Bir Nefes Sıhhatin Hikayesi

Hikâyeler

Bir nefes sıhhatin öyküsü...

Bir nefes ifadesini, Sultan Süleyman Atamız muhtemelen mecazi olarak kullandı ve en kısa zaman dilimini ifade etmek istedi. Biz de bu ay gerçek manada bir nefeste ne oluyor ona bakalım müsaadenizle..

Hava aynı hava, atmosfer aynı atmosfer. Herkeste aynı prensiple kurulmuş oksijenlenme (yada zararlı/atık gazlardan kurtulma) sistemi. Ne değişiyor ki Afrikalı koşucular mükemmel soluk alıp vererek tüm maratonları kazanırken, Hüseyin dedenin rahat bir nefes almak için mutlaka oturur durumda, hatta biraz da öne eğik durması gerekiyor.

Sadece solunum sistemi diyemedik çünkü, kalp damar sistemi, kan dengesi, beyindeki solunum merkezi birinci dereceden”, neredeyse tüm organlarda yan yollardan etki ediyor o basit gördüğümüz, bir nefesi alıp kullanmaya.

Önce anatomik (yapısal) olarak sağlıklı olmalısınız. Burundan başlayıp akciğerlerinizin en ücra noktasına kadar uzanan “bronş” larınız sağlıklı alveollerle sonlanmalı. Bu alveollerin iç yüzeyindeki kapiller (kılcal) damarlar buraya kadar gelen temiz (oksijenden zengin) hava ile temas etmeli. Yeri gelmişken söyleyelim; Sağlıklı bir yetişkinde bu temas yüzeyi yaklaşık 75 metrekare (yani iki oda bir salondan oluşan eviniz kadar)

Bir yetişkin istirahat halinde her nefeste 500 ml hava alır akciğerlerine. Dakikada ortalama 14 kez nefes alsa, akciğere her dakika 7 litre hava girer. Yaklaşık 2 litresi ölü boşluklarda kalır, bu hesapla her dakika akciğerleriniz 5 lt havayı vücudumuzun işleyişine dahil eder. Bir günde, ayda, yılda, ömürde işlenen hava miktarını hesaplayıp çok kaliteli, yüksek BTU lu klimamızla kıyaslayalım boş bir vaktimizde.

İşin fizyolojisine (işleyiş) geldiğinizde önce dış faktörlerden bahsetmek gerekiyor. Solunum sistemi kadar önemli bir unsur da; hava. Önce büyük resme bakalım, dünyayı da geçip atmosferi izleyelim uzaktan.

 “GÖĞSÜNÜZ DARALIR, İÇİNİZ SIKILIR”

“Allah... Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar…” (En’am, 125) ayet-i kerimesi Kur’an’ımızın en açık mucizelerinden biridir. Deniz seviyesinden yukarı çıktıkça azalan oksijen basıncı nedeniyle, oksijen moleküllerini bir arada tutmak zorlaşır, standart bir nefesle aldığınız oksijen azalır. Bu durumda da ihtiyaç duyulan oksijenin sunumu için solunum ve ardından kalp damar sisteminin daha yoğun çalışması gerekir. Bu da göğüste daralma, sıkışma hissine neden olur. İlk defa belli bir rakımın üzerine çıkıyorsanız, atmosfer basıncının ölçülemediği, solunum fizyolojisinin adının anılmadığı dönemde nazil olan Kur’an-ı Kerim’imiz de yazdığı gibigöğsünüz daralır, içiniz sıkılır.”

Uzun süre yüksek rakımda yaşayanlar bu düşük oksijen miktarıyla yaşamak için adaptasyon geliştirir ve kan hücrelerini artırırlar. Bolu dağlarında çalışan sporcular deniz seviyesine indiklerinde adeta doping maddesi kullanmış gibi çoğalmış kan hücreleriyle çok miktarda oksijeni tutarak rakiplerine karşı avantaj sağlar.

Yere inmek te rahat soluyabilmek için yeterli değil. Havanın yeterince oksijen içermesinin yanında, zehirli maddelerinde belli oranların üzerine çıkmaması gerekiyor. Çünkü aldığınız zehirlerin bazıları kan hücrelerinin solunuma katılımını bozarken bazıları direkt solunum merkezini etkiler.

Üzerinde kitaplar yazılsa yetmeyecek sigara illetinin yaptığı zararları anlatmanın belki de en kolay yolu sigaranın ilgili olmadığı hastalıkları yazmak olur. Şu hastalıkların sigara ile ilgisi yoktur diye başlasak… nasıl olsa iki elin parmaklarını geçmez bu hastalıkların sayısı.

Bir arkadaşım çok miktarda süs feneri (çin feneri de deniyor) asıldığı için ısı etkisiyle kendiliğinden kuruyan bir çınar ağacını gösterdiğinde sigaradan sadece memleketimizde yılda 120 bin kişinin öldüğü geldi aklıma. Bu meret te zararlarının bir kısmını dumanındaki ısı ile “ciğerlerimizi kavurarak” yapıyor çünkü.

Neyse, tabii mükemmelliği bozulmadan soluduğumuz havanın hikayesine devam edelim. Önce burun alıp işliyor havayı. Burnun iç yüzeyini kaplayan konka” havayı, koridorlarında gezdirerek ısıtıyor, nemlendiriyor. Söylerken “ afedersiniz” deme gereğini duyduğunuz burun kıllarının size ömür boyu yaptığı hizmeti, arabanızın polen ve diğer filtreleri her sene değiştirip, bakım yaparsanız ancak kısmen karşılayabiliyor.

Bir adım ileride geniz bölgesi aşıldığında bu sefer anatomik bir incelik göze çarpıyor. Burundan gelen hava öne doğru kıvrılarak trakea (nefes borusu) ya girerken. Ortak yola giren yiyecek rastgele yuvarlansa doğrudan yemek borusunda buluyor kendisini, isteseler de soluk borusuna giremiyorlar. Oldu da girdiler… eziyet gibi görülen mükemmel bekçi “öksürük refleksi” tuttuğu gibi geri gönderiyor, davetsiz misafiri.

İçindeki gereksiz/zararlı maddelerden arındırılmış, uygun ısı ve nem düzeyine getirilmiş, oksijenden zengin (temiz) hava, alveol adı verilen boşluklara ulaştığında yüzeyselleşmiş kılcal damarlarla temas ediyor. Oksijen içeri alınırken, atık gazlarda kandan alveole geçiyor. Temiz havanın gelirken izlediği yolu tersine kat ederek dışarı atılıyor.

AKILLARA ZARAR HESAP

Kana geçen oksijen alyuvarlar tarafından alınıp organlara taşınır. Şimdi yine akıllara zarar bir hesap yapalım:

Bir milimetreküp kanda ortalama 5 milyon alyuvar bulunuyor. Her biri 250-300 milyon hemoglobin molekülü içeriyor. Her hemoglobindeki 4 Hem proteini birer oksijen bağlıyor.

Bir milimetreküp ne kadar bir şey diye aklınıza gelebilir. Anlatılamayacak kadar küçük diyelim. İşte o kadarcık kanda, o kadar çok oksijen alınıp en kompleks işleri yapan beyin hücrelerine, kalbinize, ayak başparmağınızın tırnağına kadar ulaştırılıyor. Bu sayede o organlarınız (yani siz) yaşıyor.

Akciğerlerin diğer organlardan bir farkı, anne karnında iken işlev görmemesi. Faaliyetine doğumdan sonra başlıyor. Ömür boyu anlattığımız prensiplerle 100 trilyona yakın hücrenizi besliyor.

Geçen aylardaki mesajımızı tekrarlayalım;

Sağlamken kıymetini bilelim. Sistem mükemmel zaten, katacağınız bir şey yok, bozmak için gayret etmeyelim.

Bir çay bardağı kasten kırıldığında fatura çıkıyorsa, keyif için yıpratılan akciğerin hesabını sormadan geçirmezler Sıratı... Kalın sağlıcakla.

Kaynak: Fırat Erdoğan, Altınoluk Dergisi