edilmek için camiye gittiğini söyleyince ona şu cevabı verdi:

“–Bizi Allah ile aldatmak isteyenlere aldanmaya (yani tecâhül gösterip, aldanıyormuş gibi yapmaya) râzıyız!”

Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri, çeşitli vesilelerle 1000’den fazla köle âzâd etmiştir. (Riyâzu’s-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, I, 139, Erkam Yay. İstanbul 2001) Abdullah İbn-i Ömer radıyallahu anh, bir gün çarşıda dolaşırken namaz vakti gelmişti. Müslümanların ezanı duyar duymaz tezgâh ve dükkânlarını kapatarak camiye gittiklerini gördü. Bunun üzerine şöyle dedi:

“–Allah Teâlâ’nın; «O erler ki, ticaret de alışveriş de onları Allâh’ı zikretmekten, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerin hâlden hâle girip alt üst olacağı ve gözlerin dehşetten donakalacağı bir günden korkarlar.» (en-Nûr, 37) diye medhettiği kimseler işte bunlardır.” (İbn-i Kesîr, Tefsîr, III, 306; Heysemî, VII, 83)

Cenâb-ı Hak cümlemizi bu erlerden eylesin.

ÂFETTEN İBRET ALMADIK MI?

Geçtiğimiz yıllarda bütün dünyayı saran salgın hastalıkta, camilerde de tedbirler alınmış, tam karantina günlerinde cuma namazlarına dahî gidilememişti. Maalesef; O günler gelip geçtiği hâlde, cami cemaatlerinde azalma olduğu, salgın öncesi duruma dahî dönülemediği bildirilmektedir. Bu hususta, mânevî bir seferberliğe ihtiyaç vardır. İmam hatiplerimiz, müezzinlerimiz, İmam hatip liselerindeki hocalarımız, vakıf ve dernekler olarak İslâm’ın şiârı olan namazı ve cemaatle namazı yeniden ihyâ etmemiz boyun borcumuzdur.

EYVAH!..

Medineli meşhur yedi fakih tâbiînden biri olan Saîd bin Müseyyeb Hazretleri bir gün camiye girdi, bir de baktı ki, cemaatle namazı kaçırmış, cemaat selâm vermiş. Yaşadığı pişmanlığın acısıyla;

“...Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allâh’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (el-Bakara, 156) dedi. 

Mâlûmdur ki; Bu ifade, vefat ve benzeri büyük kayıplar karşısında söylenir. Demek ki; O zât, bir vakit cemaati kaçırmayı böyle büyük bir kayıp olarak gördü de Cenâb-ı Hakk’a bu duâ ile ilticâ etti. Rivâyete göre bu feryâdı öyle candan söyledi ki, tâ çarşıdan duyuldu. (Bkz. Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, I, 381) 

İCÂBET ETMEMEK OLUR MU?

Abdullah bin Zübeyr radıyallahu anh’ın oğlu Âmir Hazretleri, ölüm döşeğinde idi. Nefesleri sayılı iken yakınları etrafında ağlaşıyorlardı. Akşam ezanını duyunca etrafındakilere;

“–Beni kaldırın.” dedi.

“–Hayrola nereye?” dediler.

“–Mescide!”

“–Bu hâlinle mi?” dediler.

“–Sübhânallah! Münâdîyi duyayım da ona icâbet etmeyeyim mi? Bu mümkün mü? Beni kaldırın!” dedi. Yakınlarının refakatiyle taşınarak mescide götürüldü ve orada imamla beraber bir rekât kıldıktan sonra secdede vefât etti. Tâbiîn neslinin büyük imamlarından Ebu’l-Âliye Hazretleri der ki:

“Biz, kendisinden (hadis) almak için bir kişinin yanına gittiğimizde, onun namaz kılışına bakardık: Eğer namazını (tâdîl-i erkân ve huşû ile) güzelce kılarsa; «O, diğer işlerini de güzel yapar.» diyerek yanına otururduk. Şayet namazını gafilâne kılarsa; «Onun, diğer işleri de böyle (dikkatsiz ve tutarsız)dır.» diyerek yanından kalkardık.” (Dârimî, Mukaddime, 38/429)

Demek ki; Namaz, kulun bir nevi ahlâk karnesidir. Mânevî şahsiyet ve karakterinin bir aynasıdır. Hazret-i Ömer radıyallahu anh ise farklı bir açıdan bakarak şöyle buyurur:

“Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayın. Onun şu hususlardaki hâline bakın:

Konuştuğunda doğru söylüyor mu?

Kendisine bir emânet verildiğinde emânete riâyet ediyor mu?

Dünyaya meylettiği zaman helâl harâmı gözetiyor mu?”

Bu umdeler ve husûsiyetler, kişinin kıldığı namazın mânevî seviyesini gösteren aynalar gibidir.

RİYÂ ENDİŞESİ YERSİZ!

Dînimizde bazı ibâdet, hayır ve hasenatların gizlice edâsı, riyâdan sakınmak için bu ibâdetleri açıktan îfâ etmekten daha hayırlı ve üstündür. Ancak farz namazın cemaatle kılınması bu cümleden değildir. Çünkü farz ibâdet, herkesin mükellefiyetidir. Bunu omuz omuza cemaat hâlinde îfâ etmeyi emreden dînimizdir. Dolayısıyla;

“–Riyâ olmasın diye camiye gitmiyor, evde kılıyorum!” diye bir bahane asla kabul edilemez.

ŞÂHİTLİK ŞARTI

Molla Fenârî, bir mahkeme mevzuunda Yıldırım Bâyezîd’in şâhitliğini kabul edemeyeceğini bildirdi. Kararının esbâb-ı mûcibesini sultana karşı şöyle îzâh etti:

“–Sultanım! Sizi cemaatte göremiyorum. Hâlbuki sizler, bu milletin rehberleri olarak ilk safta yer almalısınız. Yani sizin amel-i sâlih sahibi olmanız gerekir... Şayet cemaate iştirâk etmezseniz, halka kötü örnek olursunuz ki, bu da şâhitliğinizin kabulüne engeldir...” 

Bu hâdise üzerine, diğer bir rivâyete göre de Niğbolu muvaffakıyetinin bir şükrânesi olarak Yıldırım Bâyezîd, Bursa’daki meşhur Ulu Cami’yi yaptırdı ve beş vakit cemaate devam etti. Fatih Sultan Mehmed Han, vilâyetlere gönderdiği fermanda, camilerin mânevî îmârına şöyle davet etmekteydi:

“İslâmiyet’in yüce ahkâm, emir ve yasaklarını yerine getirmede gevşeklik ve tembelliğe asla meydan verilmeye!.. Mescidler ve medreseler, cemâatsiz kalarak vîrâne ve harâbeye dönmeye!.. O mübârek mekânlar doldurulup mâmûr edile!.. Tâ ki dîn-i İslâm kuvvetli ve pâyidâr ola ki, maddî ve mânevî zaferler vücûd bula!..” 

Fatih’in bu gayreti, şu âyet-i kerîmenin şümûlüne girme azim ve iştiyâkının tezâhürüdür:

“Onlar (o mü’minler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek, namazı ikāme ederler, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerinin sonu Allâh’a varır.” (el-Hacc, 41)

Osmanlı ordusu Avrupa’ya yaptığı seferler neticesinde, geçtiği her mekâna camiler inşâ etmiştir. Bunu da Necip Fâzıl ne güzel ifade eder:

"Ardına çil çil kubbeler serpen ordu!.."

İMAM HATİPLERE DÜŞEN VAZİFE

Bir imam hatip; vazifesini yerine getirmezse, camisini ve cemaatini ihmâl ederse, kul hakkına girmiş olur. Mes’ûliyetini yerine getirmemiş olur. Bu sebeple kazancına kendi eliyle haram ve bereketsizlik bulaştırmış olur. Bir imam hatip; sadece namaz vakitlerinde değil, sâir vakitlerde de cemaatiyle alâkadar olmalı, mahallesindeki çocuklarla ayrı, gençlerle ayrı, büyüklerle ayrı sohbetler ve hasbihâller tertip etmeli. Camiyi ve cemaati sevdirmeli, safların kalabalıklaşmasına gayret etmeli, cemaatin azlığından bir mes’ûliyet ve vebal hissetmelidir. 

Bu ulvî vazife; kat‘iyyen, giriş ve çıkışta kart basılıp geçilecek, mesai doldurulup maaş alınacak birer meslek olarak görülmemelidir. Mihrap, Rasûlullah Efendimiz’in emânetidir. Bir imam hatip, kendisi de namaz ve cemaat şuuruyla dolu olmalıdır. “–Bugün izin günüm!” deyip de cemaate gitmemek,

“–İdare edenler var.” diyerek meşrû bir mâzereti olmadan vakitleri savsaklamak, bu mukaddes vazifeyle bağdaşmaz.

Osmanlı bakiyesi hocaefendiler, bir vakit dahî, başka bir hizmet sebebiyle, vazifeli oldukları camiye gidemeseler; o vakti hesaplayıp ücretini tasadduk eder yahut vazifeyi tevdî ettikleri talebeye verirlerdi.

SARIK DİK DURMALI!

Necip Fazıl; yazdığı tiyatro eserinde Abdülhamid Han’ı, huzûrunda ellerine sarılarak eğilen Şeyhülislâm’a hitâben şöyle konuşturur:

“–Şeyhülislâm efendi! Başınızdaki sarık dik dursun!” Yani dîni ve ilmi temsil eden sarık, dâimâ dosdoğru durmalıdır. Çünkü o yamulursa din de yamulmuş olur. 

Toplum, önde gidenleri takip eder. Evlâtlar anne babalarını, halk âmirlerini, talebeler hocalarını âdetâ fotokopi çeker gibi kopyalarlar. Meşhur hikâyedir; anne yengeç, yavrusuna;

“–Neden böyle yan yan yürüyorsun? Düzgün yürüsene!” der. Yavrusu ise;

“–Peki anne! Önce sen önümde düzgünce yürü, ben seni takip ederim.” karşılığını verir. 

Tıpkı bu misalde olduğu gibi; Bir toplum, önde gelen âlim ve fâzıl şahsiyetlerle irşâd edilirse, ihlâs ve samimiyetle işlenen sâlih amellerle terakkî eder, huzur ve itmi’nâna erer.

EZAN OKUNUNCA HAYATI DURDUR!

Ezan okunduğu zaman, sâlih mü’minler âdetâ hayatı durdururlar. Cenâb-ı Hakk’a olan vazifelerine öncelik verir, sonra halka karşı vazifelerine yine kalpleri Allâh’a bağlı kalmak kaydıyla devam ederler. Bu husûsiyet en başta Peygamberimiz’in vasfı idi.

Hazret-i Âişe radıyallahu anha buyurur:

“Ezan okunduğu vakit; Peygamberimiz, âdetâ bizi tanımaz hâle gelirdi.” (İbnü’l-Muzaffer, Garâibü Hadîsi Şu‘be, I, 16) Yine Âişe Vâlidemiz’den rivâyet edilir:

“Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem evinde ailesinin işleriyle meşgul olurdu. Ezânı duyunca da hemen namaza çıkardı.” (Buhârî, Nafakāt, 8)

Selef-i sâlihînden; kaldırdığı çekici ezan okunmaya başladı diye, vurmayıp bırakan, kumaşa geçirdiği iğneyi öylece terk edip, derhâl namaza koşan zâtların kıssaları nakledilmiştir. Müslüman çarşılarının manzarası şuydu: Namaz vakti girince esnaf, dükkânını kilitlemeye dahî ihtiyaç duymadan, şöyle bir perde çekip camiye koşardı. Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

Allah buyruğun tutgıl, namazın kılıp gitgil,

Namazın kılmayınca zinhar varmagıl işe!

Namaz, mü’minin en öncelikli vazifesidir. En fazîletli namaz da, ezan okunur okunmaz, ilk vaktinde ve mümkünse cemaatle kılınandır. İlk vaktinde kılınan namazın ayrı bir huzuru olur. Cenâb-ı Hak namaza öncelik verenlerin işlerine ayrı bir bereket ve kolaylık ihsân eder. Fakat mâzeretsiz olarak namaz geciktirilirse feyzi azalır. Onun geciktirilmesine sebep olan işlerin de bereketi olmaz. 

EZANLA PLÂNLA!

Eğer beş vakit namazımızı camide cemaatle kılmak istiyorsak, hayatımızdaki plânlamaları; ezana ve namaz vaktine göre ayarlamamız lâzımdır. Aksi takdirde; “Aslında namaza gidecektik ama şununla çakıştı, şimdi misafir geldi, randevunun saati geldi...” gibi mâzeretlerin sonu gelmez. Bunun yerine;

“İkindiyi filân camide kılıp orada buluşalım!”

“Akşam namazından sonra buyurun.”

“Öğleyi kılıp yetişecek şekilde diş randevusu alayım!”

şeklinde hayatı ve içtimâî faaliyetlerimizi namaza göre tanzim edersek, ibâdet hayatımızda aksama meydana gelmez ve büyük bir bereket olur.

İŞ YERİNDE NAMAZ

Namazı bilerek kazâya bırakmaya, savaşta, hastalıkta ve seferde dahî izin verilmediğini, bunun yerine başka çareler gösterildiğini ifade etmiştik. Maalesef; Âhirzamanda her türlü nefsânî serbestlik artarken, inanç ve ibâdet hürriyetinin daraltıldığına şâhit oluyoruz. Bazı gafil kişiler, çalıştıkları yerlerde öğle ve ikindi gibi farz namazlarını kılmak için imkân ve izin bulamadıklarını ifade edip bunu mâzeret göstererek namazı terk edebiliyor.

Bir Müslümanın böyle bir iş yerinde çalışmaması gerekir. Ayrıca haramların işlendiği yerlerde çalışanlar da, o mekânlardaki kasvetten dolayı namazdan uzaklaşırlar. Kişi; Müslüman bir idare altında yaşıyorsa, ibâdet hürriyetini müdafaa edip, hakkını araması lâzımdır. Müslüman idarelerin de; mektep, iş yeri vb. yerlerdeki saat plânını imkânlar ölçüsünde namazların edâ edilebilmesine uygun şekilde yapmaları gerekir.

Bir mü’minin, namaza izin vermeyen, kolaylık sağlamayan bir iş yerinden bu niyetle ayrılması bir nevi hicrettir. Cenâb-ı Hak, ona dünya ve âhirette ecir ve mükâfâtını verecektir. Elbette; çalışanlar da mesai saatlerinin bir hak ve hukuk meselesi olduğunu unutmamalı, namaz için ayrılan vakti sû-i istimal etmemeli, îcâbında namaz için talep ettiği vaktin karşılığı olarak, fazla mesai olarak çalışmalıdır.

EBÛ CEHİL SIFATI

İdareleri altındaki talebe veya çalışanların namaz kılmasına mâni olanlar, unutmamalıdır ki, namaza mâni olmak Ebû Cehil’in sıfatıdır. Mekke devrinde Rasûlullah Efendimiz’in Mescid-i Haram’da namaz kılmasına mâni olmaya çalışan Ebû Cehil hakkında Alak Sûresi’nde âyet-i kerîmeler nâzil olmuş ve bu İslâm düşmanı ağır şekilde tehdit edilmiştir:

“Namaz kılarken bir kulu (Peygamber’i, namazdan) menedeni gördün mü? (...) Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhâl onu alnından (perçeminden), o yalancı, günahkâr (kişiyi) alnından (perçeminden) yakalarız (cehenneme atarız!) O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın. Biz de zebânîleri çağıracağız. Hayır! Ona uyma! Allâh’a secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!” (el-Alak, 9-10, 15-19)

Çalışanlarının, talebelerinin veya emri altındakilerin namazına mâni olan kimseler, bu tehdidin muhtevâsına girmekten korkmalıdır.

NAMAZA ÇAĞRI: EZAN

Namaz vaktini cemaate duyurmak için önceleri yalnızca; “Namaza!.. Namaza!..” ifadeleri söylenirdi. Daha sonra ise ezân-ı Muhammedî lutfedildi. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, halkı namaza davet şeklinin nasıl olması gerektiği husûsunu ashâbıyla istişâre ediyordu.

Bazısı; “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, Müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi. Fakat Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu teklifi beğenmedi. Yahudi borusu çalınması teklif edildi, onu da beğenmedi: “Bu, Yahudilerin âletidir.” buyurdu. Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; “O da Hristiyanların işidir.” buyurdu.

Abdullah bin Zeyd radıyallahu anh oradan ayrılıp gitti. Uyku ile uyanıklık arasında iken kendisine ezân-ı Muhammedî lutfedildi. Hemen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına giderek; “Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri gelip bana ezânı öğretti.” dedi. Hazret-i Ömer radıyallahu anh da aynı rüyayı görmüştü. Bunun üzerine Allah Rasûlü; “Ey Bilâl kalk ve Abdullah bin Zeyd’in söylediklerini tatbik et!” buyurdu. Bilâl radıyallahu anh da Abdullâh’ın söylediklerini aynen tatbik etti ve ezan okudu. (Ebû Dâvûd, Salât, 27/498)

Bu hâdiseden çıkarılacak dersler vardır:

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem; gayr-i müslimlere hiçbir hususta benzememe ve İslâm şahsiyetini taklitten koruma esasını öğretmiştir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem; ezânı, rüyasında görene değil, ses bakımından onu gür bir şekilde okuyabilecek olan Hazret-i Bilâl’e okutmuştur. Vazife verirken ehliyete riâyeti öğretmiştir.

Ezanı sesi güzel ve eğitimli kişiler okumalıdır.

Tarihimizde, ezanın lâhûtî sesinin tesiriyle Müslüman olan kişilere misaller verilir. Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de, dünya meselelerinin, rûhuna verdiği sıkleti gidermek ve gönlünü huzur ve sükûna kavuşturmak için bazen; “Yâ Bilâl! Bir ezan oku da ferahlayalım!..” (Ebû Dâvûd, Edeb, 78) buyururlardı.

EZAN ÂDÂBI ve DUÂSI

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ezânı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini (kelime kelime) aynen tekrarlayın. Sonra bana salât ü selâm getirin. Zira kim bana salât ü selâm getirirse Allah da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için Vesîle’yi talep edin. O, cennette bir makamdır ki, mutlaka Allâh’ın kullarından birinin olacaktır. Ona erişecek kimse olmayı ümit ediyorum. Kim benim için Allah’tan Vesîle’yi talep ederse, şefaatim kendisine vâcib olur.” (Müslim, Salât, 11; Ebû Dâvûd, Salât, 36/523)

Ezandan sonra yapılacak duâ şöyledir:

“Ey bu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi! Efendimiz, Hazret-i Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Vesîle’yi, fazîleti ve yüce dereceleri ver. O’nu, va‘dettiğin Makām-ı Mahmûd üzere haşret! Muhakkak ki Sen va‘dinden dönmezsin. Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle lutfeyle!..” (Bkz. Buhârî, Ezân, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 37/529)

Ezan vakti, duâların da kabul olduğu bir vakittir. Hadîs-i şerifte buyurulur: “İki duâ vardır, asla reddedilmez veya çok nâdir reddedilir: Ezan esnasında yapılan duâ ile Allah yolunda cihâd ederken insanların birbirine girdikleri andaki duâ.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 39/2540)

SAFLAR HÂLİNDE

Namaz safları ile ordu safları arasında da güzel bir münasebet vardır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” (es-Saff, 4) Peygamberimiz, namaz saflarının da ordu saflarının da intizâmına büyük ihtimam göstermiştir. Nizam ve intizam; dosta güven verirken, düşmana korku salar.

Bir Avrupalı elçi, Macaristan ovalarında cuma molası veren Osmanlı ordusunun, huşû ile cuma namazı kılışını seyredince, hayretler içinde kalmış ve şöyle demekten kendini alamamıştır: “Muntazam saflar hâlinde dizilen 50 bin kişi, imamın bir nidâsı ile el bağlıyor ve durup tek bir vücut hâline geliyor. Sonra yine tek bir nidâ ile 50 bin kişi birden Allâh’ın huzûrunda secdeye kapanıyor. Böyle muazzam bir kitle karşısında perişan hıristiyan orduları nasıl tutunabilir?” (Ahmet ERSÖZ, Eğitimde Depremli Yıllar, İstanbul 1993, s. 70) 

MELEKLER GİBİ

Câbir İbn-i Semüre radıyallahu anh anlatıyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıkıp yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:

“Meleklerin Rableri huzûrunda saf bağlayıp durdukları gibi saf bağlasanız ya!” Bunun üzerine biz;

“Yâ Rasûlâllah! Melekler Rablerinin huzûrunda nasıl saf bağlayıp dururlar?” diye sorduk. Şöyle buyurdu:

“Onlar öndeki safları tamamlayıp birbirine perçinlenmiş gibi bitişik dururlar.” (Müslim, Salât, 119)

Mü’minler kardeştir. Cenâb-ı Hak, Müslümanları birbirine zimmetlemiştir. Beş vakit camide bir araya gelmek, Müslümanların içtimâî tesânüdüne de büyük destek verir. Camide, cami çıkışında görüşen, hasbihâl eden, dertleşen mü’minler; birbirlerine emr-i bi’l-mârufta bulunur, sıkıntılarına çare olurlar. Camiye gelemeyeni sorar, hasta ise ziyaretine gider, bir ihtiyacının olup olmadığını öğrenir, yardımcı olmak isterler.

ÎTİKÂF ve YARDIMLAŞMA

Îtikâf, abdest ihtiyacı gibi zarûrî ihtiyaçlar dışında hiç çıkmadan belirli bir müddet mescidde ibâdete yoğunlaşmaktır. İbn-i Abbas radıyallahu anh bir gün Mescid-i Nebevî’de îtikâfta iken bir kimse yanına gelerek selâm verdi ve oturdu. İbn-i Abbas radıyallahu anh;

“Kardeşim, seni yorgun ve kederli görüyorum!” dedi.

“Evet ey Rasûlullâh’ın amca oğlu, kederliyim! Falanın benim üzerimde velâ hakkı var (mal mukabilinde beni âzâd etmişti), fakat şu kabrin sahibi (Allah Rasûlü) hakkı için söylüyorum ki, ona olan borcumu ödeyemiyorum.” dedi. İbn-i Abbas radıyallahu anh;

“Senin hakkında onunla konuşayım mı?” diye sorunca, adamcağız; “Sen bilirsin!” cevabını verdi. İbn-i Abbas radıyallahu anh ayakkabılarını alarak mescidden çıktı. 

Adam ona; “Îtikâfta olduğunu unuttun mu?” diye seslendi. İbn-i Abbas radıyallahu anh ise; “Hayır! Ben şu kabirde yatan ve aramızdan daha yeni ayrılmış olan zâttan (Peygamber Efendimiz’den) duydum ki: «Her kim, din kardeşinin bir işini takip eder ve o işi görürse bu, kendisi için on yıl îtikâfta kalmış olmaktan daha hayırlıdır. Bir kimse Allah rızâsı için bir gün îtikâfa girse Cenâb-ı Hak o kimse ile ateş arasında üç hendek yaratır ki, her hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.» (İbn-i Abbas bunları söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu.)” (Beyhakî, Şuab, III, 424-425)

SAFTA HERKES EŞİT

Bir toplumun, beş vakit camide buluşup, hiçbir ayrımın ve ayrıcalığın olmadığı şekilde omuz omuza saf tutması, İslâm’daki sınıf farklarını eritme hedefinin bir yansımasıdır. Cami, herkesin eşit olduğu tek bir mekândan ibarettir. Ön saflara, belirli bir zümre değil, camiye erken gelenler oturur. Emniyeti sağlama mülâhazasıyla eklenen hünkâr mahfilleri bile, çok yakın tarihlerde yapılmıştır. Kiliselerde ise ruhbanlara ait mahfiller, odalar ve oturma düzeninde, ruhbanların düzenlediği bir hiyerarşi vardır.

CAMİ ÂDÂBI

Mânen Allâh’ın evi olan camilerde; mâlâyânî, ticaret ve benzeri dünya kelâmı konuşulmamalı, konuşmak zarûreti olduğunda ses yükseltilmemelidir. Camiler temiz tutulmalı, orada âdâba riâyet edilmelidir. Camilere cenâbet / mâzeretli hâlde asla girilmemesi gerekir. Abdestsiz girmek de mekruhtur.

Camide saflardaki insanlara zarar verecek şekilde kaba saba hareket etmek, namaz kılanların önünden geçmek de mekruhtur. Birden fazla kapısı olan camileri, yol olarak kullanmak da hoş karşılanmamıştır. Bu şekilde geçilecek ise, bir tahiyyetü’l mescid kılınmalıdır. Çocuklarımızı camiye alıştırmak için, camilere götürmek çok güzel bir tatbikattır. Ancak yüksek sesle ağlayıp huzuru bozabilecek, camiyi kirletebilecek kadar küçük çocukları getirmemek gerekir.

NE GÜZEL OLDU!..

Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, son derece rakik ve hassas bir kalbe sahipti. Bir gün mescidin kıble duvarında bir tükürük gördü ve o kadar müteessir oldu ki mübârek yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi. Ensardan bir kadın hemen kalkarak tükürüğü kazıdı ve oraya güzel bir koku sürdü. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz rahatlayıp;

“–Ne güzel oldu.” buyurdu. (Nesâî, Mesâcid, 35; Bkz. Müslim, Mesâcid, 13)

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivâyet edildiğine göre, siyahî bir kadın Mescid-i Nebevî’yi süpürürdü. Bir ara Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem o kadını göremeyince onun nerede olduğunu sordu.

“–Vefât etti.” dediler. Fahr-i Kâinat Efendimiz;

“–Bana haber verseydiniz ya!” buyurdu. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem sözüne devamla;

“–Bana mezarını gösterin.” buyurdu. Mezarını gösterdiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun cenaze namazını kıldıktan sonra şöyle buyurdu:

“–Bu kabirler orada yatanlar için zifirî karanlıktır. Üzerlerine kılacağım namaz sebebiyle Allah Teâlâ onların kabirlerini aydınlatır.” (Buhârî, Salât, 72, Cenâiz, 67; Müslim, Cenâiz, 71. Ayr. bkz. Ebû Dâvûd, Cenâiz, 57; İbn-i Mâce, Cenâiz, 32)

ECDÂDIN TİTİZLİĞİ

Merhum hocam M. Emin SARAÇ anlatır:

Fatih Camii’nde kayyım olan Mehmed Efendi vardı. Kendisi aynı zamanda Buhârî okutmaya mücâz bir zât idi. Mehmed Efendi, elinde bir faraş, bir çalı süpürge akşama kadar, camide dolaşır, toz alır temizlerdi. Cami pırıl pırıldı. Mehmed Efendi vefât ettiği zaman, çocukları gelip;

“–Babamızın dolabı nerede?” diye sormuşlar. Caminin üst tarafındaki dolabı açılıyor. Süpürgesi, faraşı orada duruyor. Yanında da iki çuval. Çocukları diyorlar ki:

“–Babamızın vasiyeti var. Bu, camiden süpürülmüş iki çuval temiz tozu, kabrine dökmemizi vasiyet etti.”

Osmanlı padişahları; kendilerini Hâdimü’l Harameyn / Mekke ve Medine’nin hizmetkârı addeder, hattâ «Harameyn-i Şerîfeyn»in süpürgecisi olduklarına işaret eden bir sorguç taşır ve mübârek beldenin süpürgecilerinin maaşlarını kendi servetlerinden verirlerdi.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık