Al-i İmran 200. Ayette Verilen Mesaj Nedir?
Âl-i İmrân 200. âyette müminlere verilen sabır, musâbere, rıbât ve takvâ mesajını, kurtuluşa ulaşmanın esaslarını ve sabrın önemini öğrenin.
Öyle âyet-i kerimeler vardır ki tek başına Kur’ân’ın bütün mesajlarını bir çırpıda hülâsa ediverir.
ÂL-İ İMRÂN 200. ÂYETİN MESAJI
Bunlardan biri de Âl-i İmrân Suresi’nin mümini kurtuluşa erdirecek sırasıyla beş adımı açıklayan son âyetidir:
“Ey iman edenler! Sabredin, sebât gösterin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, dâimâ savaşa hazırlıklı olun, uyanık bulunun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa erebilesiniz.” (Âl-i İmrân 3/200)
Görüldüğü üzere âyetin hitabı müminleredir. Dolayısıyla kurtuluşun en temel esası imandır. Bu zaten asla şüphe ve tartışma götürmez bir gerçektir. Âyet-i kerime iman temeli üzerine bina edilecek diğer şu dört husustan bahsetmektedir: Sabır, musâbere, rıbât ve takvâ. Biz bu yazımızda kısaca sabırdan bahsettikten sonra özellikle musâbere üzerinde duracak, Kur’ân’ın sabırla ilgili önemli bir kavramına dikkatleri çekmeye çalışacağız:
Sabır kelimesi Sa-Be-Ra (ص-ب-ر) kökünden gelir. Bu kökün sözlükteki anlamı “alıkoymak, engellemek” demektir. “Filan kişi sabr yolu ile öldürüldü” denildiği zaman, “o, ölünceye kadar alıkonuldu, engellendi” anlamı kastedilir. “Kendi nefsimi bir şeye karşı sabr ettim” dendiğinde, “kendimi o şeyden alıkoydum, engelledim” demek olur. (Kurtubi, el-Câmi, II, 65) Buna göre sabrı Allah’ın râzı olmayacağı şeyler konusunda kendini dizginlemek olarak tarif etmek de mümkündür.
İnsan için en büyük fazilet sabırdır. Ahlâkî melekelerin hiçbiri sabırla boy ölçüşemez. Hatta sabır bütün faziletlerin toplamı ve bütün kemâlâtın hülasasıdır. Onun için Allah’ın kitabında sabır kadar çok zikredilen, sabır kadar çok emredilen başka bir seciye yoktur. Ancak sabır, zillete katlanmak değil, meşakkatlere tahammül etmektir. Sonunda katlanılmayacak acılarla yüz yüze gelmemek için önceden her türlü zorluklara ve sıkıntılara mertçe ve insanca tahammül göstermektir. Allah yolunda, din uğruna, millet için rahatını, uykusunu, malını, canını fedâ edivermektir. Yoksa bu fedâkârlıkların semtine uğramadan miskin miskin oturup, sonra da hissesine düşen rüsvâlığı “Ne yapalım, kader böyleymiş, tahammül etmeli…” diye hazmetmeye çalışmak hiçbir zaman Kur’ân’ın sabır anlayışıyla telif edilemez.
ÂL-İ İMRÂN 200. ÂYETTE SABIR EMRİNİN KAPSAMI
Âyetteki “ısbirû: sabredin” emriyle ilgili olarak Hasan Basrî (r.h) şöyle der: “Bu ayetle müminler, Allah Teâlâ’nın kendilerinden râzı olduğu dinin yani İslam dininin ahkâmına uygun olarak hareket etmeye sabretmekle emrolunmuşlardır. Yine onlar müslüman olarak ölünceye kadar genişlik ve darlıkta, kolaylık ve zorlukta Allah’ın dininin gereklerini asla terk etmemekle emrolunmuşlardır.” (İbn Kesîr, Tefsîr, II, 170)
Bu açıdan baktığımızda âyetteki sabır emrinin hayatın şu alanlarını kapsadığını görürüz:
* Tevhid, adâlet, peygamberlik ve ahiret gibi iman esaslarını araştırıp tam olarak ortaya koymanın zorluğuna katlanmak.
* Muhaliflerin şüphelerine cevap verebilmek için ilim öğrenmeye sabretmek.
* Farz ve nafile ibadetlerin zorluğuna katlanmak.
* Günahlardan uzak durmanın zorluğuna katlanmak.
* Hastalık, fakirlik, kıtlık ve korku gibi dünya sıkıntılarına sabretmek. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, IX, 160)
ÂL-İ İMRÂN 200. ÂYETTE MUSÂBERE NE ANLAMA GELİYOR?
Musâbere’ye gelince, âyetteki “ve sâbirû” kelimesinin ilk planda iki mânası dikkat çeker:
Birincisi; hakkı müdâfaa ederken, kâfirlerin bâtıl dâvâları uğruna sarf ettiği gayretten daha fazla gayret gösterin ve sebât edin! Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin!
İkincisi; kâfirlerle savaşırken şecaat, yiğitlik ve kahramanlık gösterme husûsunda birbirinizle yarışın!
Hasan Basrî Hazretleri’ne göre, musâbere emrinden kasıt, beş vakit namaza sebat ile devam etmektir. Kelime nefsin arzularına devamlı muhalefet etmek; nefsin davet ettiği şeyleri terketmek olarak da anlaşılmıştır. Nefis, bir şeye davet ederken, kişinin ona gitmeyip vazgeçmesidir. Müfessir Atâ b. Ebî Rebâh ise “Size verilen vaadi sabırla bekleyiniz yani ümit kesmeyiniz ve zafer kazanacağınız vakti gözleyiniz” açıklamasını yapmıştır. (Kurtubî, el-Câmi‘, IV, 323)
İbn Âşûr’a Göre Musâbere
Müfessir İbn Âşûr (r.h.)’in musâbere ile ilgili şu izahı dikkat çekicidir: “Musâbere; düşman tarafta kendi davası için sabreden birine karşı gösterilen sabırdır. Bu, sebât etme yani devam ettirme bakımından nefse en ağır gelen ve sarsılıp vazgeçmeye en yakın olan sabırdır. Çünkü düşman tarafta kendi davası için sabreden birine karşı sabretmek, sabır bakımından kendisine denk/rakip birinin mukavemeti ile karşı karşıya bulunduğu için berideki sabreden kişiye çok ağır gelir. Zira düşman taraftaki kişinin sabrı da ya beridekinin sabrına eşittir, hatta ondan üstün olma ihtimali de vardır. Diğer taraftan berideki musâbir/sabreden kişi, rakibi bıkıp vazgeçinceye kadar sabırda sebat etmezse, sabrının meyvelerinden bir şey toplayamaz. Çünkü sabrın neticesi, iki taraftan sabrını en çok devam ettiren için gerçekleşecektir.” (İbn Âşûr, Tahrîr ve Tenvîr, IV, 208)
Bu gerçeği şöyle basit misalle daha iyi anlaşılır hale getirmek mümkündür: Bir müslümanla bir yahudi bilek güreşi yaparlar. İkisi de kazanmak için var güçleriyle kollarına yüklenirler. Uzun bir müddet kolların sağa sola kıvrılması, sarsılarak bir miktar yatıp kalkması devam eder. Kaslar gerilir, damarlar kabarır, yüz hatları gerginleşir, nefes alıp vermeler zorlaşır. Nihayet sabırlar bitecek noktaya yaklaşır. Sonunda olması gereken şekilde Yahudi pes eder ve yarışı müslüman kazanır. Ama müslüman da şunu itiraf etmekten de geri durmaz: “Ey Yahudi, eğer bir iki saniye daha sabredebilseydin inan ki bu kez sen değil ben pes etmiş olacaktım…” İşte musâbere, sabrı devam ettirip son bir iki saniye daha fazla direnmekle başarıya erişmenin adıdır.
Nitekim savaşta hezimete uğramalarının sebebini dile getiren şair Züfer b. el-Hâris şöyle demektedir: “Onlara da bizim içtiğimiz kâseden içirdik. Lakin onlar ölüme (ölüm korkusuna) karşı bizden çok daha sabırlı idiler.” Dolayısıyla musâbere, savaşta kazanmanın, zafere erişmenin çok önemli bir sebebidir.
Elmalılı’ya Göre Musâberenin Anlamı
Elmalılı (r.h.) İbn Âşûr’un musâbere ile ilgili yaptığı bu analizi şu cümleyle çok güzel ifade eder: “Sabırda Allah düşmanlarıyla yarışıp onların üstüne çıkınız. Yani imtihan ve mücâhede mevkilerinde düşmanların sabrının fevkine çıkmaya ve hevâ-yı nefsinizi yenmeye çalışınız ki ancak sabırlı olmaya alışırsanız bunu yapabilirsiniz.” (Hak Dini, II, 251, YEK yayınları)
Hayat gerçekten hem sabretmeyi hem de başkalarını sabra yönlendirmeyi gerektirecek zorluklarla, sıkıntılarla dolu. Kadın, şerli kocasına, erkek söz dinlemez karısına; kişi problemli iş ortağına; evlat gerçekten ilişkileri zor babasına, baba asi evladına sabretmesi gerekiyor. Bu bakımdan hem sabretmeli hem de başkalarını sabra teşvik etmeli; sabredip Allah’tan bir genişlik beklemeli. Allah’ın sabredenleri sevdiğini kesinlikle bilerek sabretmeli; Allah’ın sabredenlerle beraber olduğunu bilerek sabretmeli; Allah’ın sabredenleri hesapsız mükafatlandıracağını bilerek sabretmeli…
Âyetimizin “ve râbitû: gönlünüzü Rabbinize bağlayarak kulluk açısından her zaman ve zeminde yapmanız gereken işlerle İRTİBAT halinde bulunun” emrini ise bir sonraki yazımıza bırakalım…
Kaynak: Ömer Çelik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 487