Benlikten Hiçliğe
Nefsin esaretinden kurtulup Rabbine yaklaşmanın yolu: benliği bırakıp hiçliğe yürümek…
Günümüzde “benlik” denilince kafalar hep karışık. Benliği iki şekilde anlayabiliriz. Birincisi “kişinin şahsiyeti”, ikincisi ise “kişinin nefsinin esiri olması”dır.
Burada ele alacağımız mevzu, nefsin elinde oyuncağa dönmüş olan “ene” yani “benlik”, hiçliğin zıddıdır. Benlik girdabında çırpınan günümüz insanı, maalesef hiçlikten fersah fersah uzaktır. Tasavvufî terbiye ile benlikten kurtulup hiçliğe ulaşma çabası, kabir hayatına geçişe kadar devam eden zorlu bir süreçtir.
NEFSİN ESİRİ OLMAK VE GÜNÜMÜZ İNSANINDA BENLİK
İnsanın doğumuyla başlayan benlik/nefis, gittikçe çetrefilleşen, içinde pek çok tuzaklar barındıran, kontrol altında tutulması, hattâ yeri geldiğinde savaşılması gereken bir muhataptır. Yürümeye başlayan ufacık yavruların bile oyuncaklara sahip olmak için verdiği mücadele, oyun çağındakilerin oyunlarda dâimâ galip gelme hırsı ve daha ileri yaşlarda her istediğinin olmasını istemesi gibi pek çok mevzu, insanın iç dünyasında gizlenmiş benliğin birer tezâhürüdür. Elbette kişilik gelişimi için belli bir yere kadar bulunması gereken bu davranışların, dengeli ebeveyn davranışları ile kontrol altında tutulmasının gerekliliği âşikârdır.
Gelgelelim sanal âlemin elinde oyuncağa dönmüş, benlik dünyasında târumâr olmuş nice genç, hiçbir gayret göstermeden; “Başkasında olan, bende de olmalı!” hattâ “Daha iyisi, en iyisi bende olmalı!” mantığıyla tüketim çılgını hâline dönüşmüş; duyarlı, ince fikirli, zarif, hoşgörülü, diğerkâm, sorumluluk şuurunda, ihlâslı, fedakâr ve kanaatkâr olmak gibi son derece ehemmiyetli pek çok davranış biçimini es geçmiştir.
Evlilik hayatına adım atan pek çok çift, bu “her ne pahasına olursa olsun sahip olma” dozunu bir “tık” daha artırarak sosyal çevreleriyle evlerini, ev eşyalarını, araçlarını hattâ çocuklarının başarısını yarıştıracak kadar perişan hâle gelmişlerdir. İşin daha acısı, hızlarını alamayarak evin içinde hanımlar ve beyler güç yarışına girmişlerdir. Bu güç yarışında sevgi, saygı ve değer verme konuları gümbürtüye gitmiştir.
“Bana sevgini göstermiyorsun, bana saygı duymuyorsun, bana değer vermiyorsun!” gibi “ben”li ifadeler hanımların ağızlarına sakız olmuş, toplumda her zaman güçlü olması beklenen ve duygularına pek kıymet verilmeyen beylerin de sevgi, saygı ve değer görme hakları olduğu göz ardı edilmiştir.
Eşlerin sağlıklı bir evlilik süreci yürütebilmelerinde duygu depolarının dolu olması elzem. Dolayısıyla sürekli ve sadece karşımızdakini suçlamak yerine, arada bir kendi iç dünyamıza yönelerek nefsimizin mahkûmu olmuş benliğimizi de susturmaya çalışmamız gerekiyor.
Ayrıca “özgürlük” çığırtkanlığı yapan kimi hanımefendiler, moda kisvesi altında şuursuzca kendini sergileyen “teşhircilere” dönüşmüştür.
“-Bana bakılsın, ben en güzelim!” cümlelerindeki gizli “ben”ler yüzünden, mahrem kalması gereken nice hazineler sokaklara saçılmıştır.
“Vatana, millete ve insanlığa ne katıyorum?” kaygısı yerini, “Benim kapımda hangi titr/ünvan yazıyor!” hırsına bırakmıştır.
Miraslar, “Ben nasıl daha fazla alabilirim?” kaygısıyla, Allah Teâlâ’nın takdir ettiği şekilde değil de buram buram dünyalık kokan para sevdasıyla kardeş, hısım, akraba, hatır-gönül demeden, helâl-haram ve kul hakkı düşünmeksizin paylaşılır olmuştur. Güçlü olan veya sesi daha çok çıkan, aslan payını almıştır.
Mânevî gelişimine ve âhiretine fayda sağlayacak konulara bir türlü zaman bulamayan bu devrin insanı, benliğin zirve yaptığı gıybete; nefsânî hazlarının peşinde koştuğu oyun, eğlence ve zevklere gelince pek de güzel zaman bulmaktadır.
İnsanoğlu evde, işte, okulda, trafikte, her nerede olursa hep mağdur edebiyatında… Benlikler ayyuka çıkmış, hep haklı… Mazlum coğrafyalar açlıktan kırılıp geçerken, nice mahzun kalpler hayatla ölüm arasındaki ince çizgide hayata tutunmaya çalışırken, sanal âlemde “ben”ler yarışmakta; yeme-içme, giyme ve gezme anlarından, hattâ mahrem kalması gereken ev hâllerinden nice gaflet dolu paylaşımlar yapılmaktadır.
Nereye dokunsak, ruhlardaki tatminsizliğin yüzeye vurmuş silüeti gözler önüne serilmektedir vesselâm…
Hüsn-i hat levhalarından sıkça gördüğümüz “Hiç”, hiç de hak ettiği değeri görememektedir. Zannedersin sadece duvar süsü olarak yazılmış. Oysa benlikten sıyrılıp hiçliğe varılmadan mânevî tekâmülden söz edilemez! Başlar Allâh’ın huzurunda tevâzu ile eğilip alınlar huzurla secdeye gitmeden, sadece dilde var olan “benim kalbim temiz”lerle kurtulmak zordur.
Niceleri bir-iki hayırlı iş yapsa yahut bir adım mânevî ilerleme katetse:
“-Ben oldum, ben verdim, ben başardım, ben, ben, ben…” diye diye “ben” denizinde boğulmaktadır.
Erenlerin, evliyânın kendilerine izâfe ettikleri “fakir, garip” kelimeleri, benlik çukuruna batmışların ağızlarında pek bir iğreti durmaktadır. Kibriyâ sıfatının Sahibi olan Rabbü’l-âlemîn, âyet-i kerîmesinde:
“…Biz insana şahdamarından daha yakınız.” (Kāf, 16) buyurmaktadır.
Benliğin esiri olduğunu gördüğü vakit, Yüce Mevlâ’nın verdiği nice terbiye reçetesinin hakkıyla farkına varamayan sabır yoksunu insan, bu sefer de ümitsizliğin pençesinde kıvranmaya başlar. Şeytan bazen iyilikleriyle, bazen günahlarıyla insana yaklaşır; onu Allah’tan uzaklaştırmak için farklı farklı taktikler geliştirir.
Çok okuyup çok anlatmak değil, iliklerine kadar hiçliği hissetmektir “kâmil insan” olmak… Nitekim Cenâb-ı Hak’ta fânî olmanın en güzel hâlleri evliyâullahta görülmüştür. Onlar, ihtiyaç sahibi gördükleri gönülleri şâd etmenin derdine düşmüşler; fakirlerin, gariplerin sırdaşı olmuşlar, yetimlere, dullara sahip çıkmışlar, işini görmekten âciz hastaların, dertlilerin imdadına koşmuşlardır. Hakk’ın rızâsının, mazlum ve gariban kulların gönlünü almaktan geçtiği şuuruyla, imkânları nispetinde mahlûkata hizmete koşmuşlardır. Bu mahlûkat, sadece insanlar değil; Allâh’ın yarattığı her can sahibidir. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri yolları temizlemiş, hastalara, yaralı hayvanlara hizmet ederek hiçliği kucaklamıştır. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken sırmalı kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satarak hiçliğe erebilmiştir.
HİÇLİĞE ERİŞMENİN YOLLARI VE TASAVVUFÎ TERBİYE
Tasavvufî terbiyenin ilk dersi “incitmemek”, son dersi de “incinmemek”tir. İncitmemek kısmen daha kolay olsa da incinmemek, ancak hiçliğe bürünmüş muhabbet ehlinin hâlidir.
Ârif zâtların buyurduğu üzere:
“Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaradan!..”
Rabbimiz, cümlemize nefsânî benlikten sıyrılıp, mânevî hiçlik makamına erebilmeyi lûtf u keremiyle nasip ve müyesser eylesin. Âmîn…
Kaynak: Ayça Toksöz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477