Zekât'ı İhmâl Edenlerin Hazin Sonu

İSLAM

Çalışmak, helâl yoldan mal-mülk sâhibi olmak elbette İslâm’ın güzel gördüğü ve teşvik ettiği bir durumdur. Şu kadar var ki, bunları putlaştırıp kalbe sokmadan Hak yolunda infâk etmek gerekmektedir. Aksi hâlde servet, dünyada hamallık, âhirette acıklı bir azap sebebi olur.

PARANIN YERİ GÖNÜL DEĞİL CÜZDANDIR

Servette doğru olan gâye, «İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır!» (Suyûtî, el-Câmiu’s-sağir, II, 8) hadîs-i şerîfinin sırrına erebilmektir. Paranın yeri gönül değil, cüzdandır! Ârif bir şâirin şu kıt’ası insanın gafletini ne güzel anlatır:

Bir misâfirhânedir dünyâ-yı dûn,

Anda bir; kâşâne de, vîrâne de!..

Bir onulmaz çâresiz sevdâdayım,

Hâne yaptırdım misâfirhânede!..

Bilinmelidir ki, fakirlerin ve gariplerin duâları, varlıklı ve güçlüler için bir huzur kaynağıdır. Onlar için mânevî bir yardımdır. Yine bilinmelidir ki, fakirlik ve muhtaçlık, bir zillet ve meskenet değil, belki âhiret tarafı aydınlık bir hikmet ve lutuf tezâhürüdür.

Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasîs zenginler ve buna mukâbil gururlu fakirler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Yâ Rabbî! Fakirlik ve zenginliğin fitnesinden sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 49) diye duâ buyururlardı.

O hâlde kimde kanaat, tevekkül ve teslîmiyet gibi güzel hasletler bulunur ise, işte gerçek zengin odur.

ZEKÂT, MAL VE SERVETİN ŞÜKRÜDÜR

Bunun için ilâhî ahlâka ve lutfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Gâye, elinden ve dilinden insanların emniyette olduğu ve kendisinden istifâde ettiği bir mümin olup, Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

Zekât, mal ve servetin fiilî bir şükür ifâdesidir. Şükrün de, nîmeti artıracağını Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle vaad etmektedir:

“…Zât-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırır da artırırım…” (İbrâhîm, 7)

ZEKÂT VE İNFÂK KONUSUNDA İHMÂL GÖSTERENLER

Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, infâk etmeyi çok sever ve bunu etrâfındakilere de tavsiye ederdi. Nitekim bir kudsî hadiste:

İnfâk et ki, sana da infâk edilsin.” (Buhârî, Tevhîd, 35) buyurulmuştur.

Zekât ve infak hususlarında ihmâl gösterenlerin, hatâlarını kabul edip istiğfâr edecekleri yerde, kalblerinin kararması sebebiyle ilâhî takdîri unutarak; “Ben çalıştım, ben kazandım.” diyerek, fakirleri hor ve hakîr görmeleri hâlinde, bedbaht Kârun gibi helâke dûçâr olacakları muhakkaktır.

KÂRUN ÖNCEDEN FAKİR VE SÂLİH BİR KİMSE İDİ

Nitekim önceleri fakir ve sâlih bir kimse olan Kârun, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kendisine öğrettiği simyâ ilmi neticesinde son derece zengin olmuştu. Ancak gönlünü dünyevî ihtiras ve temâyüllerden gereği gibi koruyamadığı için, bütün güzel ve nezih hasletlerini kaybetti. Nâil olduğu zenginlik sebebiyle gurur ve kibre kapıldı. Kur’ânî ifâdeyle, azgınlardan oldu. Neticede onun hakkında verilen ilâhî hüküm şu oldu:

“Kârun, Mûsâ’nın kavminden idi. Fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allâh, şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76)

CİMRİLİK EDEN KÂRUN'UN HAZİN SONU

Ancak Kârun, hem bu sözlere hem de Mûsâ -aleyhisselâm-’ın nasîhatlerine kulaklarını tıkamıştı. Öyle ki, Mûsâ -aleyhisselâm-, ona malının zekâtını vermesini söylediğinde, zenginliğini bir bakıma ona borçlu olmasına rağmen:

“–Malıma göz mü diktin? Bu parayı ben kazandım!..” dedi.

Hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

(Kârun’a hitâben şöyle denildi:) Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasîbini unutma! Allâh sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilikte bulun! Yeryüzünde fesad çıkarmayı arzulama! Şüphesiz ki Allâh, fesad çıkaranları sevmez.”

“Kârun ise: «–O (servet) bana, ancak bende bulunan (özel) bir bilgi sâyesinde verildi.» dedi. Bilmiyor muydu ki, Allâh kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü ve daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti! Mücrimlerden günahları sorulmaz (Çünkü Allâh Teâlâ sormaya muhtaç değil, her şeyi bilmektedir.).”

“Derken Kârun, ihtişâm içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayâtını arzulayanlar: «Keşke Kârun’a verilenin bir benzeri de bizim olsaydı; hakîkaten o çok büyük bir servet sâhibi!..» dediler.”

“Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise: «Yazıklar olsun size! Îmân edip amel-i sâlih işleyenler için Allâh’ın mükâfâtı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.» dediler.”

“Nihâyet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allâh’a karşı kendisine yardım edecek herhangi bir topluluk olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.”

“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: «Demek ki Allâh, rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az! Şâyet Allâh bize lutufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. (Allâh Allâh! Şu hâle bir bakın!) Demek ki, inkârcılar iflâh olmazmış!..» demeye başladılar.” (el-Kasas, 77-82)

İşte bu durum, dünyaya meyledip âhireti unutan mal ve mülk sevdâlılarının hazîn âkıbetini gösteren ne müthiş bir sahnedir! Zîrâ ilâhî zenginlik ve nîmetlerden ebediyyen mahrûm olan Kârun, şimdi bir âhiret dilencisidir. Çünkü âhiret yurdu, ömür boyu ihlâs ve samîmiyet ile kulluk üzere yaşayan takvâ sâhiplerine âittir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve fesâdı arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sâhiplerinindir.” (el-Kasas, 83)

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Vakıf-İnfak-Hizmet, Erkam Yayınları