Yaşayan Bir Ölü müyüz? Hakiki Diriliğin Sırrı

TEFEKKÜR

Bedenin gıdası toprak, ruhun gıdası vahiydir. Günahlarla paslanan kalp aynasından ilahi tecelliler nasıl yansır? Yunus Emre’den Hz. Mevlânâ’ya, 'ölürse tenler ölür' diyen ebedi dirilişin anatomisi.

Ruhun bedenle birlikte olması, organların duyarlılık gösterme haline dirilik, ruhun bedenden ayrılması suretiyle kişinin maddi hayat kaynağını yitirmesine de ölüm diyoruz.

BEDEN RUHUN BİNEĞİDİR: TEN ÖLEN, CAN ÖLESİ DEĞİL

Beden, ruhun bineği, taşıyıcısı konumundadır. Beden, ampule, ruh duya benzer. Bu mânâda diriliği ruh temsil eder. Zira ruh bedenden ayrılınca beden hareketsiz bir kadavradan ibaret kalır. Yunus bu durumu şöyle ifade ediyor: “Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil.” Canlılık duyma, hissetme halidir. Ölüm ise duyma ve hissetme melekesinin kaybolmasıdır.

Esas canlılık, Allah’ın insanı yaratırken ona lütfettiği ilahi nefhâ (nefes)tir. İnsanı yücelten, onu Allah’ın halifesi kılan da bu nefhadır. Hayvanlarda olan ve onların hayatiyetini sağlayan canla; insanı insan yapan, onu ahsen-i takvim, eşref-i mahlûkat kılan ruh farkıdır. İnsanın yücelmesi ve alçalması, fıtratta gizli olan bu cevherin geliştirilip geliştirilmemesine bağlıdır. Cenâb-ı Hak Şems Sûresinde belli varlıklara yemin ettikten sonra “Andolsun ki nefsini kötülükten temizleyen kimse, mutlaka kurtuluşa ermiştir. Nefsini günahla kirletip örten kimse ise elbette ziyana uğramıştır.” (Şems, 9-10) buyurmaktadır.

İnsanın görevi ruhunu diri tutması, mânevî alanda kademe kademe ilerleyerek insan-ı kâmil mertebesine ulaşmasıdır. Bedenin sağlıklı olması da elbette önemlidir. Beden ruhun bineğidir. Hedefe ulaşmak için bineğin de dayanıklı olması şarttır. Bedenin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi ruhun da mânevî gıdalarla beslenmesi, güçlenmesi gerekir. Aksi halde zayıflar nihayetinde ölür. Asıl ölüm de budur.

KALP KÖRLEŞİNCE: YAŞAYAN ÖLÜLERİN ANATOMİSİ

Kur'an-ı Kerim'de kâfirler mânen ölü kabul edilmişlerdir. Çünkü onlar fıtratlarına yerleştirilen ilahi nefhayı, insanî cevheri ihmal ederek kendilerini bedenden ibaret kılmışlardır. Ruh öz, beden ise kabuk mesabesindedir.

Mânen ölü olanlara uyarı ve nasihat tesir etmez. Yüce Mevla bu hususa şöyle işaret ediyor: “Dirilerle ölüler bir değildir. Şüphesiz Allah dilediğini işittirir. Elbette sen kabirdekilere işittiremezsin.” (Fatır, 22)

Diri hissetme gücü bulunan kişi, ölü ise bu gücü kaybolan kişidir. İsmail Hakkı Bursevi’ye göre buradaki benzetme şudur: Mü’min hayattan yararlanan kimsedir. Çünkü onun dışı zikir, içi de fikirdir. Kâfir ise tam tersine dışı âtıl, içi de bâtıldır.

Cahil kimse elbisesine bakıp gururlanmasın. Çünkü kendisi ölü, elbisesi de kefendir.

Bu nedenle asıl hayat ruhun, ruhların ve kalplerin hayatıdır. Bu hayat hikmet ve marifetle sağlanır. Bunlar olmadan bedenlerin yaşamasının bir kıymeti yoktur. Çünkü böyle bir hayatta hayvanlarla müştereklik vardır. Bu ayette küfürde ısrarlı olan kişiler ölülere benzetilmiş ve Hazreti Peygamber'in bu kişilerin iman etmelerinden tamamıyla ümidi kestirilmiştir. Kabirlerde bulunanlar işitip cevap veremedikleri gibi aynı şekilde kâfirler de işitmez ve hakkı kabul etmezler:

“Şu bir gerçektir ki sen inkâr edenleri azapla uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar inanmazlar. Allah onların kalplerini kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de bir perde vardır. Büyük azap onlar içindir.” (Bakara, 6-7)

Mühürlü Kalpler ve Kararan Pencereler: İnkar Karanlığı

Kâfirler gaflet ve günahla mânevî hayatlarını öldürmüşler, pencerelerini ışığa kapatmışlar, kendilerini inkâr karanlılığına hapsetmişlerdir.

Asıl olan kalbin diriliği ve duyarlılığıdır. Kalp kör olunca kafadaki gözün görmesi bir anlam ifade etmez. “Onlar hiç yeryüzünde dolaşmazlar mı ki düşünecek kalpleri işitecek kulakları olsun. Doğrusu gözler kör olmaz fakat göğüslerdeki kalpler körleşir.” (Hac, 46) En büyük sağır, duymak istemeyen, en büyük kör, görmek istemeyendir. Kâfirler peygamberlere karşı hep kör ve sağır davranmışlar, karanlık dünyalarının mahkûmları olarak yarasalar gibi ışığa karşı direnmişlerdir.

KALP AYNASINDA BİRİKEN PAS: GÜNAHLAR VE GAFLET PERDELERİ

Gıdasız kalan beden günbegün zayıflayıp ölüme doğru yol aldığı gibi mânevî gıdalardan mahrum olan ruh da aynı şekilde ölüme doğru yol alır. Ruhun ölümü sadece gıdasızlıktan değil, zehirli gıdalar mesabesindeki günahlar sebebiyle de olur. Zehirli gıdalar beden için de söz konusudur. Ruhun günahlarla pas tutup kararmasıyla ilgili olarak Mevla şöyle buyuruyor: “Hayır hayır, onların kazandıkları günahlar kalpleri üzerinde pas olmuştur.” (Mutaffifin, 14)

Kalpler ışığı yansıtan parlak ayna gibidir. Aynanın yüzü leke ve kirlerle kaplanırsa ışığı yansıtamaz ve ayna olmaktan çıkar. Kalpler de gerçekleri, ilahi tecellileri yansıtan parlak aynalar mesabesinde oldukları için günahlar ve gaflet perdeleri kalp aynasının yüzünü karartıp örter, böylece ilahi tecellilere makes olma vasfını kaybeder, ayna olmaktan çıkar. Bu da kalbin ölümü demektir.

Tevbe ile Parlayan Gönüller: Siyah Noktaların Temizliği

Hazreti Peygamber bu hususa şöyle işaret ediyor:

“Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta belirir ve gittikçe kalbi kararır.” (Ahmed bin Hanbel, Tirmizi Nesai)

İbn-i Mace'nin lafzı şöyledir ki: “Kul bir günah işlediği vakit kalbinde siyah bir nokta belirir, şayet tevbe istiğfar edip günahtan vazgeçerse kalbi parlar. Şayet günaha dönerse siyah bir nokta belirir ve gittikçe kalbi kararır.”

Belirtildiğine göre kalpteki pastan kasıt, kalp yaratıcıyla değil de, yaratıklarla alâkadar olunca işte kalbin Allah'tan başkasına bu bağlanışı Hakk'ın kendisine tecellisine mânî olan bir pas mesabesindedir. Hattızâtında Cenab-ı Hak her an tecelli etmektedir, O'nun hakkında perde düşünülemez. Fakat kalp şeri hitap yönünden ilahi varlığı kabul etmez de başkasına yönelirse bu hal “pas, perde, örtü” ve benzeri şeyler olarak ifade edilir. Şu ayet-i kerimede Allah Teâlâ buna işaret etmektedir: “Kafirler: ‘Ey Muhammed, senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda bir ağırlık vardır, seninle bizim aramızda anlaşmamıza engel bir perde vardır. Sen dilediğini yap, biz de dilediğimizi yaparız.’ dediler.” (Fussilet, 5)

VAHİY SUYUYLA DİRİLEN TOPRAK: KALPLERİN İHYASI

Kalpler toprak gibidir. Toprak su ile dirilip çeşitli bitkiler bitirdiği gibi kalpler de su mesabesindeki vahiy ile dirilir ve hayırlı ameller ortaya koyar. “Sen yeryüzünü kuru ve ölü bir halde görürsün fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titrer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.” (Hac, 5)

İnkâr ve günahlarla kararıp ölmüş olan kalplerden yararlı bir şey hâsıl olmaz. Ölü toprak bitki bitirmediği gibi ölü kalpler de faydalı bir şey üretmezler. “Güzel memleketin bitkisi Rabbinin nimetiyle bol bol çıkar, kötü adamdan ise sadece yararsız bitki çıkar.” (Araf, 58) Ölüler mesabesindeki kâfirler ilahi davet ve uyarılara karşı duyarsız davranırlar, hikmetleri kavramaktan uzaktırlar.

“İnkârcılara seslenenin durumu bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvanlara haykıran çobanın durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Çünkü onlar düşünmezler.” (Bakara, 171) Hayvanlar sesi işitir fakat sözün içeriğini, taşıdığı mesajı kavrayamazlar. Kâfirler de işlerine gelmeyen çağrılara karşı sağırdırlar. “Dediler ki sen öğüt versen de vermesen de bizim için birdir, fark etmez.” (Şuara, 136)

Aşkın Sûruyla Uyanmak: Mevlânâ’dan Yunus’a Ebedi Dirilik

Üstad Necip Fazıl böyleleri için şöyle söylemiş:

“Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek, /Siz hayat süren leşler, dizi kim diriltecek?”

Mevlana ne güzel söylemiş: “Ben ölüler gibi dirilip kalkmak için Sûr’un üflenmesini beklemiyorum. Aşk bana her an üfürüp yeni bir can bağışlamaktadır. Beden elbisesi yıpranıp eskidiyse ne gam? O elbisenin içindeki eskimedi. Ömür örtümüz fânidir. Kendimiz uçsuz bucaksız bir ömürüz. Sen balçıktan yaratılan adama bakma, ona üfürülen nefesi gör de o nefese hayran ol. Sûr'un üfürülüşünü bekleme. Neyin feryadıyla uyan, kalk kendine gel! Âşık olmayan kişi, padişah bile olsa o ipek kefene sarılmış, mezara gömülmüş bir ölüden başka bir şey değildir. Ölmeyen gerçek diri yüce Mevlâ’dır. Hakiki dirilik de damlanın denizde kaybolduğu gibi, O'nun varlığında yok olmaktır.”

Fena fillah, beka billah ebedi diriliğin ifadesi olsa gerek. Satırlarımızı Yunus'un sözüyle bitirelim: “Boyandım rengine solmazam artık, /Yandım aşkına ölmezem artık.”

Kaynak: Ali Rıza Temel, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482