Zikrullah Hayatımızı ve Ümmeti Nasıl Diriltir?

İHSAN

Zikrullahın kalbi nasıl dirilttiği, mümini nasıl güçlendirdiği ve ümmetin yeniden ihyasında neden vazgeçilmez olduğu açıklanıyor.

Yaşadığımız dünya coğrafyasında, İslâm âleminin genel durumunun hakîkaten içler acısı olduğunu yakînen müşâhede edebiliyoruz. Dünyanın hemen her yerinde ezilenler, sömürülenler, zulüm görenler, ölenler-öldürülenler maalesef hep müslümanlar… Hakları gasp edilenler, şiddete muhatap olanlar, vatanları elinden alınanlar hep din kardeşlerimiz…

Bu acı gerçeklerin yanı sıra, “hakkı hâkim kılma vazifesi” de Cenâb-ı Hak tarafından mü’minlere yüklenmiş mukaddes bir vazife... Bu vazife; halifelik yani yüce Rabbin murâdını yeryüzünde temsil etme görevidir. Allah Teâlâ’nın koyduğu emirlere aykırı cereyan eden hâdiselere müdâhale etmek, kâinatın tabiî ve zarurî düzenini korumak, dünyayı ve içindekileri bütün insanlığın huzur içinde yaşayacağı şartlarda tutmaya çalışmak, kendi imkânları çerçevesinde her müslümanın aslî vazifesidir.

ÜMMETİN DİRİLİŞİ İÇİN İMAN VE ŞUUR YENİLENMESİ

Bugün müslüman olmayan unsurların, yüz yıllar içinde temin ettikleri askerî, ekonomik, teknolojik ve kültürel unsurlarla insanlığa ve özellikle müslümanlara tahakküm etmesi, bu imkân ve güçlerini sadece kendi lehlerine sarf edip bütün insanlığın aleyhine kullanmaları, vicdan sahibi yürekleri dağlıyor, ehl-i vicdanın uykularını kaçırıyor. Hep birlikte bu zilletten kurtulmak şart!..

Musibetler sarmalında yuvarlanan müslümanların bu sıkıntılardan kurtulması için önce İslâmiyet ile bağlarını sorgulamaları, nefislerini hesaba çekmeleri ve hayatlarına yeniden çekidüzen vermeleri gerekiyor.

Zâlimler, kendi kötü niyetlerini ve küresel şerrin tahakkümünü tehdit eden en büyük güç olarak İslâm’ı ve müslümanları görüyorlar. Biz her ne kadar henüz bu evsâfı lâyıkıyla taşımasak da şer cephesi el birliğiyle müslümanları daha henüz serpilirken boğup bertaraf etmeye uğraşıyor. Bunun en kolay ve başarılı yollarından biri de İslâm ile müslümanların arasını ayırmak; insanları İslam’dan uzaklaştırmak… Onları İslâm’la korkutmak… Bu maksada ulaşmak için var güçleriyle her fırsatı değerlendirerek saldırıyorlar.

Bu taarruzlar karşısında eriyip yok olmamak, zaaf ve sapkınlıklara düşmemek için mü’minlerin hayatlarının merkezine İslâm’ı ciddî anlamda şuurla yerleştirmeleri şart! Bu da dâimî bir îman, heyecan ve şuur yenilenmesini gerektiriyor.

ZİKİR EHLİ KİMDİR?

Bir müslümanı her an besleyen, onu zinde tutan, gaflete düşmekten koruyan, Allâh’ı dâimâ hatırlamaktır, yani zikrullahtır.

Zikir ehli, hayatlarının her kademesinde Allah ile beraber olma şuuruna ermiş olanlardır. Onlar, içinde bulundukları ânın farkında olanlardır. Onlar, ömür nîmetinin sırrına ermiş olanlardır. Gününü, en hayırlı, insanlığa en faydalı iş ve meşguliyetlerle geçirirler. Kendilerini dünya ve âhirete faydası olmayan fuzûlî meşgalelerden korurlar.

Zikir ehli, her an huzur-i ilâhîde bulunduğunun şuuruyla verir, alır, konuşur, iş tutar. Bu yüzden verirken de alırken de aldatmaz, arkadan iş çevirmez. Kalbinde olanla dilinden çıkan farklı değildir. İşini en güzel şekilde yapar; âhirette Allâh’ın huzuruna gittiğinde pişman olmak istemez.

Zikir ehli, hataya ve gaflete düştüğünde bir an önce o hatasından sıyrılmaya bakar. Noksanlığını telâfi eder, kul hakkına girdiyse helâlleşir, günaha kaydıysa tevbeye ve gözyaşına sarılır. Allâh’ın huzurunda boynu bükük bir vaziyette kendini affettirmeye çalışır.

Zikir ehli, Allâh’a karşı ne kadar boynu eğikse, O’nun emirlerini îfâ ve yasaklarından uzaklaşma hususunda o kadar tavizsiz ve kararlıdır! Allah’tan başka kimseye karşı gerçek hesap korkusu yaşamaz. O yüzden bütün insanlık devâsâ bir yanlışa düşmüş olsa da onların her birini kurtarma azmi içinde olur. Onu içine düşülen musibetlerin büyüklüğü ürkütmez! Aksine o, bütün bunları âhiret sermayesi açısından büyük bir kazanç kapısı olarak görür. Ümitsizliğe düşmez; gayret ve hizmetten el çekmez!

Kâinâtın mutlak hâkimi Allah Teâlâ’ya îman edip sadece O’na bel bağlayan kimseden daha güçlü, daha şerefli ve daha kararlı kim olabilir ki? O’na îman edip bağlanan neden mahrumdur? Onu inkâr edip bedbahtlığa düşen neye sahiptir?

ZİKİR SADECE DİL İLE YAPILMAZ

Zikir, sadece Allâh’ı dilde birtakım isim ve sıfatlarıyla tesbih etmek değildir. Zikir, içinde bulunduğu her anda Allâh’ın isim ve sıfatlarının mazharı olmaya çalışmaktır. Bu isim ve sıfatları hayatına aksettirmek, onların tecellîlerine lâyık olmak için çırpınmaktır. Meselâ “es-Settâr” isminin tecellîsini kendinde görebilmek için; etrafındaki insanların şahsî hatalarını setreder, kardeşlerini küçük düşürmez, onları başkalarının yanında mahcup etmez, insanların hatalarını asgarîye indirmek için “en güzel hâl ile” durumlarını düzeltir. Başkalarının kusurlarından kendisine gurur, kibir payı çıkarmaz ya da onları diline dolayıp iftira ve gıybete düşmez. Diliyle “Allah Allah” derken bir taraftan insanların dedikodusuna dalanlar bu ilâhî isimden lâyıkıyla nasibini alamamış demektir.

Lisânıyla “Allâhü ekber!” deyip Allâh’ı zikrederken hayatının her ânında başka “büyükler” îcâd edenler de Allâh’ı tam zikretmiyor demektir. O âhiretin tartışılmaz, mutlak hâkimi olduğu gibi dünyada da “ahkemü’l-hâkimîn”dir; yani hâkimler hâkimi… Bütün hükümler O’nda tamamlanır; bütün güç-kudret O’ndadır. Rızkın sahibi O’dur; hayatın ve ölümün sahibi de… Malımızın, mülkümüzün, ömrümüzün, ailemizin gerçek sahibi de O’dur. Her şey O’nunla vardır ve O’nunla tamamlanıp güzelleşir. Bu şuur ve hissiyatla dil bir kere “Allah” dediği zaman bütün günahlar dökülür, bütün gaflet perdeleri açılır!..

İşte böyle bir zikir gönlü tatmin eder, mutluluk ve huzur bahşeder. Böyle bir zikir uyandırır, diriltir. Hayatın her ânına lezzet katar!

Kendisi de bir “zikir” olan Kur’ân-ı Kerîm bunun için inmiştir. Allâh’ın huzuruna çıkma vesîlemiz olan “namaz” bunun içindir. Hattâ bütün ibadetlerin özü olan zikir budur!

KUR’ÂN-I KERÎM’DE ZİKRULLAHIN ÖNEMİ

Zira zikir, Allâh’ı hatırlamaktır; O’nu unutmamak, her ân yâd etmek, her an O’nunla olmak!.. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de ısrarla zikri vurgular:

“Ey îmân edenler! Allâh’ı çok çok zikrediniz. O’nu sabah-akşam tesbîh ediniz.” (el-Ahzâb, 41-42)

“Beni zikrediniz ki Ben de sizi zikredeyim. Bana şükrediniz, nankörlük etmeyiniz.” (el-Bakara, 152)

“Onlar îmân etmişler, kalpleri Allâh’ı zikretmekle (anmakla) huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzura kavuşur.” (er-Ra‘d, 28)

“Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: «Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen her şeyden münezzehsin. Bizi Cehennem azâbından koru!» derler.” (Âl-i İmrân, 191)

“Rabbini gönülden ve korkarak içinden hafif bir sesle sabah-akşam an, gâfillerden olma.” (el-A‘râf, 205)

“Ey mü’minler! Sizi, mallarınız ve çocuklarınız Allâh’ı anmaktan alıkoymasın; böyle olanlar hüsrâna uğrayanlardır.” (el-Münâfikûn, 9)

ZİKRULLAHIN KALBE VERDİĞİ HUZUR VE İLÂHÎ YAKINLIK

Zikrullah, kalpleri besleyen sırlı bir gıdadır. Kalbini bu gıda ile beslemeyenlerin, ruhları neşe ve heyecanını kaybeder. Artık köklerinden beslenemeyen bir bitki hâline gelmiştir onlar…

Sözlerimizi, bir hadîs-i kudsî ile taçlandıralım. Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’in lisânıyla şöyle buyuruyor:

“Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana duâ ettiği, Ben’i zikrettiği zaman onunla beraberim. Kim Beni kendi nefsinde zikrederse (içinden geçirirse), Ben de onu kendi nefsimde zikrederim (içimden geçiririm). Kim Beni kalabalıkta, bir cemaat içinde zikrederse; Ben de onu, ondan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. O, Bana bir karış yaklaşırsa; Ben ona bir arşın (adım) yaklaşırım. O, Bana bir arşın yaklaşırsa; Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O, Bana yürüyerek gelirse; Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” (Buhârî, Tevhid, 15, 35, 50)

Cenâb-ı Hak, zikrin hakîkati ile kalplerimizi nurlandırsın, rûhumuzu diriltsin. Bizi kendisinden uzak ve mahrum olmayla imtihan etmesin. Âmîn.

Kaynak: Nurten Selma Çevikoğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 485