Allâh’ın Koyduğu Kanunlar

İbadet Hayatımız

Cenâb-ı Hakk’ın bu kâinâtı yaratırken bizim bulup istifâde etmemiz için koyduğu kanunlar nelerdir? Bir mü’min için bu kanunların önemi nedir? Mümin bu kanunlar ile neyi bulur? Hangi sonuca ulaşır? Ehli küfrün ilahi kanunlara karşı durumu nedir?

Fizik, kimya, biyoloji gibi fen ilimleri tabiatı inceler. Onların tâbî oldukları kaideleri tespit edip onlardan istifâde yollarını araştırır.

Kim bulmuş, adını kim vermiş olursa olsun aslında bu kaideler; Cenâb-ı Hakk’ın bu kâinâtı yaratırken bizim bulup istifâde etmemiz için koyduğu kanunlardır.

Bir mü’min için, bu kanunların her biri; Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudretini, muhteşem azametini, nâ-mütenâhî hikmet ve keremini ortaya koyan birer tefekkür malzemesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’in ilk nâzil olan âyeti;

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) fermanıdır ki; devamında çok cömert olan Cenâb-ı Hakk’ın, insana, ilmin vasıtası olan kalemi ihsân ederek, bilmediklerini öğrettiğini hatırlatır.

Mü’min; ilim ve fen yolunda, temâşâ ettiği, araştırdığı ve öğrendiği her hakikat karşısında, eserden Müessir’e, sanattan Sanatkâr’a ve sebepten Müsebbib’e ulaşmayı bilir.

İlimden bu şekilde iki kanatlı istifâde edebilenler hakkında;

“Kulları içinden ancak âlimler; Allah’tan (gereğince) haşyet duyar, korkar.” (Fâtır, 28) buyurulmaktadır.

EHLİ KÜFÜR YARATICISINDAN TECRİT ETMEYE ÇALIŞMIŞTIR

Lâkin ehl-i küfür, bu kanunları da Yaratıcısından tecrit etmeye çalışmıştır. Allâh’ın halk ettiği ve vaz ettiği tabiat kanunlarını, -hâşâ- âlemin kendiliğinden meydana geldiğine bir delil olarak göstermeye çalışmıştır.

Tarafsızlık ve objektiflik diye süsleyerek; Fâil-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ı gizlemiş, ateizmden taraf olmuşlardır.

Apaçık bir hakikat olan bu muhteşem nizâmın; bir Yaratıcı’nın eseri olduğunu kabul etmek yerine, art arda sonsuz sayıda şanslı tesadüflerle, kendi kendine (!) meydana gelmiş olabileceğini savunmaya çalışmışlardır.

Ekranlara profesör diye çıkarılan bazı meşhur sîmâlar; her fırsatta sahasının dışına çıkarak, ateizm propagandası yapmaktadır. Tahsil yuvalarında bu anlayışlar hâkim oldukça; mekteplerde deizm, ateizm ve benzeri zehirli cereyanların yayılmasında şaşılacak bir şey var mıdır?

Charles Darwin; canlıların iptidâî atalarından, tabiî seleksiyon ve kör mutasyonlarla (rastgele genetik hatalarla) evrimleşerek türler oluşturduğunu iddia etti. Buna göre insan da maymunlarla ortak bir atadan gelmekteydi.

İlim-irfan yuvası olması gereken tahsil müesseseleri; bu tarafgir teorileri, ateizme vasıta yapmaya çalışan kişilerin işgaline uğradı.

Yüz binlerce, milyonlarca yıl önce nelerin yaşandığına ait bu iddiaları ispatlamak için, birkaç fosil ve bol bol hayal gücü kullanıldı.

Tabiî seleksiyon ve tekâmül iddiası, aynı zamanda içtimâî ve siyâsî cereyanlara da tesir etti. Çünkü bu görüş, canlılar âleminde dâimâ güçlü olanın ayakta kalabildiğini iddia etmekteydi. Ayak uyduramayan, yok olmaya mahkûmdu.

İLMİ BİR KILIF

Dolayısıyla Avrupa’nın siyasette Makyavel tarafından dile getirilen; «maksada ulaşmak için her yolu mubah gören» anlayışına, evrim, «ilmî bir kılıf» oluşturdu.

Maymunlarla ortak atadan evrile evrile, tekâmül ede ede gelindiği iddiası, kendisini dünyanın geri kalan bölümlerinden üstün gören Avrupalı kibrine ve ırkçılığına da güya bir haklılık payı çıkarıyordu. Avrupalılar en çok gelişmiş ırk (!) olduklarına göre, dünyanın geri kalanını yok etmeye yahut köleleştirmeye ve sömürgeleştirmeye hak sahibiydiler.

Daha bir asır önce; Afrika ve Asya’dan getirilen insanlar, canavar medeniyetin göbeğinde hayvanat bahçelerinde kafesler içerisinde sergilendi.

Bu zâlim ve kibirli anlayışla;

  • Elmas ve altın zengini Afrika, batı ülkeleri tarafından acımasızca sömürüldü. Halkı hâlâ açlık ve fakirliğin pençesinde…
  • Aynı zamanda Afrika’dan yüz binlerce insan gemilere doldurulup köle olarak Amerika kıtasına götürüldü. Yolda hastalanan Afrikalılar, okyanusa atıldı…
  • I. Dünya Savaşı’nda yaklaşık 9 milyon kişi öldü; 21 milyon kişi yara aldı, sakat kaldı, perişan oldu…
  • II. Dünya Savaşı’nda 60 milyon insan öldü. Yüz binlerce yahudi, fırınlarda yakıldı…
  • 1944’te Japonya’da iki şehir kömür hâline getirildi. Kadınlar, çocuklar, ağaçlar, karıncalar ve canlı nâmına her şey yok edildi. Gelecek nesiller bile bunun tesiri altında kaldı; kimi sakat doğdu, kimi yok oldu…

Günümüzde hâlâ; “Demokrasi ve insan hakları götüreceğiz!” maskesi altında müslüman memleketleri işgal edip, yer altı zenginliklerini sömürmekte ve sun‘î kavgalar çıkarıp taraflara silâh satarak, vekâlet savaşlarında kendilerini yormadan, İslâm âlemini mâtem ülkeleri hâline getirmeye devam etmektedirler.

Bütün bu zulüm ve kibrin altında, Darwin’in teorileri vardı.

Hâlbuki;

İslâm; «güçlü olanın haklı olduğu» değil, «haklı olanın güçlü olduğu» bir nizâmı emreder. Osmanlı gibi İslâm devletlerine hâkim olan «nizâm-ı âlem mefkûresi» de bunun bir tezâhürüdür…