Bütün Peygamberlerin Üç Görevi

PEYGAMBERİMİZ

Cenâb-ı Hak, bütün peygamberleri üç temel vazife görevlendirmiştir. Peki bunlar nelerdir? 3 Maddede peygamberlerin 3 vazifesi...

Cenâb-ı Hak, peygamberleri şu üç vazife ile memur kılmıştır:

  1. Peygamberlerin birinci vazifesi;

ÜMMETE ÂYETLERİ TEBLİĞ ETMEK:

İyi bir eğitimci de evvelâ Kurʼân-ı Kerîmʼin ahkâmıyla âmil, ahlâkıyla kâmil hâle gelecek.

Bu hususta iyi eğitimli bir insan, vasıflı bir eğitim yaptırabilir, hidâyetlere vesîle olabilir. Zira boş bardakla ikram olmaz.

Meselâ Tâifʼte köle Addas’ın durumu:

Efendimizʼi görünce hayran oldu. “Siz kimsiniz, buranın insanlarına benzemiyorsunuz?” dedi. Efendimiz’in sîmâsını okudu.

Habeşistanʼda Câfer-i Tayyar Hazretleri’nin durumu:

Hristiyan bir kral olan Necâşî, Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh-’ın Kur’ân-ı Kerîm’den birkaç âyet okumasını talep ettiğinde, o büyük bir îman firâseti sergileyerek, ilk başta inkârcılara meydan okuyan Kâfirûn Sûresi’ni değil de, içinde Hazret-i Îsâ ve annesinden medh ü senâ ile bahsedilen Meryem Sûresi’ni okudu. Hazret-i Câfer’in tilâvet ettiği âyet-i celîleleri huşû içinde dinleyen Necâşî, yaşlı gözlerle:

“–Şüphesiz şu dinlediklerim ile Îsâ’nın getirdiği, aynı nur kaynağından fışkırıyor!” dedi ve bir müddet sonra da İslâm ile şereflendi. (İbn-i Hişâm, I, 358-360)

Merhum pederim Mûsâ Efendi şu hâdiseyi nakletmişlerdi:

“Gayr-i müslim bir komşumuz vardı. Sonradan müslüman olmuştu. Bir gün kendisine hidâyete eriş sebebini sorduğumda şunları söyledi:

«–Acıbadem’de tarla komşum Rebî Molla’nın ticaretteki güzel ahlâkı vesîlesiyle müslüman oldum. Rebî Molla, süt satarak geçimini temin eden bir zâttı. Bir akşam vakti bize geldi ve:

“–Buyurun, bu süt sizin!” dedi.

Şaşırdım:

“–Nasıl olur? Ben sizden süt istemedim ki!” dedim.

O hassas ve zarif insan:

“–Ben farkında olmadan hayvanlarımdan birinin sizin bahçeye girip otladığını gördüm. Onun için bu süt sizindir. Ayrıca o hayvanın tahavvülât devresi (yediği otların vücudundan tamamen izâlesi) bitinceye kadar sütünü size getireceğim...” dedi.

Ben:

“–Lâfı mı olur komşu? Yediği ot değil mi? Helâl olsun!..” dediysem de Molla Rebî:

“–Yok yok, öyle olmaz! Onun sütü sizin hakkınız!..” deyip hayvanın tahavvülât devresi bitene kadar sütünü bize getirdi.

İşte o mübârek insanın bu davranışı beni ziyâdesiyle etkiledi. Neticede gözümdeki gaflet perdelerini kaldırdı ve hidâyet güneşi içime doğdu. Kendi kendime:

“–Böyle yüce ahlâklı bir insanın dîni, muhakkak ki en yüce bir dîndir. Böylesine zarif, hak-şinâs, mükemmel ve tertemiz insanlar yetiştiren dînin doğruluğundan şüphe edilemez!” dedim ve kelime-i şehâdet getirip müslüman oldum.»”

İlim, bilgileri zihne depolamak değildir. Mühim olan, ilmin gerektirdiği olgunlukta bir şahsiyet ve karakter sergileyebilmektir. Takvâ hayatına erebilmektir. İlâhî hakîkatleri ondan mahrum olanlara ulaştırma gayret ve heyecanıyla yaşamaktır.

1. Murad Han, yeşil Bursa’nın nice güzelliklerini ve rahatlıklarını terk edip Kosova’ya kadar gitti, i‘lâ-yı kelimetullah için şehîd oldu.

Fâtih Sultan Mehmed Han, Bosna’yı fethettikten sonra Anadolu’nun temiz halkını orada iskân etti. Onların tesiriyle oranın halkı müslüman oldu.

Bugün Kosova ve Bosna’da İslâm gönüllerde hâlâ canlı bir sûrette devam ediyorsa, bu 1. Murad Han ve Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın fedakârca gayretlerinin bir bereketidir. O âbide şahsiyetler, i‘lâ-yı kelimetullah için gösterdikleri bu gayretler vesîlesiyle asırlar boyunca hayır ve rahmetle yâd edilmektedir.

Gerçek fetih, gönüllerin fethidir. Bu ise ancak gönüllerini rahmet dergâhı hâline getirebilenlerin harcıdır.

Kalpte bu gayret ve hassâsiyetleri uyandırmayan, davranışlara istikâmet vermeyen bir ilim, kuru bir hamallık ve faydasız bir yorgunluktan başka bir şey değildir.

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir…” (el-Cumʻa, 5)

Şeyh Sâdî Hazretleri şöyle der:

“Üzerine birkaç kitap yüklenmeyle, merkep âlim olur mu? O beyin­siz, sırtındakinin odun mu, yoksa kitap mı olduğunu bile fark edemez.”

Bu sebeple yine şöyle nasihat eder;

“Ne kadar okursan oku, ne kadar bilgi edinirsen edin, bilgine yakışır şekilde davranmazsan (yani takvâ hayatın yoksa) câhilsin demektir.”

Yani önce kendimizi inşâ edeceğiz, sonra insan yetiştirmenin gayreti ve derdi içinde olacağız. Zira kendisini inşâ edemeyen, başkasını inşâ edemez. Kendisi uyuyan, başkalarını uyandıramaz.

Gönülleri Allah ile buluşturacak bir eğitimin, Allah yolunda cihad mesâbesinde olduğunu unutmayıp, bu yolda başa gelebilecek sıkıntılara da Allah için sabretmeliyiz. Bu hususta İslâm mücâhid ve mücâhidelerinin sergiledikleri kahramanlıkları dâimâ hatırımızda tutmalıyız.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin hicretinden evvel Medîneʼye muallim olarak gönderdiği Uhud şehidi Musʼab bin Umeyrʼi, Recî ve Biʼr-i Maûneʼde şehid edilen Kurʼân muallimlerini, Allah yolunda canla-başla hizmet eden bilhassa hanım sahâbîleri, eğitim hayatımızda kendimize birer gayret ve fedakârlık numûnesi ittihâz etmeliyiz. Meselâ;

Afra Hatun, Bedir’de iki evlâdı Muaz ve Muavvizʼi şehid verdi. Bu iki oğlunun şehîden Rabbine kavuşmasına sevindiği kadar, üçüncü oğlu Avf’ın şehid olamadığına üzüldü.

Sümeyrâ Hatun, Uhud’da babasını, kocasını, kardeşini ve iki oğlunu şehid verdi. Fakat onun tek düşüncesi, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼdi. Efendimiz’i görünce büyük bir îman vecdiyle;

“–Anam-babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Sen sağ olduktan sonra, gayrı hiçbir şeye endişelenmem!” dedi. (Vâkıdî, I, 292; Heysemî, VI, 115)

Ümmü Umâre (Nesîbe) Hatun, Uhud Savaşıʼnda kılıcıyla kendisini Efendimizʼe siper etti. Allah Rasûlüʼnü korumak için on iki yerinden yaralandı. Efendimiz onu takdir ve taltif ederek:

“Harp esnâsında sağıma-soluma döndükçe hep Ümmü Umâre (Nesîbe)’nin yanı başımda çarpıştığını görüyordum.” buyurdu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 479)

Hansa Hatun, Kadisiye’de dört oğlunu şehid verdi.

Ammâr bin Yâsir’in annesi, Sümeyye binti Habbât, İslâm’ın ilk şehîdesi oldu. Ayakları develere bağlanmak sûretiyle şehîd edildi...

Nasıl ki kusursuz evlâtlar istiyorsak kusursuz anne-babalar olmaya gayret etmemiz şart ise; talebelerimizin de kusursuz olmalarını istiyorsak, kusursuz eğitimciler olmaya gayret etmeliyiz.

Eğitimci, bir hâl transferi olan eğitimde noksanlarının ve yanlışlarının da muhâtabı tarafından kopyalanabileceğini düşünmeli ve bunun mes’ûliyetini gönlünde derinden hissetmelidir.

Eğitimci; sınıfının yapısını, işleyeceği konunun malzemelerini dikkate alarak iyi bir hazırlık ve plan yapmalı ki, dersi verimli olsun.

Planlı-programlı hareket eden bir eğitimci; bu sayede nerede kaldığını, ne anlattığını ve ne kadar verim aldığını görebilir.

Muhtemel sorulara da hazırlıklı olmak îcâb eder.

Eğitimci sürekli bir tekâmül gayreti içinde olmalıdır. Aksi takdirde birçok kâbiliyet ve istîdat, eğitimcinin liyâkatsizliği yüzünden sönüp gidebilir.

Unutmayalım ki;

Kazandığımız her insanın ecri, kaybettiğimiz her insanın da ağır vebâliyle karşılaşacağız.

İsrafın en kötüsü de, insan israfıdır.

Eğitimci, kendisine emânet edilen her bir öğrencinin, istikbâlin zirve şahsiyetlerinden biri olabileceği ihtimâlini dikkate almalı; dünyayı değiştirebilecek dâhîlerin, belki de elinin altında olabileceğini unutmamalıdır.

Koskoca bir çınar istîdâdındaki talebesini bir metre boyunda bir çalıya dönüştüren eğitimci, Allah katında mes’ûl olur.

Nasıl ki, tamir ettiği eşya bir tamircinin kartviziti durumundadır; eğitimcinin kalitesi de yetiştirdiği talebeyle ölçülür.

İstikbâlin en doğru hesabı; kaliteli insan olmak ve o insanı yetiştirmektir. Güçlü bir eğitimci, muhtaç olduğu insanı kendisi inşâ edebilendir.

Hazret-i Mevlânâ şöyle bir kıssa nakleder:

“Bir gece vaktiydi. Evimden dışarı çıktım. Kırlarda geziyordum. Bir adamcağızın, elinde fenerle dolaştığını gördüm:

«–Bu gece karanlığında ne arıyorsun?» diye sordum.

Adam:

«–İnsan arıyorum.» diye cevap verdi.

Ona dedim ki:

«–Yazık! Boşuna yoruluyorsun... Ben yurdumu terk ettim de yine onu bulamadım. Git evine… Yat, rahatına bak. Nafile arıyorsun, onu hiçbir yerde bulamayacaksın!»

Adamcağız acı acı baktı:

«–Bulamayacağımı ben de biliyorum. Ama yine de aramaktan zevk alıyorum!» dedi.”

Şâzelî meşâyıhından Derkāvî ç anlatıyor:

“Üstâdım beni bir kabîleye gönderiyordu. Dedim ki:

«‒Gittiğim yerde mânevî sohbetler yapıp hasbihâl edebileceğim bir Allâh’ın kulu bile yok, yapayalnız kalacağım...»

Bana üstâdımın cevâbı şöyle oldu:

«‒Muhtaç olduğun insanı kendin doğuracaksın! (Yani kendin arayıp, bulup, yetiştireceksin)»

Eğitim, oturma işi değildir.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanlara İslâm’ı tebliğ etmek için çırpındı. “Gelsinler anlatayım.” demedi. Taşlanmayı göze alarak Tâif’e gitti. Dönüşte bir köleyi buldu, ona hemen tebliğde bulundu. Hiçbir fırsatı değerlendirmeden geçmedi.

Eğitimci de, her an bir eğitim fırsatı aramalıdır. Şayet ararsa, Allah önüne çıkarır. Fakat, bu arayışı şuur hâline getirmeyenin önüne sayısız fırsat çıksa bile, onlara gâfil kalır.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“Dünyanın dört bir yanından insanlar gelip dîni iyice öğrenmek ve onda derinleşmek isteyerek size tâbî olacaklar.

Onlar size geldiğinde kendilerine îtinâ gösterin ve onlara (dâimâ) hayırla muâmele edin!” (Tirmizî, İlim, 4/2650)

Eğitimde muvaffakıyetin en esaslı anahtarı, sabır, sebat ve fedakârlıktır.

Hiçbir dere ya da hiçbir akarsu dağa tırmanamaz. Dağı aşmak için ancak onun kenarından dolaşmalıdır. Böyle olduğu takdirde katedilen mesafe uzun olsa da maksat hâsıl olmuş olur. İnsan yetiştirmek de aynen böyledir.

Mekke devrinin sabrı, Medîne devrinin inkişâfıyla neticelendi. 6 senede 40 müslüman, 23 senede 150 bin müslüman oldu.

Her sanatkârın mahâreti, ortaya koyduğu eserden anlaşılır. Bu sebeple, câhiliye toplumundan sahâbe neslini yetiştiren Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de insanlığın görmüş olduğu en mükemmel eğitimcidir.

  1. Peygamberlerin ikinci vazifesi;

İNSANLARIN İÇ ÂLEMLERİNİ TEMİZLEMEK:

Eğitimde verimli olabilmek için, iç dünyanın terbiye edilmesi zarurîdir.

Zira seviyeli bir eğitimcinin, eğittiği talebeleriyle karakterlerinde bir müştereklik hâsıl olur.

Şu âyet-i kerîmeler, terbiyenin zaruretini ortaya koymaktadır;

“Onu (nefsini, günahlardan) temizleyen muhakkak kurtulmuştur!” (eş-Şems, 9)

“Temizlenen kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (el-Aʻlâ, 14)

Meselâ üç yaşında iki çocuğa baktığımız zaman, biri kedi yavrusuna süt verir, diğeri o yavruya taş atar. Burada ikisinin de eğitime ihtiyacı vardır. Zira eğitim sayesinde biri fazîlette daha çok merhale katedecek, diğeri ise kötü husûsiyetleri terk edecektir.

Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr’a ait olmasına rağmen, Hazret-i Mevlânâ’ya izâfe edilen bir rubâî vardır:

“Gel! Gel! Ne olursan ol, yine (hidâyete) gel!

Kâfir, mecûsî veya putperest olsan da, (gerçek îmâna) gel!

(Bil ki) bizim dergâhımız (olan İslâm) ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tevbeni bozsan, yine de (bu hidâyet dergâhında tevbeye) gel!”

Bu dâvet, herkesi bulunduğu eski hâli üzere kalmak şartıyla gâyesizce kabullenmek değildir. Maksat, o kişinin iç âlemini düzeltmektir.

Nebevî ahlâk ile ahlâklanmış olan Hak dostları, dâimâ bataklıktan insan kurtarmanın derdinde olmuşlardır. Bir yanlışa düşeni kınayıp daha beter kaybolmasına sebep olmak yerine, ona şefkat ve merhametle yaklaşarak hâlini ıslah için yardım eli uzatmışlardır.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında Abdullah adında biri vardı. Bu zât, yaptığı şakalarla Peygamber Efendimiz’i güldürürdü. İçki içmesi sebebiyle de Rasûl-i Ekrem, onu zaman zaman cezâlandırırdı…

Bir gün yine böyle bir cezâ faslı bitip Abdullah da gittikten sonra oradakilerden biri;

“‒Allâh’ım, ona lânet et!” diye bedduâ etti. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Böyle demeyiniz, kardeşinizin aleyhinde şeytana yardım etmeyiniz. Vallâhi ben onun, Allâh’ı ve Rasûlʼünü sevdiğini biliyorum. Ona bedduâ edeceğinize; «Allâh’ım, onu bağışla! Allâh’ım, ona merhamet et!» diye duâ ediniz.” buyurdu. (Buhârî, Hudûd, 4, 5; Ebû Dâvûd, Hudûd, 35)

İyi bir eğitimci, talebelerinin ayıplarını araştıran değil, ayıp ve kabahatlerini örterek onları ıslâha çalışan kişidir.

Eğitimcilerin, talebelerini her şeyden önce mânevî değerlerle teçhiz etmeleri zarurîdir. Zira bir hukukçunun mânevî tarafı zayıfsa zâlim bir cellât olur. Bir cerrahın mânevî olgunluğu yoksa insan kasabı olur. Az bir dünyalık için, mânevî dünyalarına zehir saçmaktan ve ebedî hayatlarını tehlikeye atmaktan çekinmezler.

Eğitimde en mühim hususlardan biri de, mizaçları doğru tespit etmektir.

Meselâ Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, merhamet dolu bir gönle mâlik Hazret-i Ebû Bekir’i farklı bir kıvamda, diğer taraftan celâlli bir yapıya sahip olan Hazret-i Ömer’i farklı bir sûrette, Muaz bin Cebel’i, Enes bin Mâlik’i ve Habeşli Vahşî’yi ayrı ayrı eğitimlerle terbiye etmiştir. Lâkin bu farklı eğitimler neticesinde hepsi de yıldız şahsiyetler hâline gelmiştir.

Eğitimci de, talebelerinin karakterlerini çok iyi bilmelidir ki, onların rûhuna girecek damarı bulabilsin.

Matematiğe meyli olan, matematiğe; şiire meyli olan da şiire yönlendirilmelidir. Toplumda her mesleğe ihtiyaç vardır. Mühim olan, kâbiliyetlere, doğru bir yön verebilmektir.

Lâkin şu da göz ardı edilmeyecek:

Karakter ve şahsiyetler muhtelif. Bu sebeple bir metot veya tavsiye, bir talebeye fayda verirken diğerine zarar verebilir. Bu hususta dikkatli olmak gerekir.

Bahçıvan tohumunu eker, bakımına dikkat eder, onu tarla farelerinden korur. Gerisi ilâhî takdirdir. Mühim olan, eğitimcinin, kâbiliyetleri doğru tespit edip ona güzel bir yön vermesidir.

Unutmayalım ki eğitimde;

  1. Sevdiğimiz kadar tesirimiz olur.
  2. Sevdiğimiz kadar seviliriz.

Eğitimde en büyük sermaye, muhabbettir. Muhabbet her problemi çözer. Problemini çözdüğümüz insan bizimdir.

Bir eğitimciye duyulan muhabbet, onun öğrettiklerine olan alâkayı da artırır. Eğitimcinin, talebelerine muhabbet ve merhametle yaklaşması, telkin ettiği mesajları aklî bir mecrâdan ziyâde, kalbî bir yoldan aktarmasını sağlar ki bu da onları daha kalıcı kılar.

Nasıl ki ham bir demire şekil vermek için onu ateşe koyup yumuşatmak ve sonra çekiçle dövmek gerekirse, gönüller de muhabbetle yumuşatılmadan kolay kolay alıcı hâle gelemez.

Muhabbet dolu bir gönülden gelmeyen ifadeler, kulaktan öteye geçmez. Bu sebeple de gönüllerde bir tesir meydana getiremez.

Talebelik devremizden misaller:

Yaman Dede:

Aslen Rum cemaatinden iken kendisine îman nasîb olan ve “Yaman Dede” mahlâsı ile bilinen Abdülkadir Keçeoğlu Hocamız, on dakika Farsça gramer anlattıktan sonra iki Mesnevî beyti okur ve bütün ders ağlaya ağlaya onları şerh ederdi.

Gönlü muhabbetle doluydu. Kendisine:

“–Mevlânâ’yı ne kadar da çok seviyorsunuz!” denilince, şu karşılığı verirdi:

“–Oğlum, ben nasıl Mevlânâ’yı sevmem ki, o benim elimden ve gönlümden tuttu, Hazret-i Peygamber’in kapısına getirdi.”

Kendisinden feyz aldığımız o günden bugüne birçok şey geldi, geçti. Ama geride, onun bizim rûhumuza akseden gönül vecdinin izleri kaldı. Yazdığı meşhur naatinden; «Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Rasûlâllah!» mısrâını okurken, bir sonbahar gazeli gibi titreyip bahar şebnemleri gibi ağlaması, hâlâ gözlerimin önündedir…

Nurettin Topçu:

Felsefe grubu hocamız Nurettin Topçu, toplumdaki fertlerin egoistliğine/hodgâmlığına çok üzülür, İslâm’ın fert ve toplum hayatında yaşanmamasına dertlenir ve:

“–Bu insanlar, niçin tasavvufa bu kadar bîgâne kalıyorlar?!” diye hayretini ifade ederdi.

Bize en büyük tavsiyesi şuydu:

“Bu millet eğitimden yıkıldı, yine eğitimle ayağa kalkacaktır. Bu sebeple hepiniz eğitimci olacaksınız!”

Diğer bir hocamız, sabah 07:00’de gelir, çorbalarımızı koyardı. Başka bir hocamız, sofrada kalmış bir ekmek parçası görse kimseyi azarlamadan, şefkatle:

“‒Bak evlâdım, bu nîmeti bulamayan nice muhtaçlar var. Nîmete hürmet eder ve şükredersek, Allah daha çok artırır. Ancak onun kadrini bilmezsek, elimizden alır.” diye tatlı tatlı nasihat ederdi.

Bazı hocalarımız da, mesâî saatleri dışında bile talebelerine zaman ayırırlardı. Son dersi müteâkip, derslerinde geride kalan talebelerin eksiklerini telâfi için ilâve ders yaparlardı. Her talebenin daha iyi yetişmesi için bitip tükenmez bir heyecanla emek sarf ederlerdi.

Yani sadece yoklama defterine zoraki imza atan bir memur veya işyerine giriş-çıkışta kart basan bir işçi gibi davranmaz, her fırsatta insan yetiştirmenin aşk ve heyecanını yaşarlardı.

O günlerden bugüne yarım asırdan fazla zaman geçti. Ancak o güzel insanlardan gönlümüze aksedenler hâlâ silinmedi.

Eğitimcinin her hâli ihtişam sergilemelidir. Rûhundan rahmet taşırmalı; yüreğinden feyz, rûhâniyet ve pozitif enerji tevzî etmelidir. Zira yüksek karakter ve şahsiyetler, örnek alınıp taklit edilir.

Eğitimciler çocukların en kıymetli uzuvlarında, yani kalp ve dimağlarında tasarrufta bulunarak, bir dünya görüşü inşâ ederler. Bu itibarla eğitimciler için “istikbâl mîmârı” demek mümkündür.

Bu sebeple eğitimci;

Hayatının her safhasında, bilhassa da sınıfta İslâm şahsiyetine yakışır tarzda hareket etmeli, yapmış olduğu her hareketin ve söylemiş olduğu her sözün, talebelerinin şahsiyet yapılarına konulmuş âdeta bir tuğla mesâbesinde olduğunu asla unutmamalıdır.

Hâl ve kāli, yani söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan bir kimsenin, insanları iknâ edebilmesi mümkün değildir.

Ziyâ Paşa der ki:

“Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz!”

Ebu’l-Âliye de şöyle der:

“Biz, kendisinden (hadis) almak için bir kişinin yanına gittiğimizde, önce onun namaz kılışına bakardık; eğer namazını güzel kılarsa; «O, diğer işlerini de güzel yapar.» diyerek yanına otururduk.” (Dârimî, Mukaddime, 38/429)

Eğitim, gelip geçici bir sevdâ değildir. Son nefese kadar aşk ve vecd ile îfâ edilmesi gereken yüce bir vazifedir.

  1. Peygamberlerin üçüncü vazifesi ise;

KİTAP VE HİKMETLE KALBÎ EĞİTİM:

Kitap ve hikmete âşinâ olmak…

Hikmet ise:

‒Kurʼânʼın hakîkatlerini ve hayata nasıl tatbik edileceğini fiilen tefsir eden Sünnet-i Seniyye,

‒Hâdiselerin gerçek sebep ve neticelerine vâkıf olmak ve,

‒Eşyanın hakîkatlerinden haberdâr olmaktır.

Eğitimiyle meşgul olduğumuz her insana, “ilâhî bir emanet şuuru”yla bakacağız. Onları bize emanet edenin, yani Cenâb-ı Hakk’ın gönlümüzdeki kıymeti nisbetinde, onlarla ilgilenip dertlerine dermân olacağız. Özellikle gönüllerini îman neşvesiyle, Kurʼân ve Sünnetʼin hikmet ve hakîkatleriyle doldurabilmenin gayretiyle hareket edeceğiz.

Gönlü Kurʼân ve Sünnetʼin feyz ve rûhâniyeti ile dolu bir eğitimcinin talebelerine yaptığı tesir; tıpkı gül, karanfil ve nâdide çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen meltemlerin, gittikleri her yere, gönüllere bahar ferahlığı veren latîf râyihalar götürmesi gibidir.

Mehmed Âkif Ersoy şöyle der:

«Muallimim» diyen olmak gerektir îmanlı;

Edepli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı.

Bu dördü olmadan olmaz: Vazife çünkü büyük!

  1. şart îmanlı, yani rûhundan rahmet taşıran bir mü’min olacak.
  2. şart edepli olacak. Yani ibadette, muâmelâtta ve muâşerette örnek bir karakter ve şahsiyet sahibi olacak.
  3. şart liyâkatli olacak. Mes’ûliyet şuuruyla kendisini yetiştirip vazifesinin ehli olacak.
  4. şart vicdanlı olacak. Merhamet, şefkat, fedakârlık gibi fazîletlerle insanlığını tescil ettirecek.

Eğitimcinin vazifesinde muvaffak olabilmesi için dâimâ Allah rızâsını hedeflemesi lâzımdır. Eğitimci, derse bir mâbede girer gibi, ibadet vecdiyle girmelidir.

Eğitimci, muhâtabının hâlini sîmâsından tanıyacak bir hassâsiyete ulaşmalıdır.

Muhâtabının sıkıntılarını, dertlerini görmeden, sürekli ona bir şeyler öğretmeye çalışmak, müsbet bir netice vermez.

Eğitimci firâset sahibi olmalıdır. Muhâtabının dinlemeye, almaya hazır olduğu zamanları kollamalıdır. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bıkıp usanmasınlar diye, ashâb-ı kirâmın dinlemeye istekli olduğu vakitleri kollamışlardır.

Din, bir heyecandır. Başarılı bir eğitim; heyecanlı ve alâkanın uyanık olduğu bir ortam ister.

Âcizliğin, tembelliğin, yorgunluğun olduğu yerde eğitim yoktur. Eğitimin sermayesi, muhabbettir, aşktır, gayrettir.

Eğitimci, karşılaşacağı zorluklardan yılmamalı, şikâyet etmemelidir. Bilâkis karşılaştığı her zorluğun, hizmetindeki kuvvet, dirâyet, samimiyet ve liyâkatini imtihan ettiğini düşünmelidir.

Eğitim, zorluklar karşısında şikâyeti unutma sanatıdır. Tahammülsüzlük ve şikâyetin başladığı yerde eğitim biter.

Sahâbî Çin’e, Semerkand’a giderken yorulmadı, üşenmedi, şikâyet, bezginlik ve yorgunluk göstermedi…

Eğitimci, talebelerine karşı müşfik, âdil ve insaflı olmalıdır. Onlara kaldıramayacakları bir vazife yüklemeyip, herkesi gücü ölçüsünde değerlendirmelidir.

Zira Cenâb-ı Hak da tâkat fazlasını istemiyor.

Çoban, sürüsünden mes’uldür. Ayağı kırılan bir kuzuyu kucağında taşımak mecbûriyetindedir. Bunun gibi talebeler de, eğitimciye zimmetlidir.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “hepiniz çobansınız” buyuruyor. Bugünkü çobanlık da âdeta uysal mizaçlı koyunların çobanlığı değil, zor mizaçlı keçilerin çobanlığıdır.

Peygamberlere de istikbâle hazırlık olarak çobanlık yaptırılmıştır. Zira;

  1. Çoban, güttüğü sürünün hâlet-i rûhiyesinden anlar.
  2. Çoban, sürüsünü otlak yerde yayar, orada dinlendirir, orada gıdalandırır. Kurak yere sürmez.
  3. Çoban, sürüsünü kurtlardan korur.
  4. Çoban, hasta olan bir kuzuyu dahî kurtlara bırakmaz, gerekirse kucağına alır, sürüye dâhil eder.
  5. Çoban, bazen önden bazen arkadan giderek dâimâ mes’ûl olduğu sürüyü kontrol eder.

Eğitimcinin en çok dikkat edeceği husus, mütevâzı olup kusuru nefsinden, muvaffakıyeti Rabbinden bilmektir.

Eğitimci; güler yüzüyle, tatlı diliyle, huzur tevzî etmeli, öğretmeye ve eğitmeye önce sevdirerek başlamalıdır. Unutmamak gerekir ki her insan ihsâna/güzelliğe mağluptur; tatlı dile, güler yüze meftundur.

Bir eğitimcinin ağzından dâimâ pırlanta sözler çıkmalıdır. Muhâtabına, bir akarsuyun akışı gibi ferahlık vermelidir. Kaba söz ve kaba muâmele, eğitimci için en büyük zaaflardan biridir. Allah korusun, âbâd edeceği yerde berbâd eder.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

Yürüyüşünde tabiî ol ve sesini alçalt! Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokmân, 19)

Eğitimci, ifrat ve tefritten sakınmalı, îtidâl ve dengeyi korumalıdır. Zira sertliğin aşırısı kin doğurur. Hoşgörünün fazlası da otoriteyi zayıflatır. Başarı, bu ikisi arasında dengeyi sağlayabilmekle mümkündür.

Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık belirtmeksizin yumuşak ol!” buyurmuştur.

֍

Velhâsıl her eğitimci, bir milletin istikbâli demek olan gençliği yetiştirmek gibi, son derece kıymetli bir hizmetin içinde bulunduğu şuuruyla yaşamalıdır.

Milletlerin istikbâli hakkında önceden fikir sahibi olmak, kerâmet veya kehânet değildir. Bunun için o milletin gençlerinin enerjilerini nerelerde tükettiğine bakmak kâfîdir.

Eğer bir millette gençler güçlerini hayra, mâneviyâta ve fazîlet yolunda hizmet ve gayrete sarf ediyorsa, o millet istikbâl vaad ediyor demektir.

Bunun aksine, bir milletin gençleri, güç ve kâbiliyetlerini nefsâniyetin hoyratlığı içinde zâyî ediyorsa, mensup oldukları milletin âkıbeti, hüsrandan başka bir şey olamaz.

Bir mütefekkir şöyle der:

“Hâkim milletlerle mahkûm milletler arasındaki tek fark, terazinin bir kefesini diğerinden ağır getiren bir gram gibidir. İyi yetişmiş bir avuç insanın varsa gâlip milletsin, yoksa mahkûm…”

Gerçek eğitimciler;

–Yaşama zevkini bir kenara bırakıp başkalarını yaşatma aşkına gönül veren,

–Toplumu âdeta kendilerine zimmetli gören,

–Kendi kurtuluşlarının, başkalarının da kurtuluşu için gayret etmekten geçtiğini bilen,

–Hizmetteki sabır ve azimlerini dâimâ tevâzu ile taçlandıran,

–Îman ve ahlâk cephesinin fedakâr ve cefakâr neferleridir.

Ne mutlu ardında sadaka-i câriye olacak îmanlı bir nesil ile gök kubbede hoş bir sadâ bırakabilen bahtiyar kullara!..

Rabbimiz cümlemizi, vazife ve hizmet şuuru içinde olan, irfan sahibi kullarından eylesin. Bereketli bir hizmet ömrü ve iki cihan saâdeti lûtfeylesin…

Son olarak şunları da ilâve etmek istiyorum:

Her eğitimci, almış olduğu tahsil neticesinde eğitimci olur. Lâkin bir taraftan da hayat dershanesinin bir talebesi mevkiindedir. Yani eğitimciler de son nefesle ilâhî huzura çıkacak olan birer talebe durumundadır.

Şu üç not çok ehemmiyetlidir:

  1. Hocanın talebeye vereceği not.
  2. Talebenin hocasına vereceği not.
  3. Cenâb-ı Hakk’ın kıyâmet günü bizlere vereceği not.

Nasıl ki eğitimcilerin talebelerinden beklentisi, dönem sonunda güzel bir karneye sahip olmalarıysa; Rabbimiz’in bizlerden arzu ettiği de, îman ve sâlih amellerle dolu bir ömür karnesiyle huzûruna varabilmemizdir.

Rabbimiz, lûtf u keremiyle cümlemize ihsan buyursun. Âmîn!..

Kaynak: Osman Nûri TOPBAŞ, Rasûlullah Efendimizʼden Eğitim Düsturları, Erkam Yayınları