“Akıl Sahipleri İçin İbretler Vardır” Ayeti (Ali İmran 190)

İbadet Hayatımız

Mârifetullahʼta mesafe almış olan Hak dostlarının vasıfları nelerdir? Al-i İmra suresi 190. ayetinde verilen önemli mesaj nedir? Tefekkürde derinleşmenin önemi ve hikmeti nedir?

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Ey Hüdâyî, dîde-i Hak ile bak;
Şerh eder tevhîd-i Hakkʼı her varak…
Mekteb-i irfandan aldınsa sebak,
Ko sivâyı, matlab-ı aʻlâyı gör!..

Hüdâyî Hazretleri, kendi şahsında bizlere şöyle sesleniyor:

“Ey Hüdâyî! Hak nazarıyla bak ve gör ki her yaprak Allah Teâlâʼnın varlık ve birliğini şerh etmektedir. İrfan mektebinden (Allâhʼı kalben tanıma tahsilinden) ders aldın ise, mâsivâyı, yani seni Hakʼtan gâfil kılan fânî arzuları kalbinden çıkar da, talep edilmeye en lâyık varlığın Cenâb-ı Hak olduğunu gör!”

Yaratılmış olan her şey, Allah Teâlâʼnın varlık, birlik ve azametine âyet/delil teşkil eder. Nitekim mârifetullahʼta mesafe almış olan Hak dostları, bir çiçeğe, bir kuşa, bir taşa, bir kelebeğe, velhâsıl neye baksalar, onların yaratıcısı olan Cenâb-ı Hakkʼı hatırlar, Oʼnu hamd ile tesbîh ederek dâimî bir zikir hâlinde yaşarlar.

ÂL-İ İMRÂN 190. AYETİNDE VERİLEN ÖNEMLİ MESAJ

Âyet-i kerîmelerde buyruluyor:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selîm sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.

Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit, hayatın her safhasında) Allâhʼı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Senʼi tesbîh ederiz. Bizi Cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 190-191)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu âyet-i kerîmeler nâzil olduğunda; “Vallâhi, bana öyle âyetler indi ki onları okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!” buyurmuşlardır. (İbn-i Hibbân, II, 386; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IV, 157)

Böylece kâinattaki ilâhî nizâmın da gönül gözüyle okunup tefekkür edilmesi gereken kevnî âyetler olduğuna işaret etmişlerdir.

Hakîkaten, gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, iki semâvî takvim olan Ay ve Güneşʼin her gün âdeta vardiya değişir gibi saniye şaşmadan ve hiçbir takdim-tehir yapmadan milyarlarca seneden beri vazifelerine devam etmeleri, onları yaratıp kader programlarını tayin eden Cenâb-ı Hakkʼın sonsuz kudret ve azametinin delillerinden biridir. Üstelik sırf Güneş ve Ay da değil, mikrodan makroya, atom altı âlemden galaksilere kadar bütün varlıklarda, ilâhî kudret ve azameti hatırlatan sayısız tecellîler bulunmaktadır.

Dolayısıyla kâinattaki her varlık ve her hâdise, “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) emrine imtisâl ederek, gönül gözüyle okunması gereken bir hikmetler sergisidir. Bu okumayı gerçekleştirebilen bir insan, evvelâ Rabbinin sonsuz sır ve hikmet tecellîlerini lâyıkıyla kavrayabilmekten âciz olduğunu idrâk eder.

TEFEKKÜRDE DERİNLEŞMENİN HİKMETİ

Zira insan tefekkürde derinleştikçe, ilâhî kudret ve azamet karşısında -bırakın kendisinin- koskoca dünyanın bile bir toz zerresi dahî olmadığını anlar. Kulun âcizliğini idrâk etmesi, gönlünde bambaşka ufukların açılmasına, dolayısıyla da Cenâb-ı Hakk’a niyaz ve ilticâ hâlinin artmasına vesîle olur. Müʼmin, içtiği bir bardak suyun, kolaylıkla alıp verdiği nefesin dahî ne büyük birer ihsân-ı ilâhî olduğunu anladıkça, hamd ve şükür duyguları inkişâf eder.

Meselâ teneffüs ettiğimiz “hava”yı bir düşünecek olursak;

Son teknolojiyle îmâl edilmiş bir uçağa bindiğimiz zaman bile;

“‒Şayet yüksek irtifâdayken basınç düşerse, önünüze otomatik olarak gelecek olan oksijen maskelerini takın!” diye anons edilir.

Hâlbuki hiç kimse;

“‒Acaba yarın havadaki oksijen miktarı yüzde 21’den yüzde 25’e çıkar mı, yahut yüzde 18’e düşer mi, kendime bir oksijen tüpü alsam mı?” diye bir endişe duymaz.

Çünkü inanan-inanmayan herkes, ilâhî nizâma tabiî bir îtimat hâlinde hayatını sürdürür. Aksi hâlde insan, karşı karşıya olduğu her türlü hayâtî risk ve tehlikenin farkında olsa, hayat çekilmez hâle gelirdi.

“Hava” gibi bütün canlıların hayat kaynağı olan “su” da Cenâb-ı Hakkʼın kudret ve azametinin yüceliğini hatırlatan ayrı bir mûcizevî nîmettir. Suyun husûsiyetleri keşfedildikçe, insanı hayretler içinde bırakan pek çok hakîkatle karşılaşıyoruz. Meselâ:

“Su, sıvı hâlinden gaz hâline geçerken, yani buharlaşırken; başta tuz olmak üzere içerisindeki maddelerden arınır. Suyun bu özelliği olmasaydı, yağmurlar tuzlu olarak yağardı.

(Cenâb-ı Hak buyuruyor:)

«Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa Biz mi? Dileseydik onu tuzlu da yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?» (el-Vâkıa, 69-70)

Yağmur yeryüzüne damla damla yağar. Şayet bir kova­dan boşalırcasına yağsaydı büyük âfetler olurdu.

(Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:)

«Gökten bir ölçüyle su indiren de O’dur. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz. İşte siz de böyle diriltileceksiniz.» (ez-Zuhruf, 11)

Suya nasıl muâmele ederseniz o da öyle cevap verir. Teşekkür edildiğinde molekül yapısı düzgünken, kötü söz söylenince bozulur…

Japon bilim adamı, yaptığı çalışmalarda suyun; iyi ve kötü bilgileri, mûsikî ve sözleri, hisleri ve düşünceleri kaydettiğini ve buna göre tepki verdiğini tespit etmiş…

«Şeytan» diye hitap edilen veya kötü söz söylenen bardak­taki su kristalleri, karmaşık bir şekle dönüşüyor. Güzel sözler söylenen veya duâ edilen bardaktaki su kristalleri ise; berrak, estetik yapı ve mükemmel bir altıgen şekil ile karşınıza çıkıyor.

İnsan vücudunun da %60’ı, beynimizin %70’i, kanımızın %80’i sudur…”[3]

KURAN ŞİFA VE RAHMETTİR

Nitekim, müʼminlere şifa ve rahmet olarak indirilmiş olan Kurʼân-ı Kerîmʼin[4] şifa niyetiyle suya okunup hastalara içirilmesi, İslâm dünyasında asırlardır uygulanan bir gelenektir.

Yine su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşuyor. Hidrojen yanıcı, oksijen yakıcıdır. Cenâb-ı Hakkʼın bu iki zıttan, ateşi söndüren mûcizevî bir hayat kaynağı halketmiş olması da, Oʼnun sonsuz kudretinin, akılları hayrete düşüren, gönüllere hayranlık veren bir tecellîsidir.

Demek ki; havaya, suya, toprağa, hayvanâta, nebâtâta, velhâsıl kâinatta nereye baksak, hep ilâhî sanat hârikalarıyla çepeçevre kuşatılmış olduğumuzu görüyoruz.

İşte bu nevî hakîkatleri lâyıkıyla tefekkür edebilen bir insan, dünya üzerindeki bütün canlıların, hayatı mümkün kılan son derece hassas ölçüler içinde, âdeta ilâhî hârikalar âleminde ve bir mûcize eseri yaşayabildiğini anlamakta gecikmez. Bu idrâke ulaşan hiçbir akıl, mantık, iz’an ve vicdan da, âlemleri yoktan var edip muhteşem bir nizamla devam ettiren Allah Teâlâ’ya başkaldırma küstahlığında bulunamaz.

Nitekim Bişr-i Hâfî Hazretleri şöyle der:

“Eğer insanlar, Allah Teâlâ’nın azameti hakkında (lâyıkıyla) tefekkür etseler, O’na isyan edemez, günah işleyemezlerdi.” (İbn-i Kesîr, I, 448)

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-ʼın torunu Kâsım bin Muhammed Hazretleri de bir kişinin:

“–Falanca, Allâh’a karşı ne kadar da cürʼetkâr!” dediğini işitmişti. Ona şöyle dedi:

“–Allâh’a karşı cürʼetkâr olmak, Âdemoğlunun haddine değildir! Onun hakkında ancak:

«–Allâh’ı ne kadar da az tanıyor!» diyebilirsin.”[5]

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2023 – Haziran, Sayı: 448