Acziyetten Nasıl Kurtuluruz?

Sorularla İslam

İnsan fıtratındaki olumsuzluğa meyil ve modern çağın ruhumuza işleyen pasifliği... Peki, bu durumdan nasıl kurtuluruz? Bu yazı, acziyetin iksirini diğer bir ifadeyle İslam ümmetinin acziyetten kurtuluş reçetesini sunuyor.

İnsan, içinde fücur (kötülük) ve takva (kötülükten sakınma) temayülleri ile yaratılmış bir varlıktır. Bir taraftan en güzel suret ve sirettedir, diğer taraftan aşağıların aşağısına düşebilme zaafı ile maluldür. Ehl-i irfan insana ilham edilen iki temayülden fücurun ayette önce zikredilişine dikkat çekerek menfilik temayülünün daha baskın olduğunu söylemiştir. Şu sadır hanesine ilk ilham edilen kötülüktür. Hane ilk gireni sahip bellediği için sonra ilham edilene daha mesafeli durmuştur.

İNSAN ACİZ MİDİR?

Modern bilim bu tespiti doğrularcasına beynin olumsuz düşünmeye yatkın olduğunu ifade eder. Bedbinlik, karamsarlık ve acizlik, beynin menfiye temayülünden doğan kısa yollardır. Herhangi bir hadise karşısında ilk aklımıza gelenin olumsuz his ve düşünceler olması bu yüzdendir. Beynin menfi temayüllerinin baskın olmasının da muhakkak bir hikmeti vardır. Ama bu temayül, tıpkı nefsin diğer temayülleri gibi kontrol edilmediğinde, insanı bir acziyet anaforuna sürükler.

Acizlik, insanın dinî ve dünyevî sorumluluklarını yerine getirememesi, hayır ve iyilik yapmaktan geri durmasıdır. Hadis-i şerifte: “Kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı ve Allah katında daha sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayır vardır. Sen, sana yararlı olan şeyi elde etmeye çalış. Allah’tan yardım dile ve asla acz gösterme” (Müslim, Kader 34) buyurulmuştur. Bu hadis, acizliği yalnızca bir zafiyet değil, aynı zamanda bir irade eksikliği olarak tarif eder. Kuvvet ise bir irade ortaya koymak ve bunun arkasında netice ne olursa olsun durmaya devam etmektir.

Kuvvet psikolojiktir; hayata karşı acizlik göstermemektir, faydalı olan için çabalamak ve her durumda Allah'tan yardım dilemektir. Hadisin devamı şöyledir: “Başına bir şey gelirse, ‘şöyle yapsaydım, böyle olurdu’ diye hayıflanıp durma. ‘Allah’ın takdiri bu, O, ne dilerse yapar’ de. Zira ‘eğer şöyle yapsaydım’ sözü şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.” “Keşke” demek şeytana kapı açmak, “Allah böyle takdir etmiş” demek ise güçlü kalmaktır.

Allah bizden lanetlenmiş aldatıcının oyuncağı olmamızı istemiyor. Duraksamak, tereddüt etmek, bir yola girdikten sonra pişman olup geri dönmeye yeltenmek, bütün bunlar onun adımlarına tabi olmaktır. Kuvvet ise buna karşı çıkmak, hayatın gayesine giden yolda yılmamak ve hep kalp ile zihnin buluştuğu noktayı gözeterek yürümeye devam etmektir. O nokta azmettikten sonra tevekkül etmek ve keşke dememeyi gerektirir. Neticeyi Allah takdir eder ve o ne güzel takdirdir.

Âcizin kim olduğunu Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle tarif etmiştir: “Gerçekten zeki ve akıllı kişi, nefsinin kötü arzularına hâkim olup ahireti için çalışandır. Aciz kişi ise, heva ve heveslerinin kurbanı olup Allah’tan olmayacak şeyleri isteyendir.” (Tirmizî, Kıyamet, 25). Bu tarifteki acziyetin aklı kullanamamak olduğu gözden kaçmamalıdır. Akıl, nefsini kontrol etmeyi ve ölümden sonrası için çalışmayı gerektirir. Acizlik ise, gerekeni yapmadığı halde beklenti içine girmektir. Bu, dünya hayatında onursuzluğun ve düşkünlüğün kapısını aralar.

Acizlik, insanın aklına ihanet etmesi, Allah’ın ona verdiği potansiyeli kullanamamasıdır. Aklını kullanamayan, bilgiden istifade edemez. Bilgiden istifade edemeyen zanla hareket eder. Zannın ise çoğu yanlıştır. Böylesinin akıbeti zillettir, çünkü Allah, “Akıllarını kullanmayanların üzerine mânevî pislikler yağdırır.” (Yunus, 100)

Bugün İslam ümmeti ferdi acziyetlerin lif lif ördüğü umumi bir acziyetin pençesinde can çekişiyor. Maddi refahımız yerinde, gözlerinden hayat ışığı çekilen kalbimiz ve ruhumuzdur. Gazze acziyetimizin hepimizin vicdanında yankılanan çığlığıdır. Şüphesiz tarih acı sahnelerle doludur ama modern zamanlarda yaşadığımız bu acziyet tarihteki diğer acziyet sahnelerinin belki de hepsini geride bırakacak bir ibret meşheridir. Aklı, izanı ve insafı meflûç bırakan gücün siyaseti hepimizin şerefini payimal etmiştir.

Dünyanın müstebit ve müstekbirlerinin himayesinde, bir avuç vahşinin terör organizasyonunun kadın, çocuk, yaşlı demeden giriştiği soykırıma 2 milyarı mütecaviz nüfusu ile mâni olamayan bizler bu acziyetin hesabını nasıl vereceğiz? Hepimiz şu ayetin muhatabı değil miyiz: “Size ne oluyor ki, Allah yolunda, ayrıca, baskı altına alınıp çaresiz bırakılarak: 'Rabbimiz! Ahâlisi zâlim olan şu memleketten bizi kurtar. Bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diye yalvarıp duran zavallı erkekler, kadınlar ve yavrucaklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75)

Bugün hepimiz Canımız Peygamberimizin sabah akşam kendisinden Allah’a sığındığı acziyet illetinin pençesi altında felç olmuş durumdayız. Harekete geçemiyor, ayağa kalkamıyor, olup biten haksızlığa, zulme ve vahşete müdahale edemiyoruz. Elimiz kolumuz bağlı değil ama aklımız ve zihnimiz kısa vadeli menfaatlerimize odaklanmış, bizi harekete geçmekten alıkoyuyor. Akl-ı meâş (menfaatlerin aklı) akl-ı meâdı (hakikatin aklı) tutsak almış.  Ne yapıp edip acizlikten kurtulmamız gerekiyor.

ACZİMİZİ GİDERECEK İKSİR

Acizlikten nasıl kurtulacağız? Kurtuluş, Allah’a sığınmakla başlayacak. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in acziyetten korunma duası hepimizin virdi olmalıdır: “Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan sana sığınırım” (Müslim, Zikir 50) Acizlik gibi büyük bir zaaftan ancak Allah’ın nusreti ve inayeti ile kurtulabiliriz. Allah’tan yardım dileyelim. “Allah sana bir sıkıntı verirse onu O’ndan başkası gideremez” (Yunus, 107) ayetiyle vaat edilen felaha erişelim.

Kurtuluşun bir diğer yolu aklımızı kullanmaktır. Acizlik aklı tatile çıkarmaktır. Allah'ın bize verdiği en büyük nimetlerden birisi olan akıl insanı insan yapan haslettir. Din, aklı olana inmiştir. Sorumluluk aklı olandan beklenir. Kur’an’ın akıl dediğinde kastettiği bir fiildir. Akletmek, Kur'an-ı Kerim'de tam 49 yerde iş, oluş ve eyleyiş olarak gelmiştir. Akıl etmek, zihni ve basireti kullanarak düşünmek, hissetmek, davranmak ve yaşamaktır. Din Günü'nde istenen arı ve duru kalp, akleden kalptir.

Akletmek, zandan geçip bilgi ile davranmayı seçmektir. Bilgi vahiydir, nasıl davranacağımızı belirler. Bilenler, bilmeyenlerle bir tutulmaz. Bilmek bir sorumluluk doğurur. Akletmek bu sorumluluğu üstlenip harekete geçmeyi gerektirir. Harekete geçmeyen acze düşmüştür. Acizlik, akla ihanet etmek, kendisini gülünç duruma düşürmektir. 

Kurtuluş reçetesinin üçüncü maddesi niyet önderliğidir. Kur'an’ımızda geçen “Rabbena vec'alna li'l-muttekine imama-Rabbimiz! Bizi müttakilere önder eyle” (Furkan, 74) duası, hepimizi pençesi altında inleten acziyetten kurtulmanın en güçlü yoludur. Takva üzere yaşamak başlı başına zorlu bir yolculukken, bu yolun yolcularına öncülük etmek, "öncülerin öncüsü" olmak demektir. Bu makam, takva sahibi olmanın ötesinde bir ufku işaret eder. Bu önderlik, basit bir liderlik değil, niyette kararlılık ve süreklilik başarısıdır.

Niyet önderliğinin özü, değişmeyen, pörsümeyen, sarsılmayan bir niyete sahip olmak ve bu duruşuyla diğerlerine örnek olmaktır. Zaman, şartlar ve imkânlar değişse de, “niye ve nereye yürüdüğünü bilme” şuurunu hep muhafaza etmektir. İrademizin felç olduğu, pusulamızın şaştığı, kolektif ruhun dağıldığı ve nihayetinde acziyete düşüp olanı biteni izlemekten başka bir şey yapamadığımız bir zamanda ayağa ancak niyetlerimizi ihya ederek kalkabiliriz. Acziyet, niyetlerimizin zayıflaması, bulanması veya bencilleşmesiyle ortaya çıkar. Bozulanın niyeti bozulmuştur.

“Takva sahiplerine önderlik”, en güçlü, en sahih ve en istikrarlı niyete sahip olmayı gerektirir. Böyle niyet önderleri, toplumun dağınık, zayıf ve kararsız fertleri için bir çekim merkezine dönüşür. Birileri ayetteki gibi müttakilere önder olmaya azmederse başkaları bu duruştan hisse alır, aczinden sıyrılır, ona benzemeye ve onun gibi kararlı bir niyete sahip olmaya çalışır.

Acziyet, pasifliktir; başkalarının yaptıklarına veya yapmadıklarına tepki vermekle yetinmektir. Oysa “takva sahiplerine önderlik” etmek, en aktif, en etkin, en öncü olma halidir. Bu dua, herkesin kurtuluşu için sadece dua etmekle kalmayıp, o duanın muhatabı ve faili olmayı talep etmektir. Müttakilere önder olmak isteyenler kendi kurtuluşlarının aktif özneleri olmaya niyet etmişlerdir. Bu, bir diriliş hamlesidir. Birileri “Biz, takva sahipleri gibi seçkin insanlara bile önder olacak bir kıvama gelmek istiyoruz” diyorsa, bu iddia, onları aczin karanlığından çıkarıp kuvvetin ve iradenin söz sahibi ve yol gösteren konumuna yükseltecektir.

Kalpleri ve zihinleri kavuran münkir bir kasırganın herkesi aciz bıraktığı bir zamanda acze düşmeyenler üzerindeki emanetin ifası için kâh bir merkebin sırtında, kâh vagon katarında, kâh faytonda karış karış vatan toprağını gezip, temeli yâr-ı gâr ile atılan bir maneviyat bahçesinin güllerini soldurmamak için gayret etmişlerdi. Bugün sahipsiz ümmetin mazlum evlatları gözyaşlarını silecek, düşmanlarını sindirecek bir iradenin çıkıp gelmesini bekliyorlar. O irade Allah’a sığınıp, aklını kullanarak niyet önderliği için yola düşen, çok değil bir avuç inanmış insanın iradesinden başka bir şey değildir. Niyet edelim ve yaşadığımız zamanın vecibesinin gereğince bu insanlar ve bu insanlardan olma çabasına girelim.

Acziyetimizi giderecek iksir niyet önderliğindedir.

“Allah’ım! Biz zayıfız, zaafımızı Sen’in rızâ-yı şerîfini kazanma husûsunda kuvvetlendir. Nâsiyemizden tutarak bizi hayra sevk eyle! İslâm’ı rızâmızın en son noktası kıl!”

Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 475