Biz Niye Yaratıldık?
İnsanın yaradılış gayesi, sadece Allah’a kulluk etmekle sınırlı değil; mârifetullah, muhabbet ve yeryüzünde halîfe olma sırlarıyla derinleşiyor. Peki, bu sırlar nelerdir?
İnsanın yaratılış maksadı nedir? Biz niye yaratıldık?
NEDEN YARATILDIK?
Niçin yaratıldığımızı, şu üç başlıkla hulâsa edebiliriz:
- İnsanın yaratılışının esas maksadı, Cenâb-ı Hakk’a kulluk ve mârifetullâhtır.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım!” (ez-Zâriyât, 56)
Âyette yaratılışın gâyesi olarak zikredilen “kulluk” öyle şerefli bir mertebedir ki, onun bu yüce mevkii kelime-i şehâdette de görülmektedir. Nitekim orada Peygamber Efendimiz’in önce “kul” sonra “rasûl” olduğu ifade edilmektedir. Bu da kulluğun daha öncelikli, risâletin ise kulluğun sınırları dâhilinde olduğunu göstermektedir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisine aşırı tâzim gösteren kimselere:
“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Yüce Allah, beni Rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” (Heysemî, IX, 21) ikâzında bulunarak kulluğun kıymetini bildirmiştir.
Diğer bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ:
“(Rasûlüm!) De ki: Duânız (kulluk ve yalvarmanız) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?! (Ne kıymetiniz var!)…” (el-Furkân, 77) buyurmaktadır.
Kulluğun bir mânâsı da “mârifetullah” yani Cenâb-ı Hakk’ın tanınması ve bilinmesidir. Nitekim İmâm Mâturîdî -rahmetullâhi aleyh-, îman için iki esâsın mecburî olduğunu söylemektedir:
- Mârifetullâh: İnsanın yaratılması, “kulluğun yerine getirilmesi” ve “Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi” gâyesine mâtuftur. Zira yaratılışımızın sebebiyle alâkalı olarak daha evvel de zikrettiğimiz âyet-i kerîmede «لِيَعْبُدُونِ» “Bana kulluk etmeleri için...” (ez-Zâriyât, 56) buyrulmuştur. Bazı müfessirler bu kelimeyi «لِيَعْرِفُونِ» yani “Allâh’ı tanıyabilme, Rabbi kalpte tanımak sûretiyle mârifetullâha erme” şeklinde tefsir etmişlerdir. (Bkz. İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 255)
İnsanın yaratılmasına evveliyetle Cenâb-ı Hakk’ın varlığı ve mârifetini (bilinmesini) murâd etmesi sebep olmuştur.
- Muhabbet: Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur: “…Îman edenlerin Allâh’a olan muhabbetleri ise her şeyden daha şiddetli ve daha kuvvetlidir…” (el-Bakara, 165)
Dolayısıyla yaratılışımızın en önemli sebep ve hikmetlerinden bir diğerini de Cenâb-ı Hakk’ı her şeyden çok sevmek teşkil etmektedir. Çünkü O bizi sevmiş, sayamayacağımız sonsuz nîmetler lûtfetmiş, bunun neticesi olarak da kullarından en çok Zât-ı Ulûhiyyet’ine muhabbet etmelerini ve diğer varlıklara duydukları muhabbetin bunu gölgede bırakmamasını istemiştir. Şâyet aksine davranırlarsa bunun büyük bir vebâli ve elîm bir azâbı mûcib olduğunu beyân etmiştir. Mevzuyla alâkalı bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:
“Ey îman edenler! Sizden kim dîninden dönerse (bilsin ki) Allah onların yerine öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allâh’ı severler…” (el-Mâide, 54)
Diğer bir âyet-i kerîmede de, fertlerin ve kavimlerin helâkinin âdeta birinci sebebinin, “muhabbetin kesilmesi” olduğu bildirilmektedir:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabalarınız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlʼünden ve Allah yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, artık Allah hakkınızda (azap) emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah öyle fâsıklar gürûhunu hidâyete erdirmez.” (et-Tevbe, 24)
Hadîs-i şerîfte ise îmânın halâvetini (tadını), ancak şu üç husûsiyeti taşıyan kimsenin tadabileceği bildirilmektedir:
“–Allah ve Rasûl’ünü her şeyden daha çok sevmek,
–Îmandan sonra küfre düşmeyi, ateşe düşmek kadar tehlikeli görmek,
–Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek.” (Buhârî, Îmân, 9, 14; Müslim, Îmân, 67)
Ancak Allâh’a muhabbetin şartı, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gönülden ittibâ, iktidâ ve muhabbettir. Yani O’nda fânî olmaktır. Cenâb-ı Hak buyurur:
“(Ey Rasûlʼüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız, bana tâbî olunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin! Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân, 31)
Hadîs-i şerîfte de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet, hakikî îmânın şartı olarak zikredilmiştir:
“Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki, sizden biriniz, ben kendisine anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakikî mânâda îmân etmiş olamaz.” (Buhârî, Îmân, 8)
- Cenâb-ı Hak yaratma sıfatındaki azamet ve hârikulâdeliği, yani sanatının yüceliğini göstermek için insanı yaratmıştır.
Zira insan bir yaratılış hârikası ve îcad bedîasıdır. Nitekim Zâriyât Sûresi’nin 20 ve 21. âyetlerinde şöyle buyrulur:
“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinde Allâh’ın azametini gösteren deliller vardır. Görüp de düşünmez misiniz?”
Ayrıca Cenâb-ı Hak, bir başka âyet-i kerîmede, insanın yaratılış safhalarını bildirdikten sonra, azametini şu şekilde ifade buyurur:
“…Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!” (el-Mü’minûn, 14)
İnsanın yaratılış bedîası olmasının bir diğer veçhesi de mahlûkâtın en şereflisi ve Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki halîfesi kılınmasıdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Hatırla ki Rabbin meleklere: «Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.» demişti...” (el-Bakara, 30)
Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, âyet-i kerîmedeki “halîfe yaratacağım” ifadesini şöyle tefsîr etmiştir:
“Kendi irâdemden, kudret ve sıfatımdan ona bâzı salâhiyetler vereceğim; o Bana izâfeten, Bana vekâleten mahlûkâtım üzerinde birtakım tasarruflara sahip olacak; Ben’im nâmıma ahkâmımı icrâ edecek; o bu hususta asıl olmayacak; kendi zâtı ve şahsı adına asâleten ahkâmı icrâ edecek değil, ancak Ben’im bir nâibim ve vekîlim olacak. İrâdesiyle Ben’im irâdelerimi, Ben’im emirlerimi, Ben’im kanunlarımı tatbîke memur bulunacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı vazifeyi icrâ edecek olanlar bulunacak, «O (yüce Allah) sizi yeryüzünde halîfeler kıldı.» (el-En‘âm, 165) sırrı zâhir olacak.” (Elmalılı, Hak Dîni Kur’ân Dili, I, 299-300)
Gerçekten insan, Hakk’a yakınlık bakımından meleklerin bile gıpta ettiği bir vasıf ve istîdâd ile yaratılmıştır. Bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle ifade buyrulur:
“Muhakkak ki Biz insanı ahsen-i takvîm üzere (en güzel biçimde) yarattık.” (et-Tîn, 4)
- Cenâb-ı Hak, esmâ-i ilâhiyyesinin tecellîsini daha üstün bir seviyede göstermek için insanı yaratmıştır.
“Allah Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanınız.” (Münâvî, et-Teârîf, s. 564) hadîs-i şerîfi de bu mânâya işaret etmektedir. Zira esmâ-i ilâhiyyenin en büyük nisbette tecellîsi, mahlûkat arasında daha ziyâde insanda görülmektedir. Meleklerde kibriyâ ve mudill gibi esmânın tecellîleri olmadığı için nefs engeli de yoktur, günah işlemezler. Bu sebeple nefs engelini aşıp vâsıl-ı ilâllâh ve halîfetullâh olabilme istîdâdı, yalnız insana lûtfedilmiştir.
Nitekim eşref-i mahlûkât olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mîrâc’da, meleklerin en büyüğü olan Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın bile geçemediği hudûdun, yani Sidre-i Müntehâ’nın ötesine geçirilmiştir.
Hâsılı insan, dünyaya gönderiliş maksadını idrâk ederek Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği sayısız nîmetlere nâmütenâhî şükran hissiyâtı içinde bir kulluk hayatı yaşamalıdır.[1]
Dipnotlar:
[1] Nebîler Silsilesi 1 kitabının 47-53. sayfalarından iktibasla hazırlanmıştır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları