Cehaletin En Tehlikeli Çağı: Bilgi Çok, İlim Yok!
Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı ama amelsiz bilgi, samimiyetsiz niyet ve şuursuz kalabalıklar insanlığı hakikatten koparıyor.
Her kitap, gönderildiği toplumun en hassas noktasına dair uyarlarla gelmiş sanki! Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a ilk emrin “Sev!”, Hazret-i Mûsâ’ya “Yaşat!” olduğu rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ise “Oku!” buyrulmuş. Her peygamberin hitap ettiği toplum, bu konularda zaaf göstermiş ve bunlarla imtihan olmuş.
Hıristiyanların Hazret-i Îsâ’ya ve insanlara muâmelesi sevmek ve şefkat göstermek emrinden çok uzaktı! Yahudiler hâlâ yaşatmama konusunda oldukça zâlim! Müslümanların mühim bir kısmı ise yazık ki, okuma tembeli!..
Cebrâil -aleyhisselâm-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e Allâh’ın ilk emrini “İkra: Oku!” diyerek bildiriyor! Ümmî bir Peygamber’e ilk emrin bu olması çok câlib-i dikkattir.
HARFLERİN ÖTESİNDE BİR HAYAT TARZI: OKUMAK
Okumak, sadece yazılı bir metni yüzüne okumaktan ibaret değildir elbette. Eğer öyle olmuş olsaydı, hayatının sonuna kadar ümmî kalan Peygamber Efendimiz, Allâh’ın bu emrine ittibâ etmemiş olurdu ki bu düşünülemez! O hâlde buradaki okuma farklı!.. Gördüğünü, yaşadığını anlamak, kâinâtın sayfalarında Yüce Rabbimizi bulmak, dünyanın bütün bâdireleri içinde kaderin sırlarını keşfe çıkmak… İnsanın kendini, kâinâtı ve Kur’ân’ı okuması… Allâh’ın yarattığı varlıklardaki âyetlerini, hâdisatın arkasındaki sırları okuması… Okumak, başlı başına bir hayat tarzı, hayata bakış eğitimi…
Peki, bugün okumanın bizim dünyamızdaki karşılığı nasıl? Kitapla, Kur’ân-ı Kerîm’le, hadislerle aramız nasıl? Allâh’ın sevdiği insanlardan ve onların güzel hâtıra ve ahlâklarından ne kadar haberdarız? Peygamber Efendimizin güzîde ashâbını ne kadar tanıyoruz meselâ? İslâm’a pek çok hizmetleri bulunan âlimlerden, âriflerden, mücâhidlerden, devlet ricâlinden ne kadar haberdarız? Kâinâtı okumak ve anlamak için neler yapıyoruz? Cenâb-ı Hakk’ın insanın beden ve ruhuna attığı imzaları keşif çabasında mıyız?
Hâkim milletler ile mahkûm milletler arasındaki en büyük fark, bilgi ve bu bilgiyi yerli yerince kullanma potansiyelidir. Zira bilhassa günümüzde ilim güçtür, zenginlik sebebidir, insanlığın ufkunu açan perspektiftir. İlim; irfan, takvâ ve haşyetin (Allah korkusunun) yerleşmesine vesîle olan ilk adımdır.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- âhir zaman alâmetlerini sayarken “ilmin ortadan kalkmasını” da bir alâmet olarak zikreder. Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Elbisenin nakşının silinip gittiği gibi İslâm da silinip gider. Hattâ oruç nedir, namaz nedir, hac ve umre nedir, sadaka nedir bilinmez. Allah Teâlâ’nın Kitâb’ı (Kur’ân-ı Kerîm) bir gecede kaldırılıp götürülür, yeryüzünde ondan tek bir âyet bile kalmaz. Birtakım çok yaşlı erkek ve kadınlar kalır ve:
«‒Biz atalarımıza yetiştik, onlar; ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini söylüyorlardı, biz de onu söylüyoruz!» diyecekler.”
Huzeyfe -radıyallâhu anh- bu hadîsi nakledince yanında bulunan Sıla -radıyallâhu anh- kendisine:
“–O yaşlılar; namaz, oruç, hac ve sadaka nedir bilmezken «Lâ ilâhe illâllah» cümlesi onlara bir fayda sağlar mı?” dedi.
Huzeyfe -radıyallâhu anh- (bu suâle) cevap vermedi. Ama Sıla -radıyallâhu anh- bu sorusunu üç kere tekrarladı. Her seferinde Huzeyfe -radıyallâhu anh- ondan yüz çevirdi. Sıla -radıyallâhu anh- bir defa daha tekrar edince:
“–Ey Sıla, kelime-i tevhîd onları (hiç değilse ebedî bir) Cehennem’den kurtarır.” dedi ve bunu üç kere tekrar etti. (İbn-i Mâce, Fiten, 26)
İMKÂN ÇAĞINDA İMANSIZLIK: MAZERETSİZ CEHALET
Bu boşluk ve dîne ilgisizliğin dînî emir ve yasakları hiç duymamaktan değil, duyduğunu merak edip ilgi duyacak, ardından bilgi edinmek için gayret gösterecek kadar îmânın yerleşmemesinin bir neticesi olduğunu düşünüyorum. Zira zaman zaman internette yapılan sokak röportajlarını izliyoruz. Seksen yaşına gelmiş, ama anneanneciğimin tâbiriyle “Yaş yaşamış, ama boş yaşamış!” kıvamında insanlar var.
“–Amca, Fatiha okur musun?”
“–Bilmiyorum!”
“–Teyze, şehâdet getirir misin?”
“–Allâhümme salli miydi?!”
“–Guslün farzı kaçtır, genç?”
(Tesettürlü bir genç hanım kızımız da şu cevabı veriyor:)
“–Bilmem, hiç lâzım olmadı!”
Bu ve benzeri yürek sızlatan türden cevaplar!
Önceden dîni öğrenme imkânları yoktu, bir-iki nesli bu yüzden kaybettik diyelim. Ama bugün öyle mi? Her yaştan herkes, istediği her şeyi rahatça bulabiliyor, öğrenebiliyor. Bugün kimse için “öğretecek birini bulamamak” geçerli bir mâzeret değil!
SIRADAN BİR DERS DEĞİL, FARZ OLAN SORUMLULUK
İlim sahibi olmak; öğrenmek, sorumluluk almak demektir. Hele ki îman ettiğin dînin emirlerini öğrenmek, her Müslümana farzdır. Küçük oğlumun kıymetli din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmeni;
“–Benim anlattığım ders değil! Müslüman olarak zaten bilmek ve 100 almak zorunda olduğunuz bilgiler!..” diyerek kalbimi fethetmişti.
İLİM SADECE BİLMEK DEĞİLDİR: AMEL, İHLÂS VE TAKVÂ
Öğrendiğin ile amel etmiyorsan problem var demektir. Genç danışanım, huzursuz evliliğini anlatırken istemeden içimden; “Allâh’ı, Peygamber’i bilse farklı olurdu…” diye geçti. Sanki içimden geçeni hissetmiş gibi;
“–Canım hocam, biliyor musunuz anlattığım zat, her hafta sohbete gider. Fakat bir gerginlik anında ‘Senden kaçmak için gidiyorum!’ diye talihsiz bir cümle kurdu. Sanırım niyet bu olunca faydalanamıyor!” dedi.
Yüreğim burkuldu. Oysa yaptığı şey ne kıymetliydi.
Ebû Hüreyre ile Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anhümâ-’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Bir topluluk Allâh’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar, Allâh’ın rahmeti onları kaplar, üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över.”[1]
Allâh’ı anmak için bir araya gelmek ve evden kaçmak! Niyetin doğrultusunda kalp yol alır. Bedenin bir ortamda bulunması, kulağın bir şeyler duyması, beyne o malzemeyi işlemek için fırsat verir belki ama asıl olan ruhtur, gönüldür, niyettir. Eğer görmek istemiyorsa, ondan daha kör; duymak istemiyorsa ondan daha sağır kimse olmaz! O zaman gördükleri, duydukları iz bırakmadan, tesir yapmadan silinip gider.
İlim için birçok imkân varken, sahih niyetlerden uzak olmak, insanı istenen neticeye ulaştırmıyor! Bugün her köşede ilim meclisleri var, her birine iştirak eden nice kalabalıklar var. Ancak hakkı verilmeyen her şey yok hükmündedir! İlim, sadece bilmek değildir; ameldir, uygulamadır. Amel yoksa âlimin câhilden bir farkı kalmaz!
“İlmin ortadan kalkması” deyince, zâhiren satırlardan silinip ulaşılmaz olması mı düşünülmelidir; yoksa ulaşmanın bu kadar kolay olmasına rağmen insanların zihnine, gönlüne yerleşmemesi mi?
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyuruyor ki:
“İnsanların kötüsü, kötü âlimlerdir. Bunlar; din, îman hırsızlarıdır.”
Böylesi kötü âlim portreleri; Kur’ân ve Sünnet çerçevesi yerine, kendilerince güncelledikleri(!) bilgilerle “bana göre dîni” inşa ederek, câhil ve ihtiraslı nefisleri peşlerinde sürüklemektedirler. Gençleri îmandan, ilimden, edepten, ahlâktan, infak/îsar, birlik ve beraberlik şuurundan kopararak kendi “ben”lerinin kölesi hâline getiren usta câhiller, şeytanın güncel şubeleri gibi vazife başında!
Cenâb-ı Hak, çeşitli âyet-i kerîmelerle bizi “başımıza gelecek musibetler” ve şuursuz “kalabalıklara uymak” hususunda uyarmaktadır:
“Dinde parçalandılar. Her grup, kendi yollarını doğru sanıp sevinmektedir.” (el-Mü’minûn, 53)
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allâh’ın yolundan saptırırlar...” (el-En‘âm, 116)
“Onların çoğu kâfirdir.” (en-Nahl, 83)
“İnsanlardan birçoğu fâsıktır.” (el-Mâide, 49)
“Onların birçoğu müşrik idi.” (er-Rûm, 42)
“İnsanların çoğu îman etmezler.” (er-Ra‘d, 1)
“İnsanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.” (el-İsrâ, 89)
“İnsanlardan birçoğu hakîkaten âyetlerimizden gafildirler.” (Yûnus, 92)
Bu ve benzeri âyetleri düşündüğümüz zaman; kalabalık toplulukların hevâ ve heveslerinin peşinden sürüklendiği yer ve zamanlarda insanın hak ve hakîkatin yanında durması, belki onu yalnızlaştırabilir. Hak ve hakîkatin ölçüsü nettir, sınırları bellidir. Asırlar boyunca hiç değişmemiştir. Ama bunu “bilmek” de ilimle mümkündür. İlmi işleyen; ihlâstır, niyettir, takvâdır. Gönül inceldikçe beyaz sütün içindeki ak kılı görür. Firaset geliştikçe kara gecede yürüyen siyah renkli karıncayı fark eder. Vahyin nûru kalbi aydınlattıkça küfür, isyan, fısk ve günahın her tonu hemen belirgin hâle gelir; insan onlarla arasına kalın duvarlar örebilir.
Şu durumda âhir zamanın sancıları arasında, tasavvuf ehli olmak, ehl-i sünnet bir mürşid-i kâmile talebe olmak, en büyük zenginliktir, nîmettir. Peygamber Efendimizin yolundan sapmadan, hayır üzere bulunma çabamızı sistematik hâle getirmenin en verimli yoludur. Sohbetimiz, hizmetimiz ve seher talebesi olma çabamız, ilmin ortadan kalktığı şu âhir zamanın fitnelerine karşı güçlü bir kalkandır, elhamdülillah.
Yâ Rabbi! Rasûlullâh’ın yolundan kıl payı ayrılmadan yaşamayı, tâlip olduğumuz ilim yolculuğunda istikrarla yol almayı ve hayra uzanan yollarda nice ayak izleri bırakabilmeyi cümlemize lûtfeyle. Âmîn.
Dipnot:
[1] Müslim, Zikir, 38, 39.
Kaynak: Ayşenur Sever, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488