Biz Ne Kadar Biliyoruz?
Biz ne kadar biliyoruz? Yoksa bildiğimizi mi zannediyoruz? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi anlatıyor...
Beşerin bütün ilmi, Cenâb-ı Hakk’ın hayat ve kâinata koyduğu kaideleri tespitten ibarettir. Cenâb-ı Hakk’ın ilim sıfatından bir kırıntıdır. Ben biliyorum; ne biliyorsun sen? Sen, Allah’ın verdiği trilyon trilyonda birini… Cenâb-ı Hak: “Size az bir ilim verilmiştir.” buyuruyor. (İsrâ, 17/85)
Esas ilim ise Allah’a kul oldukça kalp terakki edecek, itminana kavuşacak; yani ilim ve takvâ ile kalp merhaleleri kat edecek. Demek ki düşünmeliyiz: Bu kadar ilimde insan şımarıyor, kabını taşırıyor. Demek ki Cenâb-ı Hak biraz daha çok ilim verseydi insanın hâli nice olurdu?
Resûlullah: “Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız; yemez, içmez, sahralara düşerdiniz.” buyuruyor. (Buhârî, Rikāk 19; Müslim, Fezâil 134)
Mûsâ Aleyhisselâm büyük peygamberlerden biriydi. Bir “ben” demiş oldu. Bu, Firavun’un boğulmasından sonra fasih ve beliğ nutuklar vermeye başladı, halk da hayran hayran dinledi. Biri kalktı, “Mûsâ, herhâlde en âlim sensin.” dedi. Mûsâ Aleyhisselâm ya susmasıyla “evet” dedi ya da “benim” dedi. Bunun üzerine Hızır sevk edildi. Kehf Sûresi’nin 60. âyetinden aşağıda, orada Hızır ona acayip, garip hâdiseler gösterdi ve Mûsâ Aleyhisselâm dehşete girdi. (Kehf, 18/60-82)
O sırada geminin güvertesine bir serçe kuşu kondu, gagasında bir damla su vardı. Hızır dedi ki: “Bak Mûsâ, o kuşun gagasındaki bir damla su; senin ilmin, benim ilmim, ins ve cin, melek ve ne kadar mahlûkat varsa hepsinin ilmi. Şu deryaya nispeti kadardır.” dedi. (Kehf, 18/60-82)
Ve ilim, ilim Allah’ı bilebilmektir. Allah’ı bilmeden kuru bir zâhirî ilmi “ben bildim” diyorsun. Sen ne kadar Cenâb-ı Hakk’ı bilebilir, O’na kul olabilirsen o kadar bilenlerden olmuş oluyorsun. Cenâb-ı Hak: “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyuruyor. (Zümer, 39/9)
Bu nasıl bir olmuyor? Şeriatı yaşayacak, hayatın safhasında… Onun için faziletli merhaleler kazanacak; sâcid, kâim, secde ve kıyam hâlinde olacak.