Ulu Türkistan Çınarları
Sürgün, savaş, baskı ve yokluk içinde geçen bir ömür... Amine Ece'nin hayatı; imanla dirilen bir milletin, kökleri tarihe uzanan çınarlarından biri olarak sabrı, fedakârlığı ve hikmeti temsil ediyor.
Yaşı kemale ermiş insanlar, hayat tecrübesi açısından hazinedir. O tecrübenin içinde acı tatlı her şey mevcuttur. “Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır.” (İbn Mace, Zühd, 15) hadisi şerifince böyle insanlarla karşılaşıldığında onların irfan çeşmelerinden içilmelidir.
ULU TÜRKİSTAN ÇINARLARI
Kur’an Kursu mezuniyet töreninde 74 yaşlı Amine Ece (teyze)’yi tebrik ettiğimizde, Ece “2 diplomam (ekonomi- iletişim fakültesi) var. Kayınpederim bu diplomaları önemsemezdi. Kur’an Kursu sertifikasını aldığımı görseydi ne yapardı acaba? Çocuk gibi sevinirdi herhalde.” diyerek ağlamaya başladı.
Hazinelere ulaşmak emek istediği gibi, hikmetin dökülmesi için de uğraş gerekir. Biz sorduk, Amine Ece anlattı.
Amine Ece, Kırgızistan’ın Issıkgöl bölgesinde doğup büyümüş. Anne babası Sovyetler Birliği döneminde yüksek mevkilere gelmiş.
Ruslar, Sovyetler Birliği’ni kurmadan önce Rus kâşif, coğrafyacı Nikolay Prijiyvaliski Ulu Türkistan’ı adım adım gezer ve Issıkgöl’e gelince “mavi suların gümüş dağlarla süslendiği yer” diyerek buraya yerleşir. Karakol şehrine yerleştiği için Sovyetler Birliği döneminde bu şehrin adı Prijiyvaliski olmuştur. Kırgızların çilesi, Rusların bu bölgelere akın etmeleriyle başlar. 1916 yılında “Ürkün”(kaçış) adı verilen, Rus Çarlığının Türkistan halklarına yürüttüğü sömürgeci tutum ve baskılar karşısında büyük göçler yaşanmıştır. Kırgızlar, dağları aşarak Çin’e yerleşmişlerdir.
Göç edenlerin arasında Amine Ece’nin dedesi de vardır. Sürgünden bir müddet sonra “Kırgızistan’ı Ruslar terk etti” diye haber alınca, dağları aşıp vatanına gelir. Maalesef Ruslar ayrılmamıştır. Geri de dönemez. Sonrasında dedesi Sibirya’ya sürgün edilir ve bir daha haber alınamaz. Ninesi, çocuklarıyla yalnız kalır.
2. Dünya Savaşı başlayınca, Amine Ece’nin babasını savaşa alırlar. Savaşta bir ayağını kaybeder. “Benim ayağım yok, eve dönemem, öleyim.” der. Doktor, “Gel buraya.” diyerek kollarını, ayaklarını kaybetmiş birisini gösterir. “Bak bu da yaşıyor.” der. Evine döner. Oğlunun tek ayağı ile çalışamayacağını anlayan anne, onu zor şartlar altında okutur.
Amine Ece, “Allah- peygamber ne demek?” öğretilmeden ateist düşünceyle yetiştirilmiştir. Üniversite okurken Tüştük (güney) bölgesinin Batken şehrinden birisiyle tanışır, 900 km. uzaklıktaki Batken’e gelin gider.
Amine Ece, Batken’e gittikten sonra ayrı bir kültür dünyasının içine girdiğini anlar. Kendisi, o zor günleri şöyle anlatır: “O devirde bir köyden diğer köye kız verilmeyen vakitti. Ben, kuzeyden güneye gelmiştim. Batken’liler çok dindardı. Halkın lehçesini anlamıyordum. Âdetleri başkaydı. Din yönünden de sıfırım. Oraya gittiğimde başım, kollarım açık hâlde idim. Herkes ‘kâfir gelmiş, Rus gelmiş’ diyerek etrafıma toplandı. Kayınpederim herkese karşı çıkıp ‘Bu gelini bana Allah hediye olarak gönderdi. Sizlerin işi yok.’ diyerek beni bağrına bastı.”
Bu bölgede kadınlar çalışmaz ev işleriyle meşgul olurlardı. Bir gün kapı çalındı. Birisi, “Kayınpederin nerede?” dedi. “Mescid Akeninkine (abiye) gitti.” dedim. Kapıyı sertçe vurup ayrıldı. Kayınvalidem sordu. Ben ne dediğimi söyleyince, kayınvalidem beyinin başına bir şey gelecek diye korkudan bağırmaya başladı. “Mescid” sözünü duyunca mescidin cami olduğunu bilmiyordum, bir adamın adı zannediyordum. Düşünün, o kadar dinden uzak büyümüşüm.
Afganistan savaşı başladı. 1980 yılı, beyimi savaşa götürdüler. Biz de Zardalı yaylasına yerleştik. Kayınpederim ve kayınvalidem çocuğa öğretir gibi dili, dini, Allah’ı, mescidi bana anlattılar.
Kayınpederimin babasından bahsedecek olursak, Ruslara karşı savaşmış ve Zardalı yaylasında İslam’ı anlatmış biri. Bu yaylanın yolu sarp olduğu için Ruslar hemen ulaşamamış. Dedeyi öldürmek için çok uğraşmışlar. Bir şekilde bu yaylaya ulaşıp, dedenin çocuklarını öldürürler. Amine Ece’nin kayınpederine doğum yaklaşınca, evin altından gizli tünel kazarlar. Çocuk doğar doğmaz göbeğini kesip keçinin derisine sarıp, o tünelden çocuğu babasının arkadaşları Özbekistan’a kaçırırlar. Bebek, yolda keçi sütüyle hayatta kalır. Annesi herkese, “Bebeğim öldü, gömdüm.” der. Daha sonra Ruslar, dedeyi bulup ailecek öldürürler.
Kayınpederim, Özbekistan’da medreselerde eğitim alarak 24 yıl sonra Kırgızistan’a döner. Anne yok, baba yok. Yaylaya gelip yalnız yaşamaya başlar. Rusların takibinde olsa da gizli olarak İslam’ı öğretip hafız yetiştirmeye kendini adar.
Sovyetler dağılınca bir anda her şeyden mahrum kaldık. Un, kömür, gıda yok. Çay yerine kuru kayısıları kaynatıp içiyorduk.
1992 yılında Bişkek’e çalışmaya geldik. Bişkek, eski Bişkek değildi. İnsanlar fakirlikten zayıf düşmüştü. Meslek sahibi insanlar para kazanabilmek için pazarlarda bir şeyler satarak geçinmeye çalışıyorlardı. Bir gün pazarda çalışırken güzel giyimli insanları görünce beyime, “Onların yanına gidip konuşalım, belki iş buluruz.” dedim. Kırgız-Türk Manas Üniversitesi’ni kurmak için gelen Türkler olduklarını öğrendik. Tanışınca bizi işe aldılar. Beyim, bir müddet sonra çocuklarımızı Türklere tanıtınca Araşan’da açılan hafızlık medresesine Abdullah İşler hocaya teslim ettiler. İki hafızın annesi olmuştum.
Kızımı okula gönderdim. Elbisesi uzun olduğu için “nine gelmiş” diyerek alay ediyorlardı. Okuldan alıp İslam Enstitüsüne yazdırdım. O zamanlar İslam’ı öğretmek için her yaştan öğrenci alıyorlardı. Sıra yoktu, öğrenciler hasırın üzerinde oturup ilim öğreniyorlardı. Tesettür kıyafetin olmadığı zamanlardı.
Kapandığım için akrabalarım beni dışladı. Sınıf arkadaşlarımı bulmuştum, onlar da bu hâlimle beni kabul etmek istemediler.
Yıllar geçti, çalıştık çabaladık, o zor günler geride kaldı. Şükür, Kırgızistan maddi manevi güzel noktaya geldi. Kur’an kursları, ilahiyat fakülteleri açıldı. Her yerde İslam’ı öğrenmek için imkânlar oluştu.
Ben de yıllarca öğrenemediğim Kur’an-ı Kerim’i okumak için Kur’an Kursu ararken Bişkek Kız Kur’an Kursu’nu bulup Kur’an-ı Kerim’i öğrendim. Sertifika alsam da ömrümün sonuna kadar buraya ilim almak için gidip geleceğim. Burada dost da buldum, akraba da. Kayınpederim bu günümü görseydi benimle iftihar ederdi. Herkes bana “kâfir, Rus” derken, kayınpederim “Bu bana Allah’ın hediyesi.” diyerek beni korumuştu. Bu sebepten ağladım.”
Ömür dediğin birkaç takvim yaprağı. Takvim yaprakları koparılıp atılsa da sararmış yaprakların arkasında yazılanlar bir ömür unutulmuyor. Amine Ece’nin günümüze taşıdığı tarihte zulüm, gözyaşı, hüzün var. Kan dökecek kabiliyette olan insan kıyamete kadar durmayacak. Şeytan taraftarları zulümlerini yaparak nefret kusmaya devam edecekler.
Nasıl 70 yıldan sonra bahar çiçekleri Ulu Türkistan topraklarında açtıysa, her karanlığın arkasından nur kendini gösterecektir.
“Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.” (İsrâ, 81)
Kaynak: Hatice Şahin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474