Ulu Türkistan Denildiğinde Aklınıza İlk Ne Geliyor?

TEFEKKÜR

Ulu Türkistan, sadece bir toprak parçası değil; kardeşliğin, cömertliğin ve kalplerin irfanla yoğrulduğu kadim bir diyardır.

“Ortaokula giden bir çocuğa sordum: “Urfa denildiği zaman aklına ilk ne geliyor?” diye. “Göbeklitepe.” diye cevap verdi. Bu çocuğun anne ve babasına aynı soruyu sordum: “İbrahim Peygamber ve Balıklıgöl.” dediler. Nesil değişimi ya da “soft power” denilen yumuşak gücün etkisi işte budur.

Konya denildiği zaman aklına etli ekmek gelip Mevlânâ gelmeyenler var. “Aşk” sözünü Adana, şalgam ve kebabın kısaltılmış hâli olarak ifade edenler de var. Aşk, ne zamandan beri beton, kebap ve şalgam oldu? Aşk kebapsa, bütün etçil hayvanlar da âşıktır o zaman. “Adana” denildiği zaman neden Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri, “Ulu Türkistan” denildiği zaman neden Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri hatırlanmaz?

Ortadoğu sadece petrol ve savaş mıdır? Afrika; açlık, bembeyaz dişler ve fakirlikten mi ibarettir? “Ulu Türkistan” denildiği zaman akla sadece at, kımız, pilav ve çadır mı gelir? Ya Anadolu denilince akla ne gelir?

“Anadolu” sözünün yanına “irfan” eklenmiş, Anadolu’ya “irfan” yakışmış. Anadolu irfanı bir ağaçtır; yaprakları sararıp dalları kurur gibi olsa da kökleri sağlamdır. Anadolu irfanının mayası Ulu Türkistan’dan gelmiştir. Naneli şeker, nefes yollarını açar, Ulu Türkistan toprakları da zengin İslam kültürü ve medeniyetiyle gönle ferahlık verir. Ulu Türkistan kalbimiz gibidir; iyilik, kötülük, hayır ve şer adına ne aranırsa orada bulunur.

Yunus Emre “Benim bir karıncaya görklü nazarım vardur” der. Ulu Türkistan coğrafyası da ulu bakışı, ulu duyuşu, ulu tefekkürü hak ediyor. Bu coğrafyada gözü kulağı dört açmak gerekir.

ULU TÜRKİSTAN’DA SELAMLAŞMA VE CÖMERTLİĞİN ÖNEMİ

Görklü nazarla görmeye çalışarak Çimkent (Kazakistan) şehrinde taksiye bindim. Trafik ışıklarında kırmızı ışıkta bekliyoruz. Saniye 60–59 diye geriye işlemeye başladı. Üç şeritli yolun en sağ şeridindeyiz. En sol şeritteki yaşlı şoföre, 25’li yaşlardaki taksi şoförümüz önce eliyle selam verdi; sonra arabayı çalışır halde bırakarak indi ve üçüncü şeritteki aksakalın kapısını açarak selamlaştı. Başını onun göğsüne dayadı, ardından tekrar arabaya binerek yoluna devam etti. Trafikte yaşanan bu olaya, donarak baktım.

Bu şaşkınlığın benzerini yıllar önce de yaşamıştım. Haldaş/Kaldaş isimli arkadaşımız (Haldaş: Yoldaş gibi, hâl arkadaşı anlamına gelir. Hâlimiz kalmayınca Haldaş ismi de olmuyor galiba) Çimkent’ten Astana’ya cenaze sebebiyle gitmek istediğini söylemişti. “Ölen kim?” diye sordum. “Yengemin kardeşinin hanımı…” şeklinde “dıdısının dıdısının dıdısı” gibi bir şey söyledi. Tamam, cenazeye gitmek lazım ama Çimkent–Astana arası mesafe 1500 km.

Ulu Türkistan’daki kardeşlerimiz toyda (düğünde), cenazede; iyi günde, yaman günde bir araya gelir. Dostluk, akrabalık ve kardeşlik bağları çok kuvvetlidir. Cenaze ve düğünlerde ikram edilen yemeklerde bir kişiye verilen eti görünce şaşırıyorum; yarım kilodan fazla, neredeyse bir kiloya yakındır. Devlet adamları halka “Aman ha, düğünde cenazede çok fazla at, inek, koyun kesmeyin; sade olun, çok kalabalık olmayın; israf olmasın.” diye sık sık çağrı yapıyor. Akrabalık bağlarını ve dostluk hukukunu gözetenlere atlar, koyunlar, inekler feda olmalıdır. Mürüvvete endaze olmaz. (Yardım ve iyiliğin sınırı yoktur.) “Mürüvvetsiz adam, suyu çekilmiş değirmene benzer.” demişler. Yaşanan nedir? Değirmenden suyun aktığını, dostluğun akrabalığın endaze ile olmadığını görenlerin donarak hayret etmesidir.

Sayılı saniyelerde yaşanan selamlaşmadan sonra yolumuza en sağ şeritten devam ediyoruz. Şoföre “Kimdi o?” diye sordum. “Amcam.” dedi. “Arabadan neden indin? Oturduğun yerden elinle selam versen olmaz mıydı?” dedim. “Amandasu jaksıdır (tokalaşmak iyidir), oturduğum yerden selam etsem, ayıp olurdu.” dedi.

“Amandasu” sözünün aman kısmı Kazakçada “emin, emanet, emniyet” ile aynı kökten gelir. -dasu eki ise “mek, mak” mastar anlamı katar. Yani tokalaşmak; karşılıklı olarak güven içinde olmak ve enerji paylaşımı yaşamaktır. Kazak kültüründe at üzerindeyken bir kalabalığı selamlayamazsınız; attan inmeniz gerekir. Günümüzde bu, araba veya bisiklet gibi araçlar için de geçerlidir. Araç üzerindeyken selamlamak kibir ve cehalet göstergesi olarak kabul edilir.

Covid-19 pandemisinden sonra tokalaşma ve musafaha gibi fiziksel temas içeren davranışlar bütün dünyada sorgulanmaya başlandı. Bir halı dükkânına gitmiştim. Pandemi diyerek, sosyal mesafeyi gözeterek selam vermiş, elimi uzatmamıştım. Halı satan kardeşimiz elini uzatıp “Bir şey olmaz hocam, her şey Allah’tan. Amandasu’dan zarar gelmez.” demişti. Halı satıcısından da ders almak varmış bu dünyada. Gerçekten de bu coğrafyanın insanı pandemi zamanında bile amandasuyu sürdürdü ve çok fazla zarar görmedi. Kazaklar “Jigitti bergen selamı menen tanı” (Yiğidi verdiği selamdan tanırsın) demişler.

Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular: “Muhakkak mü’min, mü’minle karşılaşıp ona selâm vererek elini tutup musafaha ettiği zaman her ikisinin de günahları ağaç yapraklarının döküldüğü gibi dökülür.” (Hadîs-i Şerîf, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat) Bu hadis-i şerif Kazak kültüründe kılcal damarlara kadar sindiği için amandasu, yani musafaha, üç şeritli yolda sayılı saniyelerde bile gerçekleştiriliyor.

Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre bir kimse Resûlullah aleyhissalâtü vesselâma: “Müslümanın hangi ameli daha hayırlıdır?” diye sordu. Hz. Peygamber: “Tanıdık tanımadık herkese yemek yedirmen ve selâm vermendir.” buyurdu. (Buhârî, Îmân 6)

Tanımadık ve bilmedik insanlara selam vererek cömert davranmak ayrı bir ufuk ve gönül genişliğidir. Tanıdık ve bildik insanlara selam vermemek ve yemek yedirmemek ise ayrı bir gönül darlığıdır.

Ulu Türkistan’da muhabbetin gücünü, cömertliği, cemaate devam hassasiyetini ve selamlaşmadaki dikkati görmemek için fevkaladenin fevkinde kör olmak gerekir. Aman bolunuz (esen kalınız).

Kaynak: Adem Şahin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479