Beden ve Ruh Dengesi Nasıl Kurulur?
Ruh, at üzerindeki bir jokey gibidir; dizginleri ele alırsa bedeni menzile ulaştırır. Bedenin gıdası helal lokma, ruhun gıdası ise zikirdir. Peki, bu iki kanatla ebedi saadete nasıl uçulur?
İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılmış olup bu yaratılış gereği birbirini tamamlayan iki varlıktan oluşur. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de “Seni yarattım, biçim verdim ve ruhumdan üfledim” (Sad, 38/72) buyurarak insanoğlunu biri beden, diğeri ruh olmak üzere iki varlıkla şereflendirdiğini bildirmiştir.
Bize emanet olarak verilen beden topraktan yaratılmış, ruh ise; “…Ona ruhumdan üfürdüğümde...” (el-Hicr, 29) buyrulduğu üzere Cenab-ı Hakk’ın kendi ruhundan üfleyip çamur halinde bekleyen Hz. Âdem’in bedenine verilen candır. Böylece dünyada iki varlıkla birlikte yaşamımızı sürdürürüz. Burada asıl önemli olan, hangi varlığın hakiki değer taşıdığıdır. İnsan, dünyadayken eline bir iğne batsa acı duyar; ruh bedenden ayrıldığında ise elini testere ile kessen bile hissetmez. Demek ki acıyı hisseden esas varlık ruhtur.
BEDEN-RUH DENGESİNDE RUHUN GÖREVİ
Ruhun beden üzerindeki durumu, at üzerindeki bir jokeye benzetilebilir. Jokey dizginlerini ele alıp atı nasıl yönlendiriyorsa, ruh da manevi gıdalarla beslendikçe bedene hükmeder. Manevi gıdaları alarak yapılan bu eğitim de kulun nefis terbiyesinde mesafe almasına fayda sağlamaktadır. Nasıl ki bazı bölgelerdeki gruplar haline başıboş dolaşan yabani atlar, üzerine hiç kimseyi bindirmemekte hatta üzerinden atmakta iken, kişinin sabredip bir müddet mücadele ederek üzerinde kalıp dizginlerine sahip çıkarsa, atı sakinleştirip artık kendisine itaat ettiğini ve istediği yere götürebildiğini görmekteyiz.
Bedenimiz ise irfan ehlinin buyurduğu gibi; “Ölmeden evvel ölünüz.” sırrına göre yaşadıktan sonra kaliteli bir tohum gibi toprağa girer ve diriliş vaktine kadar bekler. Sonra tekrar dirilerek hesaba çekilir.
BEDEN VE RUHUN BESLENMESİ
Bizim görevimiz, beden ve ruhumuzu Allah’ın razı olacağı bir kıvama getirmektir. Rabbimiz “O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim, çok nankördür!” (İbrahim 34) buyurmuştur. Bedenimizi dünyada nice çeşitli gıdalarla beslediğimiz halde, asıl önemli bir varlık olan ruhumuzu, aynı titizlikle beslemememiz büyük bir eksikliktir.
İşte sorunlar burada başlıyor, beden, aslî ihtiyacı olan gıdaları ve vitaminleri almadığı zaman dengesi bozularak zayıf düşüyor, hastalanıyor ve tedavi edilmezse kalıcı hastalıklara düçar oluyor. Asıl kıymetli olan ruh da ihtiyacı olan gıdaları almadığı zaman dengesi bozuluyor, zayıf düşüyor ve bedenin hâkimiyeti nefis eline bırakılmış oluyor.
Bedenimizin ihtiyaç duyduğu gıdaları tespit edip ona göre bir beslenme programı hazırlıyorsak, ruhun da ihtiyaç duyduğu gıdaların neler olduğu hakkında gerekli bilgileri öğrenerek asıl ihtiyaç duyduğu gıdaları verip, Rabbimizin huzuruna yüz akıyla gitmeye gayret etmemiz gerekir.
Burada bize düşen bu dengeyi nasıl sağlayacağımızdır. Ne yalnızca ruhu besleyip bedeni ihmal etmeye, ne de bedeni yüceltip ruhu unutma lüksümüz yoktur. Tasavvuf büyükleri bu dengeyi şöyle ifade eder: “Ruhun gıdası zikir, bedenin gıdası helal lokmadır.”
RUHUN İHTİYAÇ DUYDUĞU GIDALAR NELERDİR?
Bize emanet olarak verilen ruhlar; Allah’ın kendi ruhundan bir parça olarak üflediği bir varlık olduğundan, hep Allah’ı özler, onu hasret bırakmamak için, iman, itikat ve sâlih amelle yaşayarak, Allah’ı zikretmeli ve onu hatırlamalıyız. Bunu nasıl yapmalıyız? İşte bu noktada tasavvuf ve tarikatlar devreye giriyor, kişinin kendisine emanet olarak verilen ruhunu tanımasını, nefis terbiyesini, bugüne kadar adeta kireçlenmiş olan ruh varlığımızın tüm azalarına nasıl bir tedavi uygulamamız gerektiğini bize öğretiyor.
Ruhun Manevi Fizik Tedavisi ve Zikir
Tasavvufta geçen Kalp, Ruh, Sır, Hafi, Ahfa gibi ruhun organları, yıllarca gıdasını almadığı için kireçleniyor, tasavvuf ve tarikatlar bunların yeniden işler hale gelmesini sağlıyor. Bu organlara adeta fizik tedavi olarak Allah zikri ile beraber çeşitli zikirler veriyorlar ki vücut kontrol altına alınarak yeniden canlansın ve “Nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.” (Yusuf Suresi 53) ayetinde geçen azgın nefsin terbiye edilmesini sağlasın. Nasıl bir dikiş makinesinin sağlıklı çalışması için makine üzerinde belli noktaları yağladığımızda, makinenin tamamına dağıtıp yağlıyorsa, tasavvufta da belirli azalara verilen zikirde ruhumuza gıda verip onu canlandırarak zamanla bütün vücudu çalışır hale getiriyor.
İnsanoğlu bedeni hastalıklarda çareler arıyor, özel hastane ve uzman doktora gidiyor, doktorun yazdığı reçeteye göre ilaç kullanıp gerekirse perhiz yapıyor, şeker hastası ise hiç şekerli gıdalar kullanmıyor, tansiyon hastası ise hiç tuz kullanmıyorsa, ruhun tedavisi içinde bunun gerçek uzmanlarına giderek onlardan yardım almalıdır. Bugün ülkemiz insanlarının pek çoğu psikiyatristlere gitmekte, sakinleştirici özelliği olan haplarla bu sıkıntılar unutturulmaya çalışılmaktadır.
Gönül Mimarlarından Manevi Reçeteler
Ruhun tedavisinde psikiyatristlerin yanında, onlara manevi reçeteler yazacak; Peygamber Efendimizin yolunu rehber edinen Mevlanaların, Yunus Emrelerin, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayramı Veli gibi tasavvuf ve tarikat büyüklerinin düsturlarını devam ettiren hakiki tasavvuf erbaplarına gitmelidir.
Bu manevi doktorlar ruhun organlarına kaç adet zikir verileceğini belirler, kişiye manevi reçete yazar, gerekirse helal gıda, nefis terbiyesi ve haramlardan sakınma gibi tavsiyeler verir. Hastanın durumunu izlemek için belirli aralıklarla kontrol eder ve ihtiyaca göre düzenleme yapar.
Tasavvuf yolunda verilen zikir ve evrad, ilaç gibidir. Düzensiz yapılırsa etkisi görülmez; tamamen terk edilirse ruh zayıflar, denge bozulur.
Kullukta Kemâle Ermek: Razı Olunan Bir Nefis
Sonuç olarak; beden ve ruhumuzu ihtiyaç duydukları gıdalarla beslersek, Rabbimizin razı olduğu bir kul haline geliriz. Onun emirlerine itaat eder, yasakladıklarından sakınır; onun sevdiklerini sever, sevmediklerinden uzak dururuz.
Beden ve ruh, bir kuşun iki kanadı gibidir. Biri zayıf olursa kuş uçamaz. Mümin, bu iki emaneti dengede tutarak kulluğunu kemale erdirir. Beden toprağa döner; ruh Rabbine döner. Bizim de asıl gayemiz, ahiret odaklı bir hayat sürerek Rabbimizin huzuruna yüz akıyla çıkmak olmalıdır.
Hülasa; rabbimizin “Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön, O senden razı, sen de O’ndan razı olarak.” (Fecr, 89/27–28) hitabına mazhar olmayı, Resûlullah (s.a.v.) efendimizin de;
“Müminin ruhu, kendisinin dirileceği (kıyamet) günü cesedine geri dönünceye kadar cennet ağaçlarından beslenen kuş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd, 32) müjdesiyle, nefsimizi arındırarak, O’nun razı olduğu kullarından olmayı Rabbimiz cümlemize nasip eylesin. Âmin.
Kaynak: Şükrüllah Yalın, Altınoluk Dergisi, Sayı: 481