Zekât ve İnfak Hakikatini Ne Kadar Biliyoruz?
Zekât ve infâkın önemi, incelikleri, hükümleri, doğru hesaplama yöntemleri ve öşür uygulamaları ile İslâm’da infak bilinci ve vakıf medeniyeti.
Yüce dînimiz İslâm; beş temel esas üzerine binâ edilmiştir ki, bu esaslardan biri de zekât ibâdetidir.
NAMAZI TAMAMLAYAN MÂLÎ İBADET: ZEKÂT
Mü’minlerin mâlî vazife ve yardımlarının geniş adı infaktır. Zekât ise bunun içinde farz olan kısmın husûsî adıdır.
Dînen zengin kabul edilen mü’minlerin, mallarından her yıl vermeleri gereken mâlî bir ibâdettir. Nisap ve nisbetleri, sahip olunan malın cinsine göre değişiklik arz eder.
Zekât, Kur’ân-ı Kerim’de 27 yerde namazla birlikte zikredilmiştir. Rabbimiz buyurur:
“Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allâh’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.” (el-Bakara, 110)
“O erler ki ticaret de alışveriş de onları Allâh’ı zikretmekten, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerin hâlden hâle girip altüst olacağı ve gözlerin dehşetten donakalacağı bir günden korkarlar.” (en-Nûr, 37)
Zekâtın Kur’ân-ı Kerim’de bu kadar çok zikredilmesi, ona atfedilen ehemmiyeti gösterir.
Bedenî ibâdet olan namazı, mâlî ibâdet olan zekât tamamlar. Zira beden de, helâl lokma ile ayakta durur. Zekâtı verilmemiş bir servet, kirlidir. Çünkü içinde başkasına ait hakkın bulunduğu bir maldır.
Âyet-i kerîmede mü’minlerin malları hakkında şöyle buyurulur:
“Sâilin (muhtacın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), onların mallarında mâlûm bir hakkı / payı vardır.” (ez-Zâriyât, 19)
Yani bu ayrılıp tevdî edilmesi gereken bir haktır, bilinen, sâbit bir paydır.
Verip vermemek, kişinin arzusuna bırakılmış bir hediye veya bir ikrâmın ötesinde, bir payın çıkarılıp hak sahibine teslim edilmesidir.
Zekât Eğitimi Ve Bilinçsizliğin Getirdiği Tehlike
Nasıl namaz ibâdetini yerine getirmek için, kıraat ve tecvid eğitimi almak, namazın şartları, rükünleri, vâcibleri ve sünnetlerini tahsil etmek lâzımsa; zekât ibâdetini alâkadar eden mâlûmâtı da her mükellefin iyice öğrenmesi gerekir.
Maalesef, toplumda dînî tahsil eksikliğinin bir yansıması olarak, zekâtı etraflıca bilen pek azdır.
Bir yıl Kur’ân kursuna gidenler bile; yaşlarının küçüklüğü ve eğitimin mahdut müddeti sebebiyle, zekât husûsuna yeterince eğilemeden topluma karışmaktadırlar.
Bu sebeple; Cami çıkışında açılan bağış sergisine bıraktığı veya karşısına çıkan bir sâilin eline sıkıştırdığı üç-beş kuruş ile zekât ibâdetini yerine getirdiğini zanneden nice insanımız vardır.
Birçok iyi niyetli ve hayırsever mü’min dahî; yaptığı yardımların, vermesi gereken zekâtın üstünde olduğunu zannederek, zekâtını ciddiyetle hesaplamaz. Hâlbuki belki de hesapladığında görecektir ki verdikleri kâfî değildir, zekât borçlusudur.
Mahmud Sâmi RAMAZANOĞLU Hazretleri, mânevî evlâtlarına bu husûsu hatırlatır ve hesabı dikkatlice yapmalarını tembihlerdi.
Merhum pederim Hâce Musa Efendi de şöyle derdi:
“Zekâtı vermemek, fakirin hakkını gasbetmektir. En çirkin hırsızlıktır. Çünkü hırsızlığın en çirkini; zengin birinin, muhtaç birinden çalmasıdır.”
Zekât Nasıl Hesaplanır?
Madde madde zekâtı tarif edelim ve husûsiyetlerine dikkat çekelim:
Zekât yıllık bir ibâdettir. Namaz günde beş vakit, hac ömürde bir defadır. Zekât ise, farz oruç gibi, her yıl tekrarlanır. Bu husûsiyetinden dolayı, onun bir başlangıç tarihinin tespit edilmesi îcâb eder. Her yılın zekâtını ayrı ayrı tespit ve îfâ gerekir.
Dînimizde ibâdetler dâimâ hicrî / kamerî takvime göre tespit edilmiştir. Bu sebeple, zekât için de, ilk zekât borçlusu olunan tarih şeklinde hicrî takvim ile bir başlangıç günü tayin edilmelidir.
Meselâ; bir kişi ilk defa, nisap miktarını aşan bir mala sahip oldu. Yani 80 gram altın yahut bunun karşılığı kıymette bir paraya yahut ticaret malına sahip oldu. O günün hicrî tarihini kaydetmelidir. Üzerinden 1 yıl geçtiği hâlde; o meblâğ, nisap miktarından aşağıya düşmediyse, ilk zekât borcu meydana gelecektir.
Bundan sonra da her yıl o tarihte zekâta taalluk eden mal varlığını hesaplayıp zekâtını tespit edecektir. Kamerî / hicrî yerine şemsî / mîlâdî yıl olsa ne olur?
Kamerî sene takrîben 355 gün, şemsî sene de küsurâtıyla 365 gündür. Aradaki 10 ilâ 11 günlük fark, 33 senede artı 1 seneye tekabül eder. Bir başka ifadeyle;
33 sene mîlâdî yıla göre zekât veren kişi, bu müddetin sonunda, dînimizin esas aldığı kamerî yıla göre 1 yıl zekât vermemiş olur. Eğer, kişi; Mart veya Aralık gibi şemsî aylarda işyerlerinde yapılan sayımlardan istifâde ile zekâtını bu şekilde hesaplamak istiyorsa, hicrî takvimle sayım ve hesaplamada zorluk yaşayacak ise, 40’ta 1 (% 2,5) olan nisbeti bir miktar artırarak, hicrî-milâdî farkını kapatma yoluna gidebilir. Yani % 2,7 veya 2,8’e tekabül ettirebilir. Dilerse % 3 olarak da verebilir, bu daha uygun olur.
Zaten zekât nisabının üstünde verilen miktar o kişinin hayır-hasenâtına geçmiş olur. Zekât verilen kişiler arasında ehil olmayanların bulunması gibi daha birçok endişe ile bu nisbetin bir miktar artırılmasında ihtiyat bakımından fayda vardır.
Artırılan kısım, hayrat olarak bize âhiret sermâyesi olacaktır. Fakat hiç artırmadan verir de; saydığımız ihtimallerden dolayı bir kısmı yerini bulmamış olursa, biz zekâtımızı eksik vermiş, farz bir ibâdeti noksan işlemiş oluruz.
Hâsılı; Zekât borcumuzu titizce hesaplamalıyız, fakat verirken cimrice hesaplar içinde olmamalı, artıra artıra, bol bol vermeliyiz.
Zekât Ne Zaman Ödenmeli?
Zekât hesaplandıktan sonra geciktirilmeden ödenmelidir. Belirli bir takvim içinde ödenebilir.
Yüksek enflâsyonun yaşandığı zamanlarda; tespit edilen tarihten, muhtacın eline ulaşacağı zamana kadar parada bir değer kaybı olmaması için zekât miktarını kıymet kaybetmeyecek, altın gibi bir esasa bağlamak lâzımdır. Eğer bu şekilde sâbitlenmediyse derhâl ödemelidir.
Geçmiş yılların zekâtını ihmâl etmiş kişiler de, bu hatalarını telâfî ederken, bunu, o yıllarda ne kadar altına tekabül ettiğini tespit ederek yapmalıdırlar. Ayrıca zekâtını geciktirdiği için Cenâb-ı Hakk’a istiğfâr etmelidir.
Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin şu kıssası, hayrın geciktirilmemesi husûsunda pek ibretli bir misaldir:
Bir derviş, Hasan-ı Basrî Hazretleri’nden bir şey ister. O da hemen ayağa kalkıp gömleğini çıkarır ve dervişe verir. Oradakiler; “–Ey Hasan, evine gidip oradan bir şeyler verseydin ya!” derler.
Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle cevap verir:
“–Bir defasında bir muhtaç mescide geldi ve; «Açım!» dedi. Biz gaflet edip hemen yiyecek getirmedik. Onu mescidde bırakıp evlerimize gittik. Sonra da unuttuk. Sabah namazına geldiğimizde bir de baktık ki, zavallı vefât etmiş. Kefenleyip defnettik.
Ertesi gün, yakaza hâlinde mânevî bir zuhûrat olarak, o garibi sardığımız kefenin mihrapta durduğunu ve üzerinde; «Kefeninizi alın, Allah kabul etmedi!» yazısı olduğunu gördüm.
İşte o gün; «–Bundan sonra bir ihtiyaç sahibini gördüğümde onu asla bekletmeyeceğim, hemen ihtiyacını göreceğim.» diye yemin ettim.” (Bkz. Darîr Mustafa Efendi, Yüz Hadis Yüz Hikâye, haz. S. Yıldırım - N. Yılmaz, İstanbul 2001, s. 157)
ZEKÂT VERİLECEK MALLAR VE ÖŞÜR HÜKÜMLERİ
Zekâtta en çok zihne takılan meselelerden biri de, zekâtın hangi mallardan verileceği husûsudur.
Zekât, aslen nâmî / artan, büyüyen mallardan verilir. Yani altın, gümüş, para, ticaret malları, madenler, hisse senedi, toprak mahsulleri ve sâime (otlatılan) ehlî hayvanlar gibi...
Ev eşyası, oturulan ev, binilen araba, ustanın âlet ve edevâtı, ekilen tarla, ahırda yemle beslenen ve ticaret malı olmayan ehlî hayvanlar, zekât verilecek mallar arasına yazılmaz.
Altın ve gümüşe her hâlükârda zekât düşer. Ziynet eşyası da olsa, bir hat levhasında varak olarak da kullanılmış olsa, kaç gram olduğu hesaplanıp zekâtı her yıl ödenmelidir.
- Ticaret malı grubunda zekât yüzde 2 buçuk (% 2,5),
- Maden grubunda yüzde 20 zekât nisâbı vardır.
- Sâime hayvanların zekâtları, cins ve adetlere göre değişiklik gösterir.
Toprak Mahsullerinin Zekâtı: Öşür Hükümleri ve Oranları
Toprak mahsullerinin zekâtına öşür denir ki, zekâttan farklı yönleri vardır:
- Eğer sulama masraf verilerek yapılıyorsa, 20’de 1 (% 5),
- Eğer sulama masrafsız yapılıyorsa, 10’da 1 (% 10) öşür olarak verilir.
Hanefî mezhebimize göre, toprak mahsullerinde nisap miktarı yoktur. Yani istihsal niyetiyle olmak şartıyla, 200 kilogram mahsul elde edilmişse, öşrü verilecektir. Fakat istihsal / üretim niyetiyle değil, ev halkının yiyip içmesi için ekilen, dikilen az miktardaki mahsullere zekât düşmez.
Diğer mezheplerde, 5 vesk yani yaklaşık 600 kilogram nisap miktarı vardır. Yani bu mezheplere göre, 5 veske ulaşmayan mahsullere zekât gerekmemektedir.
Zekât mevzuunda yanlış anlaşılan bir husus da şudur:
Öşür, Osmanlı zamanında devlet tarafından toplanmaktaydı. 1925’te yeni idare, öşür toplamayı kaldırdı.
Öşür bir ibâdettir. Onu; devletin toplamaması, bu vazifeyi şahısların kendilerine bırakması demektir. Öşürü Allah emretmiştir. Bu emri de kaldırmamıştır. Ziraatle meşgul olanlar, mutlaka öşürlerini vermelidirler.
"Anadolu Öşür Toprağı Değildir" İfadesinin Manası
İslâm hukukunda devlete ait, mîrî arazîleri işletenlerden, harâc-ı muvazzaf alındığı için, öşür alınmamaktaydı. Bazı eski ilmihâllerde bu bilgiye istinâden; «Anadolu öşür toprağı değildir.» ifadeleri yazmaktadır.
Bunun mânâsı; “Burası öşür değil, harâc (vergi) toprağıdır.” demektir. Daha sonra bu mîrî topraklar, husûsî mülkiyete geçti. Bu sebeple, artık bu topraklarda da öşür verilmelidir. Çünkü günümüzde harâc adı verilen İslâmî vergi toplanmamaktadır.
FUKARÂNIN HAKKI VE MALIN BEREKETİ: ASHÂB-I CENNET KISSASI
Öşür vazifesini yerine getirmemenin Allah katındaki vebâlini Kur’ân-ı Kerim’de Kalem Sûresi’nde anlatılan, tafsîlâtı da rivâyetlerden elde edilen şu kıssa çok bariz bir şekilde ifade etmektedir:
Yemenli cömert bir zâtın, San‘a yakınlarında; üzüm, hurma ve ekin bahçesi vardı. Bu cömert kişi; mahsul toplama zamanında fakirlere, gariplere ve zayıflara öşür payını fazlasıyla, bolca ayırır idi. O zât vefât edince, çocukları ihtirâsa kapılarak;
“–Ailemiz hayli kalabalık, mal az! Fakirlere bir şey vermeyelim! Onlar gelip istemeden mahsulleri toplayalım...” diyerek aralarında sözleştiler.
Allah Teâlâ, onların bu kötü niyetleri üzerine bahçelerini harâbe hâline getirip simsiyah kıldı. Koskoca bahçe, tanınmaz hâle gelmişti. Bu durumu görünce şaşırdılar. Bazıları;
“–Acaba yanlış bir yere mi geldik?” dediler. Bazıları ise;
“–Hayır yanlış gelmedik! Biz fukarânın hakkını gasp ettiğimiz için böyle oldu!” dediler. Babalarının öşürü cömertçe dağıtıp muhtaçların duâsını alması, bahçeye ziyadesiyle bereket veriyordu.
Bütün fukarâ ve gurabâ, o bahçeden istifâde ediyordu. Lâkin oğullarının gözlerinde babalarının fakirlere dağıttığı öşür büyüyor ve onu vermek istemiyorlardı. Onlar, Allâh’ın o bahçeye ve o tarlaya verdiği bereketin nereden geldiğinin farkında değillerdi. Çünkü gaflet, onların kalplerini kör etmişti. (Bkz. el-Kalem, 17-26)
Kıssadan hisse: Zekât verilmediği zaman; bin bir çeşit âfet, kaza, hastalık, mâlî kriz ve benzeri musîbetler ortaya çıkar ve malın bereketini yok eder.
Öşür Bilincinin Yokluğu ve Âkıbeti: "İçi Boş Başaklar"
Anadolu’da bir seyahatim esnasında bir buğday tarlası gördüm. Yanımızdaki kişiye, mahsullerin durumunu sordum. Mânidar bir cevap verdi:
“–Başakların görünüşüne bakmayın! Bunların içi hep boş! Maalesef buranın insanı öşürü bilmez. Bu sebeple de Allah ekinlere bereket ihsân etmiyor!..” Cenâb-ı Hak; zekâtını vermeyenlerin, yapması gereken hayır ve infakları yapmayanların son nefesteki pişmanlığını şöyle ifade eder:
“Herhangi birinize ölüm gelip de; «–Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip sâlihlerden olsam!» demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infâk edin!” (el-Münâfikûn, 10)
TİCARET MALLARI VE ARSALARIN ZEKÂTI
Tarlaya, ileride kendisine veya çocuklarına ev yapmak için alınan arsaya zekât düşmez. Fakat ticaret için alınan arsaya zekât düşer. Bu zekâtı da; aldığı fiyata göre değil, her seneki kıymetine göre hesaplamalıdır.
Arsayı ticârî bir yatırım olarak aldığı hâlde, tarla veya şahsî ev için almış gibi zekâttan kaçınmak bir müslümana yakışmaz. Zamanımızda birçok insan; yatırım maksadıyla arsa almakta, zaman içinde bu arsalar, sahiplerine yüksek gelirler kazandırmaktadır.
Bu kimseler; ne kendilerine ev yapmak, ne de ekip biçmek için bu arsaları almışlardır. Tamamen; borsaya, altına veya dövize para yatırır gibi, arsaya yatırım yapmışlardır. Buna rağmen, iş zekâta gelince;
“–Bunlar ticaret için değil, bunlar tarla!..” şeklinde, zekât vermemeye yönelik bir tavır içerisinde bulunmak doğru olur mu? Bu gibi durumlarda, fakirin lehine ve vicdanlı hareket etmek elzemdir.
Parayı, zekât mükellefiyetinden kurtulmak için, kasten, üzerine zekât düşmeyecek mallara bağlamak; acaba Allah katında kişiyi hangi vaziyette bırakır? Hem de onca fakir, fukarâ, muhtaç, mültecî, depremzede ve savaş mağduru müslüman varken...
ZEKÂT HESAPLAMASINDA BORÇLARIN DURUMU
Zekât hesaplanırken -normal şartlarda-, mükellef; zekât verilmesi gereken malları hesapladıktan sonra, borçlarını bundan düşer. Zamanımızda; programlanmış, taksitlendirilmiş, uzun vâdeli borçlar mevzubahis olabilmektedir. Bu borçların vâdesi gelmeyen kısmını, zekât verilecek mallardan düşmemek lâzımdır. (Din İşleri Yüksek Kurulu)
Yani 10 senelik, 20 senelik bir borç programıyla ev veya araba almış, fabrika kurmuş bir şahıs; borcun sadece o yıla ait kısmını, zekât vereceği toplam meblâğdan düşmelidir.
Esasen; Zengin insanların; havâic-i asliyye dışındaki borçlarını, matrahtan düşmemeleri en doğrusudur. Çünkü sanayici ve iş adamlarının borcu hiç eksik olmaz.
Üstelik bu borcun karşılığı olan fabrika, makine vb. şeylerin zekâtını vermedikleri için, onları zekât meblâğından düşmeleri doğru değildir.
Muâsır âlimler; borçları;
- Zarûrî ihtiyaçları alâkadar eden borçlar ve
- Ticârî borçlar şeklinde ikiye ayırmış ve ticârî borçların zekât mükellefiyetine tesir etmemesi gerektiğini dile getirmişlerdir.
Fabrika ve Sanayi Tesislerinin Zekâtı
Yakın devir âlimlerinden Muhammed Ebû Zehra ve Yûsuf Karadâvî gibi fakihler; son asırlarda gelişen ve artan fabrika, motorlu nakil vasıtaları, büyük gelir sağlayan gayrimenkuller gibi sahalarda zekâtın, (kırkta bir verilen) ticaret malına değil, (onda bir veya yirmide bir verilen) öşüre kıyaslanmasını teklif etmişlerdir.
Böylece zekât gününde var olandan değil, toplam gelirden ve gayr-i sâfî / brüt % 10 veya sâfî / net % 5 zekât verilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.
Kadîm âlimlerimiz, terzinin makası gibi alet-edevâta zekât düşmeyeceğini bildirmişlerdir. Ancak bu yeni âlimlere göre, fabrika gibi yüksek gelir getiren malların bundan ayrı mütalâa edilmesi gerekir.
- İlk yıl bu nevi malların tamamından zekât verilmeli, sonraki yıllarda ise gelirinden, öşür gibi zekât verilmelidir. (Bkz. Hayreddin KARAMAN, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, Zekât Bölümü; Muhammed es-Sağîr, Muhtasaru Fikhu’z-Zekât li Fazîleti’l-Allâme Yûsuf Karadâvî, 53-58)
Fabrika ve benzeri gelir vasıtaları, iktisâdî dünyaya yakın zamanda girmiştir. Bunlar hakkında yeni içtihadların yapılması tabiîdir. Bu içtihadlarda fukarâ lehinde davranmak ve zekâtı artırmak, elbette daha fazîletlidir.
Hâsılı; Zekât hesaplanırken, dâimâ muhtaçların lehinde karar vermek gerekir. Şu âyet-i kerîmeyi unutmamak îcâb eder:
“...Sana neyi infâk edeceklerini sorarlar:َ De ki: İhtiyaç fazlasını!..” (Bkz. el-Bakara, 219)
ZEKÂTIN ÖTESİ: İNFAKIN DERECELERİ VE ÎSAR AHLÂKI
Zekât, bir mü’minin infak vazifelerinin asgarî hudududur. Yukarıda zikrettiğimiz hassâsiyetler, bu asgarî hududun daha da aşağıya çekilmemesi içindir.
Zekât, sadaka ve infak mefhumları Kur’ân-ı Kerim’de 125 yerde geçmektedir. Bir mü’min;
- Mü’min kardeşlerinin derdiyle dertlenir.
- İslâm’ın istikbâlinden kendisini mes’ul hisseder.
- Kur’ân hizmetlerine gönülden destek olur.
Kur’ân âyetlerine göre infâkın dört derecesi vardır:
Birincisi: İsteyen muhtacı geri çevirmemek. Malından «sâil» için pay ayırmak. (Bkz. ed-Duhâ, 10; ez-Zâriyât, 19; el-Meâric, 24-25)
İkincisi: Yüksek edep ve hayâ duygusu sebebiyle ihtiyacını arz etmekten çekinen «mahrum»u arayıp bulmak. (Bkz. ez-Zâriyât, 19; el-Meâric, 24-25; el-Mü’minûn, 4; el-Bakara, 273)
Üçüncüsü: Zor zamanlarda imkânlarını «muhtaç»larla bölüşmek. Ensârın muhâcirlere sergilediği gibi... (Bkz. el-Haşr, 9)
Dördüncüsü: «Îsar»da bulunmak, yani kendi ihtiyacından vazgeçip, muhtacı kendi nefsine tercih etmek. Hazret-i Ali ve Fâtıma v’nın, kapıya gelip Allah için isteyen yoksul, yetim ve esire iftarlıklarını verip, kendilerinin üç gün su ile iftar etmeleri gibi... (Bkz. el-İnsân, 6-12)
Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’ne birisi gelip; «–Allah için beni doyur!” dedi. Ubeydullah Hazretleri; kendisi de aç olduğu hâlde, sarığını vererek o muhtacı doyurdu.
Servet Biriktirmenin Sınırı: Zekât Kâfi mi, Ebû Zer (r.a.) Görüşü Nedir?
Bir müslümanın mes’ûliyeti, imkânları ölçüsündedir. Dolayısıyla, zekât kâfî gelmediğinde de, müslümanın vazifesi artar. Cenâb-ı Hak buyurur:
“...Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda infâk etmeyenler yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınlarının, yanlarının ve sırtlarının dağlanacağı gün (onlaradenilir ki):
«–İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!»” (et-Tevbe, 34-35)
Bu ağır tehdidin muhtevâsına girmemek için, ölçü nedir? Umûmî görüş; zekâtı hakkıyla verdiği zaman, bir müslümanın, işini devam ettirmek, büyütmek, sermâye oluşturmak ve benzeri çeşitli ihtiyaçları için para biriktirmesinin câiz olduğudur. Ancak Ebû Zer (r.a.); zekâtı verilmiş olsa da, ihtiyaç fazlasını biriktirmenin bu tehdidin şümûlüne gireceğini söylemiştir.
Kriz Dönemleri ve Küresel İnfak Sorumluluğu
Müfessir İmam Kurtubî, bu hususta iki görüşü şöyle cem etmektedir:
“Bu hususta Ebû Zer’den rivâyet edilen görüş; bu âyet-i kerîmenin, ihtiyacın ileri derecede olduğu, muhâcirlerin zayıf, Rasûlullah’ın de onlara yardım elini uzatarak ihtiyaçlarını yeteri kadar karşılamak imkânını bulamadığı, beytülmalde ihtiyaçlarını karşılayacak kadar malın olmadığı, sıkıntılı kıtlık yıllarının ardı arkasına üzerlerine hücum ettiği zamanlardaki durumu dile getiriyor olabilir.
İşte bu durumda müslümanların ihtiyaçları dışındaki malları biriktirmeleri yasaklandı. Böyle bir zamanda altın ve gümüşün saklanması câiz değildir.
Yüce Allah; müslümanlara fetihleri müyesser kılıp, onlara maddî imkânlar açısından genişlik verince, Hazret-i Peygamber (s.a.v.) iki yüz dirhemde beş dirhem, yirmi dinarda yarım dinarın (yani kırkta birin) zekât olarak verilmesini emretti, hepsinin verilmesini emretmedi.” (Kurtubî, Câmiü’l-Ahkâm, trc. Beşir ERYARSOY, VIII, 206-207)
Ez-cümle; Ümmet-i Muhammed’in kıtlık, açlık ve zarûret hâlinde olduğu, verilen zekâtların ihtiyacı karşılamadığı zamanlarda, sadece zekât vermekle iktifâ etmek câiz değildir ve bu âyetin tehdidinden kurtarmaz. İnfak, sadaka ve hayrâtı artırmak lâzımdır.
Meselâ; bugün Gazze’deki kardeşlerimiz zulüm altındadır. Binaları yıkılmış, malları gasbedilmiş ve yok edilmiş vaziyettedir. Bizim oralara zekât dışında da infakta bulunmamız zarûrîdir. Suriye, Sudan, İdlib ve benzeri İslâm beldeleri de bu hâldedir.
Mûsâ Efendi’nin İnfak Düsturu
Muhterem pederim Musa Efendi, talebelerine; “Bir müslümanın en az zekâtı kadar hayrâtı olmalıdır.” derdi. Kendisi daha fazla verirdi. Talebelerinin de en az zekâtları kadar, bir fazîlet ölçüsü olarak ayrıca infakta bulunmalarını telkin ederdi. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Allah; mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111) Bu âyet-i kerîme mûcibince, bir mü’min, sadece zekâtla değil, ihtiyaç fazlası malını infâk etmek sûretiyle de Allâh’ın rızâsına tâlip olmalıdır.
Müslüman her zaman yaptığını az görecek, dâimâ daha fazla hayırda bulunma iştiyâkı içinde yaşayacak.
NİMETLERİN ŞÜKRÜ VE İHTİYAÇ SAHİBİNE VESİLE OLMANIN FAZİLETİ
Hazret-i Ali (r.a.) buyurur:
“İki nimet var ki beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilemiyorum.
- Birincisi; bir kimsenin, ihtiyacını karşılayacağımı ümit ederek bana gelmesi ve bütün samimiyetiyle benden yardım istemesidir.
- İkincisi de; Allah Teâlâ’nın, o kimsenin arzusunu benim vasıtamla yerine getirmesi yahut kolaylaştırmasıdır.
Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya tercih ederim.” (Ali el-Müttakî, VI, 598/17049) Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.” (Tirmizî, İlim, 14) Hayır işlerine vesile olana da Allah aynı ecri vermektedir.
Âyet-i kerîmede, mahşer gününde her türlü nimetten hesaba çekileceğimiz bildirilmekte... İnfâkın bir mânâsı da, nâil olduğumuz nimetlerin şükrünü bir nebze olsun edâ edebilme gayretidir.
Cenâb-ı Hak bize göz ve görme nimeti verdi. Bu nimetlerden mahrum olsaydık ve; “–Görebilmek için ne verirsin?” deselerdi, bütün dünyaya sahip olsak hepsini verirdik. Nâil olduğumuz ve pek çoğundan haberdar bile olmadığımız nice nimetlerle perverdeyiz.
Kalbimiz, böbreklerimiz, karaciğerimiz, akciğerimiz, vücudumuzdaki onca sistemler, âhenk içinde çalışıyor. Yediğimiz çeşit çeşit lezzetli gıdâlar; içtiğimiz berrak, serin ve tatlı sular; elbiselerimiz; «Saymakla bitiremezsiniz!» (İbrâhîm, 34; en-Nahl, 18) buyurulan sayısız nimetin şükrü için, biz de bol bol infak hâlinde olmalıyız.
AZİZ HÜDÂYÎ’NİN DİLİNDEN: SADAKANIN BELÂYI DEFETMESİ
Hüdâyî Hazretleri anlatır:
Bir zamanlar, kocası çiftçi olan bir hatun vardı. Bir gün tam sofradan kalktıkları sırada bir fakir geldi ve yiyecek bir şey istedi. Yemekleri bitmişti. Kadıncağız;
“–Mâzur gör, yalnızca bu kaldı.” diyerek ağzına götüreceği son lokmayı fakire verdi.
Bu hanım, bir gün kocası ve yeni doğmuş bebeğiyle buğday tarlasına gitti. Kundağında uyuyan bebeğini bir yere bıraktı ve kocasının biçtiği buğday demetlerini toplamaya başladı. O sırada bir kurt çıkageldi ve o kundaklı bebeği kapıp götürdü. Bunu gören kadıncağız perişan oldu.
“‒Yavrum, yavrum!..” diye acı acı feryâd ederken bir de ne görsün: Kurdun boğazına sımsıkı yapışan biri, o mâsum yavruyu kurdun ağzından alıp sağ sâlim getirdi ve;
“‒Bu lokma, o lokmaya karşılıktır...” dedi. Yani; “Kurdun lokması olacakken yavrunun hiçbir zarar görmeden sana teslim edilmesi, o fakire verdiğin lokmanın karşılığıdır.” dedi. Sadakanın belâları defetmesine, ne güzel bir misal!.
ŞÜKRÜN NİMETLERİ ARTIRMASI: İBRETLİ BİR RİVÂYET
Tefsirlerde yer alan bir rivâyete göre; Allah Teâlâ, peygamberlerinden birine vahyederek şöyle buyurdu:
“‒Ben; filân kulumun, ömrünün yarısını fakirlik, yarısını da zenginlikle geçirmesine hükmettim. Hangisini evvel isterse onu vereceğim. Kendisine sor, arzusunu beyân etsin.” buyurdu. O peygamber, bu adamı çağırdı ve gelen vahyi haber verdi. Adam, sâliha bir hanım olan zevcesiyle istişâre etmek istediğini söyledi. İstişâresi üzerine de hanımı şöyle dedi:
“–Zenginliğin evvel olmasını tercih et!” Adam;
“‒Zenginlikten sonra fakirlik zordur. Fakirlikten sonra zenginlik ise pek tatlıdır.” dediyse de hanımı;
“–Bu hususta benim dediğime bak!” karşılığını verdi. Adam; o peygambere gidip, evvelâ zenginliği tercih ettiğini bildirdi. Allah Teâlâ ona bütün zenginlik kapılarını açtı, büyük bir bolluk ve berekete kavuştu. O firâsetli hanım, kocasına dedi ki:
“–Eğer bu nimetin ömrünün sonuna kadar devam etmesini istiyorsan, Allâh’ın kullarına karşı cömert ol! Kendine bir elbise aldığın zaman, muhakkak bir fakire de elbise al!..” Adamın ömrünün ilk yarısı böyle bolluk içinde ve şükür ile geçince, Allah Teâlâ o peygamberine şöyle vahyetti:
“–Ben o kulumun ömrünün yarısını zenginlikle, yarısını da yoksullukla geçirmesini takdir etmiştim. Fakat o kulum bütün nimetlerime şükretti. Şükür ise nimetin ziyâdesini ve devamını gerekli kılar. O sâlih kuluma, ömrünün geri kalan kısmını da zenginlikle geçirmesini takdir ettiğimi müjdele!” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, el-Bakara, 3; M. Sâmi RAMAZANOĞLU, Bakara Sûresi Tefsîri, s. 33-34)
İSLÂM’DA MÜLKİYET ANLAYIŞI VE İNFAKIN TOPLUMSAL FAYDALARI
İslâm’da mülk; ne toplumundur ne de fertlerindir. Yalnızca Allâh’ındır. Allah kullarına malı, emâneten verir ve onlardan israf ve pintilikten uzak bir şekilde tasarruf etmelerini ister.
Rızkı, ihtiyacından fazla olanlar; Allâh’ın tayin ettiği hudutlar çerçevesinde bir hayattan arta kalanı, riyâdan ve eziyetten muhafaza olunmuş bir şekilde infâk etmelidir. Zekât, verenle verilen kişi arasında samimiyet ve muhabbet bağının perçinleşmesine sebeptir.
Zekât ve infak, toplumda zengin ile fakir arasında uçurum meydana gelmesine mânî olur. Zenginlere karşı, gönüllerde oluşabilecek servet düşmanlığını ve hasedi azaltır.
Zekât ve infâkın hakkıyla edâ edildiği toplumlarda; isyanlar, ihtilâller ve sokak hareketleri görülmez. Dramlar yaşanmaz.
Hattâ; Beşinci Halîfe nâmıyla meşhur Ömer bin Abdülaziz devrinde, zekât ve infak öyle cömertçe îfâ edildi ki, birçok İslâm beldesinde, zekât verilecek fakir bulunamadı. Çare olarak, bu paralar köle âzâdına sarf edildi.
Zekâtın mâlî ibâdetlerin asgarî hududu olduğunu düşündüğümüzde; Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmak, hayırlı, ebrârdan bir kul olmak için de zekâtın kâfî gelmeyeceği anlaşılır. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Sevdiklerinizden infâk etmedikçe «birr»e (hayrın kemâline) ulaşamazsınız...” (Âl-i İmrân, 92)
Sahâbe-i kiram; bu âyet-i kerîmenin şümûlüne girebilmek için, en sevdikleri, en kıymetli mallarını Allah yolunda infâk etti. Fakir olanlar dahî, yevmiyeli işler yapıp, ücretini infâk etti. Sahâbeden Hazret-i Câbir (r.a.) diyor ki:
“İmkânı olup da vakıf kurmayan, vakfetmeyen hiçbir sahâbî ben bilmiyorum.” (İbn-i Kudâme, el-Muğnî, V, 598)
DARLIKTA DA İNFAK ETMEK VE MALIN BEREKET SIRRI
Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde;
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler...” (Âl-i İmrân, 134) buyurmaktadır. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashâbına, darlıkta bile infakta bulunmayı tâlim buyurmuş, bir hurmadan başka hiçbir şeyi olmayanı bile, yarım hurmayla da olsa, infâka teşvik etmiştir. Yani yeri geldiğinde, zekât alanın bile, imkânı nisbetinde infakta bulunması îcâb eder.
Sahâbe-i kirâmın fakirleri ve suffe ehli, infak âyetleri nâzil olduğunda, onların şümûlüne girebilmek için, dağlardan odun topladılar, hamallık gibi yevmiyeli işler yaptılar. Kazançlarından infâk ettiler.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“...Şunu bilin ki, hayır yolunda ne harcarsanız, Allah onun yerine yenisini lutfeder...” (Sebe’, 39)
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Her sabah iki melek iner. Biri şöyle duâ eder: «–Yâ Rabbî! Sen’in yolunda harcayana, buna karşılık Sen de yenisini ihsân eyle!» Diğeri de şöyle duâ eder: «–Yâ Rabbî! Cimrilik edenin malını telef et!»” (Buhârî, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57)
Hazret-i Ali (r.a.) buyurur:
“Yoksul düştüğün zaman sadaka vererek Allah ile ticaret yap!”
İNFAKTA ZİRVE: HZ. EBÛ TALHA VE BEYRUHÂ BAHÇESİ
Enes (r.a.) anlatıyor:
Medine’de ensâr arasında en fazla hurmalığı bulunan, Ebû Talha (r.a.) idi. Onun sevdiği malı da Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki Beyruhâ ismindeki (600 ağaçlık) hurma bahçesiydi. Rasûlullah (s.a.v.) zaman zaman bu bahçeye girer ve oradan tatlı su içerdi. Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, Ebû Talha (r.a.), Rasûlullah Efendimiz’e (s.a.v.) gelerek şöyle dedi:
“–Yâ Rasûlâllah!.. Benim en sevdiğim malım, Beyruhâ isimli bahçedir. Onu Allah rızâsı için tasadduk ediyorum. Allah’tan onun sevâbını ve âhiret azığı olmasını dilerim...” Bunun üzerine Efendimiz
“–Seni tebrik ederim! Kârlı mal dediğin, işte budur!..” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Zekât, 44; Müslim, Zekât, 42, 43)
Ebû Talha (r.a.) ardından bu güzel kararını derhâl tatbik etmek için bahçeye gitti. Bahçeye vardığında hanımını bir ağacın gölgesinde otururken buldu. Ebû Talha (r.a.) bahçeye girmemişti. Hanımı sordu:
“–Yâ Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? İçeri girsene!” Ebû Talha (r.a.);
“–Ben içeri giremem, sen de eşyanı toplayıp çıkıver!..” dedi. Beklemediği bu cevap üzerine hanımı şaşkınlıkla sordu:
“–Neden yâ Ebâ Talha?!. Bu bahçe bizim değil mi?” Ebû Talha (r.a.);
“–Hayır, artık bu bahçe bizim değildir. Medine fukarâsınındır.” diyerek âyet-i kerîmenin müjdesini ve yaptığı infâkın faziletini sevinç ve neşe içinde anlattı. Hanımının;
“–İkimiz nâmına mı yoksa şahsın için mi bağışladın?” suâline de; “–İkimiz nâmına...” diye cevap veren Ebû Talha (r.a.), bu sefer hanımından huzur içinde şu sözleri dinledi:
“–Allah senden râzı olsun yâ Ebâ Talha! Etrafımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesaret edemezdim. Allah hayrımızı kabul buyursun, işte ben de bahçeyi terk edip geliyorum!” (Bkz. Taberî, II, 803; Râzî, VI, 141142, 166, [el-Bakara, 245 tefsîrinde]; Hâkim, Müstedrek, II, 24/2194)
ŞİBLÎ VE FAKİHİN İBRETLİ KONUŞMASI
Zekât, dînen zengin sayılan her mü’min için, asgarî bir fedâkârlık ölçüsüdür. Fakat insan; sevdiğine, sevgisi ölçüsünde fedâkârlıkta bulunur. Bunun bir misâli sadedindeki şu hâdise ne kadar hikmetlidir:
Fakihlerden biri, imtihan etmek maksadıyla, zekâtın kaçta kaç nisbetinde verilmesi gerektiğini Hazret-i Şiblî g’e sordu. Şiblî Hazretleri şöyle cevap verdi:
“–Bunun cevabını fakihlerin mezhebine göre mi yoksa fakirlerin mezhebine göre mi istiyorsun?” dedi. Fakih;
“–Her ikisine göre de olsun.” dedi. Şiblî cevap verdi:
“–Fakihlerin mezhebine göre iki yüz dirhemin, üzerinden bir yıl geçtikten sonra onun kırkta birine tekabül eden beş dirhemini vermek gerekir. Fakirlerin mezhebine göre ise, derhâl iki yüz dirhemin iki yüzünü de verip; «Yakayı kurtardım!» diye bir de şükretmek gerekir.” Fakih dedi ki:
“–Biz bu mezhebi din adamlarından öğrendik.” Şiblî de şöyle dedi:
“–Biz de bu mezhebi Ebûbekir Efendimiz’den öğrendik. O, nesi var nesi yoksa hepsini Rasûl-i Ekrem’in önüne koydu...” Bunlar yıldızlardaki ölçülerdir. Bizler de Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’in hâlinden hisse alarak, infaklarımızı artırmalıyız.
GÖNÜLDEKİ TAHT VE MAL SEVGİSİ
İnsanın gönlüne taht kuran dünya varlıklarından biri de maldır. Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim’i (a.s.) «Halîlullah» makamına seçerken, onu; malıyla, canıyla ve evlâdıyla imtihan etti. Hazret-i İbrahim (a.s.) geniş sürülerini, yanına beşer sûretinde gelen Cebrâil’e (a.s.), bir tesbihat mukabilinde infâk ederek bu imtihanı muvaffakiyetle geçti.
Kalpte mal sevgisi dururken, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya imkân yoktur. Gerçek zühd; serveti olsa da, onu kalbine sokmamak, kalbi kasa yapmamaktır. Hazret-i Süleyman gibi, maddiyâtı Allâh’a yaklaşma vesilesi olarak kullanmaktır.
Cenâb-ı Hak, ağniyâ-i şâkirîn / şükreden zenginler nümûnesi olan Hazret-i Süleyman (a.s.) hakkında da; Fukarâ-yı sâbirîn / sabreden fakirler nümûnesi olan Hazret-i Eyyûb (a.s.) hakkında da;
“...Ne güzel kul!..” buyurmuştur. (Sâd, 30, 44)
MEDENİYETİMİZİN YÜZ AKI: VAKIF ESERLERİ VE OSMANLI ZARAFETİ
Tarihimizde muazzam bir vakıf medeniyeti vardır. O büyük külliyeleri inşâ eden ecdat; zekâtlarını verdikten sonra, ayrıca servetleriyle bu vakıfları meydana getirmişlerdir.
Devâsâ külliyelerin merkezine; Mekke-i Mükerreme, Medîne-i Münevvere ve Kudüs-i Şerif ’te olduğu gibi bir cami inşâ edilmiştir.
Onun etrafına; medrese, dergâh, hamam, imâret / aşevi, şifâhâne, kütüphâne gibi topluma hizmet edecek çil çil kubbeler serpilirdi. Zarif çeşmelerden; her zaman içme suları, kandillerde şerbet akıtılırdı. Bütün bu külliyenin masraflarını, kirasıyla karşılamak ve halkın ihtiyacını görmek üzere bir çarşı / arasta inşâ edilirdi. Bu külliyenin etrafında mü’min bir şehir halkalanırdı.
Büyük camilerin yanında; karanlık gecelerde yatsı ve sabah namazlarına kolayca gidilebilmesi için, küçük mescidler de ihmâl edilmezdi. Yol üzerlerine hanlar, kervansaraylar; hastalar için, her türlü ihtiyaçlarının giderildiği hastahâneler inşâ edilirdi.
Ecdâdın vakıf medeniyeti o seviyeye gelmişti ki; hayırsever mü’minler, şu ince ve latif düşüncelerle husûsî hizmetler aramışlardı:
- Yetim kızlara çeyiz hazırlayıp onları evlendirmek...
- Atına bineceklerin üstüne basması için binek taşı infâk etmek...
- Göçmen kuşların yaralı ve hasta olanlarına bakmak...
- Kış mevsiminde tabiattaki hayvanlara gıdâ ulaştırmak...
Osmanlı vakıf medeniyetinde öyle bir fazîlet yarışı vardı ki, o ufka bugünün insanının hayâli dahî ulaşamaz! Meselâ;
Bezmiâlem Vâlide Sultan, Şam’da kurduğu bir vakfında şu tâlimâtı vermiştir:
- Şam’ın tatlı suyu, develerle Haremeyn’e taşınacak. Atşân (susamış) huccâca Şam’ın tatlı suyu içirilecek.
- Müstahdemlerin çalıştıkları evlerde yanlışlıkla kırdıkları veya zarar verdikleri eşyalar tazmin edilecek. Böylece, onların haysiyetleri rencide edilmeyecek, kalplerine bir diken batırılmayacak. Nitekim İmâm-ı Rabbânî buyurur:
“Kalp, Allâh’ın komşusudur. (Kalp, nazargâh-ı ilâhîdir.) O’nun mukaddes Zâtına kalpten daha yakın bir şey yoktur. O hâlde ister mü’min olsun ister âsî, kalbe eziyet etmekten sakınınız! Çünkü komşu âsî de olsa himâye edilir...” (İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, III, 326, no: 45)
Osmanlı’da da vâlide sultanlar; tasavvufî terbiyeyle yetiştikleri ve merhamet âbidesi oldukları için, kendilerine gelen bütün imkânları, hayır-hasenâtlarla halka yansıttılar. Ve bugün tarihî semtlerimizdeki çoğu camiler, mektepler, çeşmeler, hastahâneler, hep bu vâlidelerimize aittir. Bu hanım annelerimiz paralarını israf etmediler. Topluma saray modası ve lüksü getirmediler. Hâsılı servet ve saltanat; o vâlideleri şımartmadı, kulluklarını unutturmadı.
Fânî hayatlarından geriye; fânî mîraslar, fânî mücevherler bırakmadılar. Bilâkis, kıyâmete kadar amel defterlerine sevap yazdıracak, muhteşem vakıf eserleri bıraktılar.
ZEKÂTIN VERİLECEĞİ YERLER: KUR’ÂNÎ ÖLÇÜLER
Zekât husûsunda bilinmeyen yahut yanlış bilinen mevzulardan biri de onun verileceği yerler noktasıdır. Zekâtın verileceği 8 sınıf, âyet-i kerîmede bildirilmiştir.
“Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak; yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (et-Tevbe, 60)
Zekâtın; bu âyette sayılan vasıflardan birini taşıyan bir kişiye temlik edilmesi, yani o kişinin şahsî malı olacak şekilde kendisine verilmesi gerekir. Dolayısıyla; camiye yardım toplanıyorsa, oraya zekât verilemez. Çünkü camiye harcanacak meblâğ bir şahsa temlik edilmeyecektir.
Bir müslümanın, zekât dışında; hayrat, hasenat ve vakıf gibi infakları da olmalıdır. Bir müslüman gücü nisbetinde elbette camiye yardım etmelidir. Cami yaptırana Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir mükâfâtı vardır. Fakat bunu zekât bütçesinden değil, hayrat bütçesinden vermelidir.
Kur’ân kursu, yurt vb. müesseselerin umûmî olarak kabul ettiği yardımlar da hayrat grubundandır. Verilen yardım zekât ise, husûsen bildirmek lâzımdır. Çünkü bu müesseseler; zekâta ehil olan talebelerinden, muhataplarından vekâlet alarak, zekâtları kabul eder ve muhtaçlara ulaştırırlar, onların ihtiyaçlarına sarf ederler.
Meselâ bir aşevi; düzenli yemek ulaştırdığı mahrumlardan vekâlet alarak, onlar adına aldığı zekât mallarla yemek pişirip onlara ikrâm edebilir.
ZEKÂTTA TEMLİK ŞARTI VE YEMEK İKRAMININ HÜKMÜ
İftar vermek, yemek yedirmek ile de zekât temliki gerçekleşmez. Çünkü sofraya oturan kişiye, ikramlar temlik değil ibâha edilmiş olur (Faydalanmasına izin verilmiş olur. Sofradaki kişi, o yiyeceği alıp başkasına satamaz.)
İt‘âm-ı mesâkîn / yoksulları doyurmak birçok âyet-i kerîmede ve hadîs-i şerifte zikredilen; çok makbul, bol ecirli bir ibâdettir. Fakat zekâttan ayrı bir ibâdet olarak îfâ edilmelidir.
Abdullah İbn-i Amr İbn-i Âs’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre bir kimse Rasûlullah’a (s.a.v.);
“–Müslümanın hangi ameli daha hayırlıdır?” diye sordu. Hazret-i Peygamber (s.a.v.) de;
“–Tanıdık tanımadık herkese yemek yedirmen ve selâm vermendir.” buyurdu. (Buhârî, Îmân, 6, 20, İsti’zân, 9, 19; Müslim, Îmân, 63)
Mâûn ve Fecr Sûrelerinde; yoksulları doyurmaya teşvik etmeyenler, Cenâb-ı Hak tarafından kınanmaktadır. Demek ki;
Cenâb-ı Hak; yoksulların doyurulmasını ve bunun teşvik edilen, herkese tavsiye edilen, unutturulmayıp dâimâ hatırda tutulan bir sâlih amel olmasını istemektedir. Câlib-i dikkattir ki;
Ateş ehline, kendilerini «Sekar cehennemi»ne sürükleyen hâdiseler sorulduğunda verdikleri cevaplardan biri de; “–Biz yoksulu doyurmazdık!” ifadesi olacaktır. (el-Müddessir, 44) Zekât dışındaki mâlî ibâdetlerden biri de, kurban kesmektir.
Çeşitleri ve Hikmetleriyle Kurban İbadeti
- Hacda Harem bölgesinde kesilen kurban ve
- Zilhicce ayının 10, 11, 12’nci günlerinde kesilen vâcib kurbanın yanında;
- Adak,
- Akîka (evlât dünyaya gelince şükür için kesilen kurban) ve
- Şükür kurbanları da, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran ibâdetlerdendir.
Kurbanlar; bilhassa sıkıntılı ahval karşısında, belâları defeden bir mâhiyete sahiptir. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
“...Onlardan hem siz yiyin, hem kanaat edip istemeyen fakirlere, hem de açıkça isteyen fakirlere yedirin!..” (el-Hac, 36)
En pahalı gıdâ maddelerinden biri olan et, insan sağlığı için zarûrî olan protein ve bazı mühim vitaminlerin de en kıymetli kaynağıdır. Birçok fukarâ evine, ancak kurban ibâdeti sayesinde et girmektedir.
Bilhassa kıtlık yaşanan Afrika ülkeleri, savaş mağdurları gibi yerlere gönderilen vekâlet kurbanları da büyük bir hayır ve hasenattır.
Kurban ibâdetinde kaçınılması gereken husus; ibâdetin aslında olmayan, bid‘at olarak uydurulan, kurbanın kanını alına sürmek, arabaya sürmek gibi uygulamalardır. Yeni alınan arabanın önünde kurban kesmek, arabayı kanın üzerinden geçirmek, bunu yapmazsa arabanın başına bir şey geleceğine inanmak bid‘attir.
İnsan, ev veya araba aldığı için şükür kurbanı kesip insanlara ikrâm edebilir. Ancak bunun illâ evin veya arabanın önünde kesilmesi gibi inançlar yanlıştır. Burada maksat; sadece Allah rızâsı için infak ve tasaddukta bulunmak, Allâh’a şükretmektir.
Kurban, ancak Allah adına kesilir, Allah rızâsı için kesilir. Lâkin, kurbanı Allah rızâsı için kesen kişi, sevâbını bir kişiye bağışlayabilir. Burada ifadelere dikkat etmek gerekir.
Âhirete Gönderilenler: Kürek Kemiği Örneği
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ailesi bir koyun kesmişti. Birçok kimseye infakta bulunulduktan sonra, Efendimiz, koyundan geriye ne kaldığını sordu. Hazret-i Âişe Vâlidemiz;
“–Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevabını verince, Efendimiz;
“–Desene bir kürek kemiği hâriç, hepsi bizim oldu!” buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 33)
Her türlü infakta, hayır sahibi dâimâ bu düşüncede olmalıdır.
- İnfâk edilip, esas hayat olan âhirete sermâye olarak gönderilen bizim oldu.
- Dünyada harcadıklarımız, yediklerimiz ve infâk edemeden geride bıraktıklarımız ise bu fânî dünyada kaldı. Bizim olmadı!.
Kur’ân Kursları ve İffet Sahibi İhtiyaç Sahipleri
Kur’ân müesseseleri, zekât vermek husûsunda en lâyık yerlerdir. Çünkü buradaki yardıma ehil kişiler, aynı zamanda Allah yolunda hizmet edenlerdir. Onlar, İslâm’ın istikbâli için gayret edecek nesillerdir. Suffe ehlinin zamanımıza akseden bir nümûnesidir.
Kur’ân kurslarının iâşesiyle meşgul olanlar; fakir talebeden ve velilerinden vekâlet alarak, onlar adına zekât alıp, talebenin masraf ve giderlerine harcarlar. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“(Zekât ve sadakalarınızı); kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere verin! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. SEN İSE ONLARI SÎMÂLARINDAN TANIRSIN. Çünkü yüzsüzlük ederek ısrarla insanlardan bir şey istemezler. Hiç şüphesiz ki Allah, yaptığınız her hayrı bilir.” (el-Bakara, 273)
Bu âyetin bir dersi de şudur ki:
Cenâb-ı Hak, iffeti dolayısıyla isteyemeyen mahrumları bizim arayıp bulmamızı istiyor. Onların gelip bizi bulmasını beklemek doğru değildir. Sıkıntılarını arz etmedikleri hâlde onları tespit edebilmek için de, kalbin, âdetâ bir röntgen hâlini alması îcâb eder.
Zekâtta Taharrî: Hakiki Muhtaçları Araştırmak
Mükellefler, zekâtı verdikleri kişilerin ehil olup olmadıklarını araştırmak vazifesi ile mes’uldürler. Yani zekât ibâdetinin bir parçası da taharrî / araştırmaktır. Âyet-i kerîmede felâha kavuşan mü’minlerin bir vasfı şöyle bildirilir:
“Onlar zekâtın îfâsında faaldirler.” (el-Mü’minûn, 4)
Taharrî / araştırma yapmadan; “Herhâlde fakirdir, yoksuldur.” düşüncesiyle, zekâta ehil olmayan bir kişiye zekât veren bir mükellef, daha sonra bu duruma muttalî olursa, zekâtını yeniden vermek mecburiyetindedir. Lâkin taharrî yapmışsa yani araştırıp da vermişse, zekât yerine geçmiştir.
Bugün birtakım vakıf, dernek gibi müesseseler, zekâtları muhtaçlara ulaştırma vazifesini vekâleten yerine getirmeyi taahhüt etmektedir. Müslümanlar; iyice araştırarak, böyle müesseselere zekâtlarını tevdî edebilirler.
NİSAP SINIRI, İFFET VE İSTİĞNÂ HAKİKATİ
Dînî bakımdan fakir, yani zekât verilebilecek muhtaç, nisap miktarı mala sahip olmayan kişidir. Toplumda bu noktada da bilgisizlik sebebiyle hataya düşenler vardır. Düzenli bir geliri olmayıp, yardımlarla geçindiği hâlde; «Kefen param, hac param...» diyerek kenara nisap miktarı kadar veya üstünde bir para koyan kişi, fıkhen fakir olmaktan çıkmaktadır.
Yani zekât verecek yahut zekât alamayacak durumda olan kişiler; kendi hâllerini doğru tespit etmeli, gerçek fakirlerin hakkına girmemelidir. Bu bahiste, kanaat ve istiğnâ hakikatini de ifade etmek lâzımdır.
Sahâbeden Ebû Saîd el-Hudrî Hazretleri’nin babası fakir birisiydi. Kıt kanaat geçinebiliyorlardı. Onun Uhud’da şehîd olmasından sonra zarûret içerisinde kalmışlardı.
Bir gün annesi onu bir şeyler istemek için Rasûlullah’a gönderdi. Ebû Saîd (r.a.) başta gitmek istemedi. Ama annesinin ısrarlarına daha fazla dayanamadı. Peygamberimiz’in huzûruna gitti. O esnada Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle bir hutbe îrâd ediyordu:
“Yanımda bir şeyler olsaydı, onları sizden esirgemez, verirdim.
- Kim istemekten çekinir, iffetli davranırsa, Allah onun iffetini arttırır.
- Kim tok gözlü olmak isterse, Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır.
- Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lutufta bulunulmamıştır.” (Buhârî, Zekât, 50, Rikāk, 20; Müslim, Zekât, 124)
Peygamber Efendimiz’in bu ifadelerine sebep olan hâdise, bazı kişilerin kendisinden ısrarla bir şeyler istemiş olmasıydı. Ebû Saîd (r.a.), Rasûlullah Efendimiz’in bu sözlerini duyduktan sonra istemekten vazgeçti. Annesine gelip durumu bildirdi. Kendisi bundan sonraki hâlini şöyle anlatır:
“Rasûlullah’tan bir şey istemeden döndükten sonra, Cenâb-ı Hak bize rızkımızı gönderdi. İşimiz öyle düzeldi ki, ensârın zenginlerinden olduk.” (Ahmed, XVII, 488)
İstiğnânın Sınırı ve İsteyeni Azarlamamak
İhtiyacından fazlasını, hele de nisap miktarı mala sahip olduktan sonra; hâlâ daha fazlasını istemeye ve almaya devam etmek, hem zekât verenlerin amelini ifsâd etmek, hem de kendisinden daha muhtaç kimselerin hakkına girmek mânâsına gelecektir.
Kifâyet derecesinde mala sahip olanlara yapılan bu îkazlar; zenginleri, isteyenleri reddetmek ve -Allah korusun- azarlamak husûsunda cesaretlendirmemelidir. Âyet-i kerîmede;
“Sâili / isteyeni azarlama!” (ed-Duhâ, 10) emri gelmiştir. Hayırsever müslüman bir zengin; orta hâlli bir kardeşine de ikramda bulunabilir, hediye verebilir, destek olabilir. Burada bahsimizle alâkalı olan husus, bunun zekât kaleminden verilemeyecek olmasıdır.
ZEKÂTTA USÛL-FURÛ SINIRI VE AKRABAYA İNFAK
Bir mü’min; furûuna, yani fakir oğluna, kızına, torununa zekât veremez. Aynı şekilde; usûlüne, yani fakir babasına, annesine, dedesine ve nenesine zekât veremez. Karı koca zekâtlarını birbirlerine veremez. Çünkü zengin bir kişi, fakir düşen en yakın usûl ve furûuna zaten bakmakla mükelleftir. Zekât ayrıca vazifesidir. Bu hususta temel esas; kişinin zekât verdiği kişiden, istifâde etmemesidir.
Meselâ; işveren, işçisinin maaş, ikramiye, prim ve sigorta gibi hak ettiği alacaklarını zekâtına mahsuben veremez. Birinci derecenin ötesindeki; fakir gelin, damat, kardeş, amca ve sâir akrabaya zekât verilebilir. Hattâ bütün infak ve hayırlarda akrabanın önde tutulması tavsiye edilmiştir.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Muhakkak ki Allah; Adâleti, ihsânı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor.” (en-Nahl, 90)
Yine âyet-i kerîmede akraba en başta zikredilerek buyurulur:
“Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver!..” (el-İsrâ, 26; er-Rûm, 38)
Ehl-i Beyt’in İzzeti ve Nakîbü’l-Eşraflık
Peygamber Efendimiz hediye kabul eder, fakat zekât almazdı. O’nun ehl-i beytine ve mübârek soyundan gelen akrabalarına da zekât verilmez. Bunun hikmeti şudur:
Ehl-i beytin vakarı ve izzeti korunmuştur. Eğer ehl-i beyt zekât kabul etseydi; herkes zekâtını oraya vermek ister, sâir fukarâ muhtaç kalırdı.
Seyyid ve şerif olduğu bilinen bir muhtaca mutlaka sahip çıkmamız, lâkin zekât yerine hayrat kaleminden yardımda bulunmamız lâzımdır.
Osmanlı; seyyid ve şeriflerin bu husûsî ihtiyaçlarıyla alâkadar olması için Nakîbü’l-eşraflık müessesesini kurmuştur.
ZEKÂTIN DEVLET ÇERÇEVESİ VE VERGİ FARKI
Zekât, bir ibâdettir. Mâlî bir ibâdettir. Hazret-i Peygamber; aynı zamanda İslâm devletinin reisi olarak, toplumdan zekâtı âmiller / zekât memurları vasıtasıyla toplamış ve fakirlere devlet eliyle ulaştırmıştır.
Hazret-i Ebûbekir (r.a.)’ın hilâfeti esnasında, bazı kabîleler zekât vermeyi reddetmişler, Hazret-i Ebûbekir (r.a.), bu kabîlelerin üzerine sefer düzenlemiştir. Hazret-i Ömer (r.a.);
“–Kelime-i tevhîdi söyleyen insanlara savaş mı açacaksın?” diye sorduğunda, Hazret-i Ebûbekir, engin firâsetiyle; “–Hazret-i Peygamber’e verdikleri (zekâtlık) bir tek keçiyi vermemeleri hâlinde onlarla savaşacağım!” diyerek kararlılığını bildirmiştir.
Hakikaten İslâm’ın rükünlerinden biri olan zekâtı reddeden bir kavmin şahâdetine de itibar olunmaz. Zekâtın farziyetini reddeden kişi münkir olur. Münkir olmasa da, toplu bir fısk u fücur sergilenmesine İslâm halîfesi haklı olarak izin vermemiştir.
Hazret-i Osman (r.a.) zamanından itibaren, devlet, emvâl-i zâhireden (öşür ve sürülerden) zekât almaya devam etmişse de emvâl-i bâtınadan, yani kişilerin görünmeyen mallarından zekât toplamayı bırakmıştır. Bu vazifeyi mükelleflerin kendilerine tevdî etmiştir.
Zamanımızda kimileri, devlete verilen verginin zekât yerine geçeceğini iddia etmektedir. Bu çürük iddianın gerçekle hiçbir alâkası yoktur.
Devlet, kendisine ait âmme vazifelerini yerine getirmek için çeşitli vergiler toplar. Mükellefler, vergileriyle üretilen hizmetlerden istifâde ederler. Yani vergi, bir apartman veya site âidatının devlet boyutundaki karşılığıdır.
Zekât veren kişi ise, kendi verdiği zekâttan yiyemez. Ondan kendi usûl ve furûu (üst ve alt soyu, baba, dede, evlât ve torunları da) istifâde edemez.
Vergilerin bir kısmıyla, devlet tarafından bazı sosyal hizmetler yapılsa da, bunların uygulanmasında, İslâm’ın zekâtta aradığı şartlar aranmamaktadır. Hâsılı; Vergi mecburî olarak ödenmesi gereken bir vatandaşlık borcudur. Zekât ise bir ibâdettir.
Kutl-ı Lâyemut ve Zekâtta Havl-i Kamerî Şartı
Dînimiz; bir müslümanı, eline ilk defa nisap miktarı bir mal geçtiği andan itibaren, zekâtla mükellef saymaz. Bir yıl boyunca o paranın nisap miktarının altına düşmeden kalmasını da mükellef olmak için şart koyar. Bu bir merhamettir.
Şöyle ki; Bir şahsın eline, yıllık dükkân kirası gibi bir meblâğ bir kerede geçiyor, fakat bu kişinin başka bir geliri olmadığı için, mü teâkip aylarda o para ile geçiniyor. Dolayısıyla üzerinden bir yıl geçtiğinde, o para nisap miktarının altına düşmüş veya tamamen tükenmiş oluyor. Böyle bir durumda, daha yılın başında zekât verilmesinin şart koşulması, mükellefi bir miktar zorlayabilirdi.
Ancak yıllık maaşı veya geliri; temel ihtiyaçları düşüldükten sonra nisap miktarı kadar bir meblâğa ulaşıyor, fakat kişi bunu harcıyor ve biriktirmiyorsa, eline geçer geçmez zekâtını vermesi gerektiği bildirilmiştir.
Mahir İZ Hocamız; talebelerinden öğretmen olanlara, maaşlarını alır almaz infak kabîlinden kırkta birini vermelerini söylerdi. Esasen; zekâtın vakti gelmeden ödenmesinde veya nisbetinin artırılmasında mahzur bulunmamaktadır.
Kazancın Helalliği ve Şeytanın Aldatmacası
Zekât da dâhil, her türlü infak ve mâlî ibâdette, esas olan husus, bu ibâdetlerde harcanacak paranın helâl olmasıdır. Şeytan ve nefis, gayr-i meşrû yollara sapmaya bir bahane olsun diye;
“–Şimdi gayr-i meşrû yollarla da olsa kazan, sonra infâk eder temizlersin, cami yaptırırsın, şuraya verirsin, buraya verirsin!” gibi telkinlerle insanları, fâiz, kumar, gabin ve benzeri haram yollara sokmaya çalışır. Hâlbuki; İnfâkın ilk şartı, kazancın helâlden gelmesidir.
Burada şeytan ve nefis, sanki Allah Teâlâ’nın, kullarına; «Zengin olun! Çok para kazanın!» diye bir emri varmış gibi bir vehim uyandırırlar. Cenâb-ı Hak bize zengin olmamızı emretmiyor. Fakir kalmamızı da emretmiyor. Bizi zengin isek de fakir isek de hâlimizden mes’ul tutuyor.
Pis ile Temiz Bir Değildir: İçki Ticareti Kazancı Örneği
Haram yoldan kazanılan paranın Allah indinde asla makbul olmadığını asr-ı saâdette yaşanan şu hâdise de ne güzel ifade eder:
Bir gün Rasûlullah (s.a.v.);
“Güçlü ve yüce olan Allah; putlara tapmayı, içki içmeyi, (insanları) soy sop sebebiyle kınamayı size haram kılmıştır. Dikkat edin! Şüphesiz; içki içen de, îmâl eden de, sâkîliğini yapıp içenlere dağıtan da, satan da parasını yiyen de lânetlenmiştir.” buyurmuşlardı. Bunun üzerine bir bedevî ayağa kalkıp Peygamber Efendimiz’in huzûruna gelerek;
“–Ey Allâh’ın Rasûlü, ben daha önce içki ticareti yapan bir kişiydim ve içki satışından bir miktar mal da biriktirdim. Şimdi ben bu malı, Allâh’a itaat yolunda harcasam bana bir faydası olur mu?” diye sordu. Rasûlullah ona;
“–Sen o malı hac, cihad veya sadaka uğrunda harcasan dahî Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olmaz. Zira; Allah ancak temiz olanı kabul buyurur.” cevabını verdi. Bu hâdise üzerine Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’in sözünü tasdik etmek için şu âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu:
“De ki: Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu hoşuna gitse de (bu böyledir). O hâlde ey akıl sahipleri! Allah’tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz!” (el-Mâide, 100) (Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 212-213; Kıvâmü’s-sünne, et-Terğîb ve’t-Terhîb, II, 96/1235)
Haram Kazancın Hac ve Diğer İbâdetlere Tesiri
Hac, umre, kurban gibi mâlî veya mâlî yönü ağır basan ibâdetlerde de, kazancın helâl olmaması, ibâdetin kabulüne mânîdir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz buyurur:
“Bir kimse Allah yolunda uzun seferler yapar. Saçı-başı dağınık, toza-toprağa bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak; «Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!» diye duâ eder. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, gıdâsı haramdır. Böyle birinin duâsı nasıl kabul edilir!” (Müslim, Zekât, 65. Ayrıca bkz. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3)
Gıdâsı helâl olmayanın duâsı da ibâdetleri de kabul olmaz. Hadîs-i şerifte; haram para ile gelinen hacda, hacı; «Lebbeyk!» dedikçe, kendisine semâdan bir münâdînin şöyle sesleneceği haber verilmiştir:
“Sana ne lebbeyk ne de sa‘deyk! (Sen huzûra kabul edilmiyorsun.) Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı da kahrol!” (Heysemî, III, 209-210)
Paranın İrâdesi ve Harcandığı Yerin Hikmeti
Zekât ve infâkı sevinerek verebilmek, o paranın helâliyetini gösterir. Çünkü paranın harcanmasında; İrade paradadır, verende irade yoktur.
- Eğer para helâlden gelmişse, infâka doğru akar.
- Eğer karışık ise; bir kısmı infâk edilir, bir kısmı israfa vs. gider.
- Eğer haram ise, infâka gitmez. Verildiği zannedilse bile, o para döner dolaşır menfî yollara akar. Bu hikmetten hareketle denilmiştir ki:
“Kazancının; helâl mi haram mı, nereden geldiğini görmek isteyen, onun nereye gittiğine baksın.” Zira para, dâimâ çıktığı deliğe giren yılana benzetilmiştir.
KAZANCIN HELALLİĞİ: EBÛ ABBAS NİHÂVENDÎ KISSASI
Netâmeli yollardan kazanılan paralar, infak dahî edilse, yine kendi kirli mahallerine varırlar. Şu ibretli kıssa bunun en güzel ifadesidir:
Hak dostlarından Ebû Abbas Nihâvendî’ye, ticaretle meşgul olan zengin talebelerinden biri gelerek;
“–Efendim zekâtımı kime vermem daha uygundur?” diye sordu. Hazret;
“–Gönlün kimde karar kılıyorsa ona ver!” diye cevap verdi. Talebe, evine giderken dilenmekte olan bir âmâ gördü. Gönlü ona ısındı. Zekâtı olan bir kese altını ona verdi. Âmâ sevinçle oradan ayrıldı.
Talebe; ertesi gün aynı yerden geçerken, kendisine zekât verdiği âmâyı, pek neşeli bir sûrette başka bir âmâ ile konuşurken gördü. Âmâ yüksek perdeden anlatmaktaydı:
“–Biliyor musun, dün bana bir beyzâde tam bir kese altın verdi. Ben de o parayla meyhâneye gidip bir güzel demlendim!..” Talebenin canı çok sıkıldı. Doğruca Ebû Abbas Hazretleri’nin huzûruna koştu. Olan biteni tam arz edecekti ki, üstâdı onun konuşmasına fırsat dahî vermeden, sattığı külâhının karşılığı olan bir akçeyi infâk etmesi için kendisine uzattı ve;
“–Önüne çıkan ilk kişiye bu akçeyi veriver.” dedi. Talebe; dergâhtan çıktı, rastladığı ilk kişiye o akçeyi verdi. Üstâdının sadakasının nasıl bir kişiye gideceğini çok merak ettiği için, o şahsı takip etmeye başladı. Adamcağız, biraz ilerideki bir vîrâneye girdi. Sonra elbisesinin altından bir şeyi çıkarıp yere bıraktı. Tam oradan ayrılacaktı ki, talebe önüne geçip sordu:
“–Ey yiğit! Allah için doğruyu söyle! Bu ne hâldir? Şu attığın şey nedir?” Adamcağız, kendisine akçeyi veren şahsı tanımıştı, boynunu büküp anlatmaya başladı:
“–Yedi gündür, bir şey bulup da çoluk çocuğuma yediremedim. Ben ve hanımım sabrediyorduk, ama çocuklarım artık perişan vaziyetteydi. Buna rağmen dilenip insanlardan bir şey istemek, asla yapamayacağım bir işti. Bu ızdırap içinde kıvranırken, şu çürümeye yüz tutmuş ölü kekliği buldum. Zarûret sebebiyle onu yemeleri için çocuklarıma götürecektim. İçimden de Allâh’a yalvarıyor;
«–Yâ Rab, hâlime inâyet eyle!» diye duâ ediyordum ki, sen karşıma çıkıp o bir akçeyi verdin. Ben de Rabbime şükrederek, yenilemeyecek durumda olan o kekliği bu harabeye bıraktım. Şimdi pazara gidecek ve verdiğin bir akçeyle yiyecek bir şeyler alacağım...” Dinlediklerinden dolayı hayret içinde kalan talebe, derhâl Ebû Abbas Hazretleri’nin yanına döndü. Hazret-i Pîr, yine talebesinin bir şey söylemesine mahal vermeden şöyle buyurdu:
“–Evlâdım! Demek ki sen, kazancına şüpheli veya haram bir şeyin karışıp karışmadığına dikkat etmemişsin. Bu yüzden de verdiğin muhtaca dikkat ettiğin hâlde, zekâtın şaraba gitti. Zira kazanılan şeyler, nereden ve nasıl elde edilmişse, benzer şekilde elden çıkar. Nitekim senin bir kese altınına mukabil benim bir tek akçemin sâlih bir insanın eline geçmesi de, onun helâlliğinden kaynaklanmaktadır...” Haram lokma bedenî ibâdetlerin feyiz ve rûhâniyetine zarar verdiği gibi, haram kazanç da mâlî ibâdetleri iptal eder.
Bilinmeyen Şüpheler ve Ticarette Sadaka
Bile bile haramdan kazanılan para; değil bir kısmı, tamamı infâk edilse, temizlenmez.
Ancak; kul, elinden geldiğince haram ve şüphelilerden uzak durduğu hâlde, bilgisi dışında, meselâ bütün îkaz ve tembihlerine rağmen tezgâhtarlarının fark edemediği davranışları sebebiyle, kazancına birtakım menfîlikler bulaşmış olabilir. Bunların vebâlinden muhafaza için, tasaddukta bulunmayı Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle tavsiye buyurmuştur:
“Ey tüccar topluluğu! (Ne kadar dikkat etmeye çalışsanız da) muhakkak ki alışverişe yalan ve yemin bulaşır. Bunun için siz de ona (ihtiyaten) sadaka karıştırınız!” (Ahmed, IV, 6; Ebû Dâvûd, Büyû, 1/3326)
“Onların mallarından zekât al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın.” (et-Tevbe, 103) ilâhî beyânındaki temizliği de bu şekilde anlamak gerekir.
Tevbekâr bir kul, elinde geçmişten kalma böyle bir mal varsa; zekât, infak niyeti taşımaksızın, âdetâ o paradan ve vebâlinden kurtulmak için, onu şu şekilde elden çıkarmalıdır:
- Bir müslümana veya bir müesseseye haksız sûrette gelmiş ceza ve borç gibi ödemeler.
- Aşırı zarûret hâline düşmüş kimseler. Savaş bölgelerindeki kamplarda yaşayan insanlar vs.
İNFAK VE ZEKÂTTA GİZLİLİĞİN FAZÎLETİ İLE İSTİSNÂLARI
Zekât ve her türlü infakta, gizlice vermek, alenî vermekten daha hayırlıdır. Çünkü zekât ve infaklar açıktan verilmesi hâlinde;
- İhlâs zedelenebilir.
- Alan kişiler rencide olabilir.
- Yardımı alan kişiler; teşekkür etmek ve minnettarlık ifadeleriyle, hayır sahiplerinin gönlünü okşayacak davranışlar sergilemek mecburiyetinde kalabilir. Bu da hayırseverin gönül dünyası için faydadan ziyade, zarar getirebilir. İnfâkın gizliliğinin fazîleti hakkında, hadîs-i şerifte yer alan şu ifade mânidardır:
“Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyenler, başka bir gölgenin bulunmadığı günde, Arş’ın gölgesi altında gölgelenecek kişilerdendir.” (Buhârî, Hudûd, 19; Müslim, Zekât, 91)
Ancak bazı durumlarda zekâtın alenî verilmesinde fayda mülâhaza edilebilir:
- Mal sahibi hakkında;
“–Hiç tesadüf etmedik. Acaba zekât vermiyor mu?” gibi bir sû-i zannın oluşması mevzubahis ise, mü’minleri bu töhmete düşürmeyecek derecede alenî / açıktan infakta bulunulması mâsum ve güzeldir.
- Kendisine uyulan, muktedâ vasıftaki şahsiyetlerin, hayra önayak olmak, âdetâ bir hayır kampanyası başlatmak üzere, güzel örnek olmak niyetiyle açıktan infakta bulunması yine bu niyet muhafaza edildiği müddetçe, mâsum ve güzeldir.
İnfakta gizliliğin güzel bir misâli, Zeynelâbidîn Hazretleri’dir. O vefât ettiğinde, na‘şını yıkarken sırtında izler gördüler. Sonra anladılar ki, geceleri fukarânın evlerine bizzat erzak çuvalları taşımaktan bu izler meydana gelmişti. Onun infakta bulunduğu aileler; ancak o vefât edince, kendilerine yardım getirenin Zeynelâbidîn Hazretleri olduğunu anlayabildiler.
Fatih Sultan Mehmed Han; İstanbul şühedâsının ailelerine, onların izzet ve haysiyetlerini koruma hassâsiyetiyle, akşamın loş karanlığında ve kapalı kaplar içinde yemek göndermiştir.
ZEKÂT VE SADAKADA EDEP: MİNNET DEĞİL TEŞEKKÜR
Zekât ve sadakada edep çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp ecre nâil eylemektedir. Verilen sadakalar aynı zamanda, veren kişiye hastalık ve musîbetlere karşı birer siper-i sâikadır. Âyet-i kerîmede bu ibâdetin ehemmiyeti tebârüz ettirilmek için mecâzen;
“...Sadakaları Allah alır!..” (et-Tevbe, 104) buyurulmaktadır. Sadaka verirken dikkat edilecek edebi Kur’ân-ı Kerim şöyle belirliyor:
“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi; başa kakmak ve incitmek sûretiyle; yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın!.. (Sadakalarınızı imhâ etmeyin!..)” (el-Bakara, 264)
Kalp kırarak, fakiri küçümseyerek, eziyet ederek ve başa kakarak yapılan bir hayrın Allah indinde hiçbir değeri yoktur. Doğrusu böyle hayırlar, kulu azâba dûçâr eden ağır cürümlerdendir. Çünkü kalpler, nazargâh-ı ilâhîdir. Mevlânâ Hazretleri buyurur:
“Sen; varlığını, malını, mülkünü güzel bir şekilde infâk et de bir gönül al! Ki o gönlün duâsı, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin, nûr olsun!..”
Ebû’l-Leys Semerkandî Hazretleri şöyle buyurur:
“Veren kişi, alana bir teşekkür edâsı içinde ikrâm etmelidir. Çünkü; Alanın nasîbi, dünyevî bir ihtiyacının giderilmesidir. Verenin nasîbi ise ilâhî rızâ ve âhiretteki sonsuz lütuflardır. Böyle olunca, veren daha kârlı durumdadır. Onun için muhatabına teşekkür etmelidir.”
Vesile Bilinci ve İnfakta Zarâfet Örnekleri
İnfakta bulunan kişi, kendisini sadece Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği rızka bir vesile bilmelidir. İmam Ebû Yûsuf anlatır:
Ebû Hanîfe Hazretleri, bir kişiye 50 dinar veya daha fazla bir miktar hediye etmişti. O kişi, bir topluluğun önünde İmâm-ı Âzam’a teşekkür edince, Hazret buna üzüldü ve şöyle dedi:
“–Bana teşekkür ediyorsun, ama bu sadece Allâh’ın sana sevk ettiği bir rızıktan ibarettir. (Teşekküre hâcet yok. Ben sadece bir vesileyim.) Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) de (bir şey verdiğinde) şöyle buyururdu: «Ben size ne bir şeyi verebilirim ne de onu menedebilirim. Ben (sadece) bir bekçiyim, emrolunduğum yere onu bırakıyorum.»” (Ebû Dâvûd, Harâc, 12; Ahmed, II, 314) (Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, s. 59)
Muhterem pederim Musa Efendi, infâk edebine büyük hassâsiyet ve titizlik gösterirdi. Bir ihtiyaç sahibine nakdî yardımda bulunacağında; onu önce güzel bir zarfa koyar, üzerine de inci tanelerini andıran zarif el yazısıyla özene özene;
“İkrâmımızı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.” yazardı. Böylece âyet-i kerîmede buyurulan;
“...Sadakaları Allah alır...” (et-Tevbe, 104) sırrına riâyetle, zarif bir üslûp sergilerdi. Aynı zarâfeti; bir hediye verecekleri zaman da gösterir, onu en güzel bir şekilde paket yaptırır, büyük bir nezâketle, incitmeden, iltifat ederek ve gönül alarak takdim ederdi. Böylece merhum pederim;
“...Bir kul, elini sadaka vermek için uzattığında, o sadaka muhtacın eline geçmeden önce muhakkak Allah Teâlâ’nın eline konmuş olur...” (Ali el-Müttekî, VI, 377/16134) hadîs-i şerîfi mûcibince, verdiğini doğrudan doğruya Allâh’a verebilmenin vecd ve heyecanı içinde, ulvî bir edep ve nezâket gözetirdi.
ZEKÂTI VERMEMENİN UHREVÎ CEZASI VE AZGIN YILAN MİSÂLİ
Zekât vermeyenlerin cezası hakkında âyet ve hadislerde ağır îkazlar yer almıştır:
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurur:
“Bir kimseye Allah Teâlâ mal verir, o da zekâtını ödemezse, bu mal kıyâmet günü oldukça zehirli büyük bir yılan hâlinde karşısına çıkarılır. Yanaklarının üzerinde (gazap ve zehirinin şiddetini gösteren) iki siyah nokta vardır. O gün bu azgın yılan, mal sahibinin boynuna dolanıp (ağzını kapatacak şekilde) iki yanağından şiddetle ısırır ve; «–Ben senin (dünyada çok sevdiğin) malınım, ben senin hazinenim!» der.” Rasûlullah Efendimiz, sözlerine delil olarak şu âyet-i kerîmeyi okudu:
“Allâh’ın fazlından kendilerine verdiği nimetleri infak husûsunda cimrilik edenler, sakın bunu kendileri için hayır sanmasınlar; bilâkis bu, onlar için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şeyler kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allâh’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Âl-i İmrân, 180) (Buhârî, Zekât, 3; Tirmizî, Tefsir, 3/3012)
Zekât ve infak hakkında verdiğimiz bilgiler ancak bir hulâsa mâhiyetindedir. İmkân sahibi bir mü’min; vazifelerini ilmihâlden tahsil etmeli yahut erbâbından, istikametli âlimlerden sorup öğrenmelidir.
Cenâb-ı Hak, bizleri mahşer yerinde pişmanlık içinde; “Âh keşke infâk etseydim!” diye dövünenlerden olmaktan muhafaza buyursun!..
Kökü cennette olan cömertlik ağacının dallarına tutunarak, cennet-i âlâya erişenlerden olmayı nasîb eylesin!.. Âmîn!..
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık